“Sargasso”, okyanusu bir halı gibi kaplayan “yüzen bitki örtüsü” anlamında bir sözcük. Bermuda dışında karası olmayan rüzgârsız, dalgasız yüzen bitki örtüleri ile kaplı Sargasso Denizi’nin sınırları Bermuda Şeytan Üçgeni ile yakından bağlantılı olduğu için genelde burası gizemli bir alan olarak düşünülür. Kambur balinalar, deniz kaplumbağaları, yılan balıkları, somonlarla dolu büyük bir biyolojik çeşitliliğe sahip olan Sargasso Denizi, genellikle yaşanmaz bir bölge olarak öykülere konu olur.

Dört deniz akıntısı ile sınırlı bu denizi, akıntılar okyanusun geri kalanından etkili bir şekilde kestiği için bu ortama yelkenli teknelerin girerken aniden tüm rüzgârın gücünü kaybetmesi veya mavi sularda teknelerin yönünü kaybetmesi kolaydır. Ayrıca burada aynı şu satırlardaki gibi deniz yosunlarının gemilere dolaşarak onları batırdığı anlatılır hep: “Dikkatlice o garip kitleye doğru ilerledik. Yavaş yavaş, göz alabildiğine her yerde yüzen deniz yosunu olduğunu gördük ve onları kesmeye başladık, tekne ağır ağır yavaşladı, ta ki kapana kısılıncaya kadar. Orada burada yüzen ağaç ve tahta parçalarını görebiliyorduk. Tekne durdu ve yelkenleri indirildi”.

1840 yılında London Times, Sargasso Denizi’nde terk edilmiş bir Fransız gemisini anlatan bir makale yayımlamıştı: “Çok büyük ve mürettebatından hiçbir istihbarat alınamayan Rosalie adlı geminin tamamen terk edilmiş olduğu ortaya çıktı. Yelkenlerinin büyük bir kısmı açılmıştı ve herhangi bir hasara uğramış gibi görünmüyordu. Şarap, meyve, ipek vb. den oluşan kargo oldukça değerliydi ve son derece mükemmel durumdaydı. Kaptanın tüm evrakları güvenli bir şekilde yerli yerindeydi. Sondajlar ambarda üç metrelik su olduğunu gösterdi ama hiçbir sızıntı yoktu. Gemide bulunan tek canlılar bir kedi, bazı kümes hayvanları ve açlıktan yarı ölü birkaç kanaryaydı. Subayların ve yolcuların kabinleri çok zarif bir şekilde döşenmişti ve her şey onların yakın zamanda terk edildiğini gösteriyordu. Bunlardan birinde bir bayan tuvaletine ait birkaç eşya ve aceleyle bir kenara atılmış bir miktar bayan giyim eşyası bulundu, ancak gemide tek bir insan bile bulunamadı.”

Eski Mısır’da, yılan balıklarının hayvanlar aleminde bir istisna olduğu ve üreme kurallarını aşarak nehir çamurunda kendiliğinden ortaya çıkabilecekleri konusunda bir fikir birliği vardı. Belki bana inanamayacaksınız ama bu gizemli denizde balıklar da birbirleri ile uzun göç yorgunluğu içinde konuşurlardı. “İnsanlar çok biliyorlar ama anlamıyorlar, ‘karası olmayan deniz’ deyimindeki şiirsellik, Sargasso Denizi’nin Atlantik Okyanusu’nun bir okyanus girdabı oluşturan dört akıntıyla sınırlı bir bölgesi olması filan onların umurlarında bile değil” diyordu bir yılan balığı derinliklerde yanında yüzen bir somon balığına.

Sargasso Denizi’nde doğan somon, tuzlu sudan tatlı sudaki nehirlere doğru çok uzun yolculuğuna başlayacaktı neredeyse, genelde yılan balıkları onlarla pek konuşmadıkları için şaşırarak cevapladı yılan balığını, “Suşi yapmayı biliyorlar ama…” Somonun çevresinde tur atarak konuşan yılan balığı onu, “Ne kadar haklısın bayılıyorlar bu suşi işine” diye destekledi, ayrıca, “Biz de neredeyse burada yumurtladıktan sonra işi bitireceğiz” diye ekledi. “İşimiz göç etmek ve ölmek. Yaşlı bir yılan balığı olarak sana sizin bizim tersimize hareket ettiğinizi söylemeliyim. Siz tatlı suda biz ise karası olmayan denizde yumurtladıktan sonra ölüyoruz. Karada olduğu gibi suda da her zaman bir denge var” dedi sonra yılan balığı, bir yandan da sohbetin tadını çıkarmak ister gibi hareketler yapıyordu.

Atlantik Okyanusu üzerinden Sargasso Denizi’ne kadar 5-10 bin km’lik çok uzun bir yumurtlama göçünü gerçekleştiren yılan balığı bir süre sessiz kaldı. Muhabbet bayağı uzadı ardından. Genç somon geri geri yüzerek yılan balığını şaşırtmaya çalıştı, gittikleri tatlı su nehirlerinde yumurtladıktan sonra öleceklerini ilk kez duyuyordu. “Sen de felaket tellalı gibisin. Bize güle güle gidin diyeceğin yerde, gittiğiniz tatlı su nehirlerinde yumurtlayıp öleceksiniz diyorsun.”

Yılan balığı genç somonun canını sıktığı için üzüldü, “Biz de burada yumurtlayıp, yeni ayı bekleyerek çıktığımız göç yolunun sonunda öleceğiz. Ne var bunda şimdi?” dedi somona ve ekledi, “hayatımızın amacı bu.” Suskun somon şimdiye kadar hayatın amacı konusunu düşünmediği ve yıllarca yol alıp sonra da öleceğini bu yılan balığından öğrendiği için suratını astı ve konuşmadı. Yılan balığı ise içinden, iyi ki ona sığ derelerde onu bekleyen ayı pençelerinden söz etmedim diye düşündü.

1904’te yılan balıklarını araştıran Johannes Schmidt’ten söz ediyordu yılan balığı, somon ise onu tanımıyordu. İnsanlar Avrupa yılan balığının Akdeniz’de yumurtladığına inanırken Schmidt, yılan balıklarını araştırmak için Akdeniz’e ve Kuzey Atlantik’e bir dizi keşif gezisi yapmış ve yaprak şeklinde bir organizma yakalamış; daha sonra bunun yılan balıklarının başlangıç aşaması olduğunu öğrenmiş. Atlantik’te sistematik olarak trol çekerek ve her zaman en küçük larvaların bulduğu yöne doğru hareket ederek 1921’de yılan balıklarının yumurtlama alanlarının Sargasso Denizi’nde olduğunu belirlemişti. “Bunları nereden biliyorsun?” diye somon sorunca da, “Balıkçılardan duyan meraklı yılan balıkları var. Bana da onlar anlattı” diyordu. Somon daha çok genç olduğu için yaşlı yılan balığının söyledikleri ile çok fazla ilgilenmese de onun anlattıkları ilgisini çekmeye başlamıştı. Demek bazı balıklar diğerlerinden daha meraklı olabiliyorlardı, belki kendi de meraklı bir balıktı ki bu yılan balığının anlattıklarını dinliyordu.

Hele yılan balığının, “Hayatımızın son aşamasında bizim cinsel organlarımız gelişir ve midemiz erir ve bu nedenle üremeden hemen sonra ölürüz” demesi somonun aklını daha da karıştırmıştı. Yılan balığının anlattıkları arasında en çok şaşırdığı şey ise bir romanda anlatılan at kafası ile korkunç bir yılanbalığı avlama yöntemiydi.

Romanda bir adam sahilde durup kalın deniz yosunuyla kaplı, denize uzanan uzun bir halatı çekiyormuş. Derken köpüklü dalgaların içinden siyah ve parlak bir atın başı suyun yüzünde görülmüş ve suyun kenarında yatan atın başından, yeşilimsi yılan balıkları her delikten iç organlara benzer bir şekilde sürünerek dışarı çıkmaya başlamış. Adam bütün yılan balıklarını patates çuvalına tıktıktan sonra atın sırıtan ağzını açıp, ellerini boğazına sokup ve sonra kendi kolları kalınlığındaki iki yılanbalığını daha çıkarmış. Günter Grass diye bir adamın yazdığı Teneke Trampet adlı bir romanda anlatılıyormuş bunlar.

Somon sinirlenip yılan balığına bağırdı birden, “Yeter artık, ölümün ile ilgili şeyleri anlatma bana!” Yılan balığı gülümseyerek baktı somonun yüzüne ve “Olur ama hayat ölümle ilgili. Üstelik burası kıyısı olmayan tuhaf bir deniz, başka yerde böyle suyu halı gibi kaplayan bitkiler yok, korsan hayaletleri dolaşmıyor ortalıkta.”

Somon ne kadar genç olursa olsun konuşmaya dalarak sürüsünden uzaklaştığının farkına vardı o anda. Yılan balığının da yanında ortada başka yılan balıkları görülmüyordu. “Sürülerimize yetişmeliyiz, çok uzattık” dedi somon. İste o anda yılan balığı ona başka bir soru sordu, “Bu insanlar için ne düşünüyorsun?” Somon insanları pek tanımıyordu, onlar için söyleyecek bildiği bir şeyler yoktu. Neredense aklında bir tek insanların onları avlayıp suşi yaptıkları kalmıştı.

Yılan balığı ona, “Şu insanları hiç anlamıyorum. Birbirlerini hem seviyor hem de öldürüyorlar” dedi. Ardından insanların yaptıkları savaşları, bombaları, birbirlerini nasıl öldürdüklerini anlatmaya başladı sonra. Suşi seven Japonlara, Amerikalılar eskiden atom bombası atmışlar ve Japonların çoğunu öldürmüşlerdi. “Suşiyi hepsi seviyor, yalnız Japonlar değil” diye söze girdi somon balığı. İnsanların durmadan yalan söylediklerini anlatmaya başladı sonra yılan balığı, “Hepsi yalancı onların!” diye bağırdı bir anda.

İkisi de sürülerini kaybetmenin riski içinde konuşmanın tadını çıkarırken olanlar oldu. Bir anda kendilerini kocaman bir kambur balinanın ağzının içinde buldular. İşte o anda yılan balığı, “Ben nasılsa burada yumurtlayıp ölecektim ama bu genç somona yazık oldu” diye düşündü. Kambur balina, yüzeyde yüzen yosunları dağıtarak ortalığı alt üst ederek deniz yüzeyine çıktığında bile ikisi hâlâ balinanın ağzının içindeydiler.

Necmi Gürsakal