Arkadaşlarının ısrarları, çok sıcak bir hafta sonu havuza gidip serinlemek ve ardından bahçedeki kafede kahvaltı etme fikrinin cazibesi, onu nihayet bu güzel yer ile tanıştırmıştı. Böylece haftanın stresini ve yorgunluğunu geride bırakıp, yakındaki koruda uzun bir yürüyüşle kendisiyle baş başa kalabilirdi. O günkü yürüyüşünde önünde, biraz ilerisinde tempolu yürüyen bir genç kadın vardı, adı Ada’ydı. Ada’nın yanında köpeği de vardı; köpek, onun temposuna ayak uyduruyor, kuyruğunu sallayıp duruyordu. Başıyla selamlayıp geçerken, kıvrımsız ince bedenine zıt gür kısa saçlarının alnına düşen perçemi arasından görülen gözlerinin cam göbeği mavisi aklına takıldı. İlerideki çeşmenin yanındaki banklara ulaştıklarında ilk kez yan yana gelip konuştular. Ada’nın kol bantındaki logo Mete’ye tanıdık gelmişti, hemen sordu. Genç kadın logonun tasarımını yapan firmada çalıştığını söyledi. Mete kendisinin de bir tasarım firmasında çalıştığını söyledi. Ada, görsel sanat tasarımları yapan şirketteki işinden memnundu; teknolojiyi kullanarak yaratıcılığı farklı bir boyuta taşımanın heyecanıyla anlattı durdu. İddiasız ve sade görünümünün altında böyle bir heyecan barındırabildiğini hayranlıkla gözlemledi Mete. Molanın ardından yürüyüşe devam etmeden önce, “bir ara birlikte kahve içer miyiz?” teklifini memnuniyetle kabul etmesi onu sevindirdi. Ondan hoşlanmıştı ve yakından tanımak istiyordu.
Arkadaşları bu siteye ilk taşındıklarında, yeni yapılmış, her detayı düşünülmüş modern dairenin fiyatının da görece uygun olduğunu konuşuyorlardı. Sevinçlerine gölge düşüren yanı, kent merkezine uzaklığıydı. Başka bir kentteki proje için uzak kaldığı yılların sonunda, çok özlediği yere dönmüştü. Bahçedeki ağaçlar büyümüş, çevre düzeni belirginleşmişti. Çimler, etrafı dört mevsim yeşil bir örtüyle donatıyor, kısa banyonun ardından sularını havuz kenarında etrafa sıçrattıktan sonra sağa sola konan kuşların neşesi herkese bulaşıyordu. Kendilerini izleyenleri bulutlara yükselmeye çağıran kuş cıvıltıları, gün doğumuna ve batımına eşlik ediyorken, metro da kent merkezini yirmi dakikada ulaşır kıldığından, herkesin oturmaya can attığı bir yerleşim olmuştu.
Kahvelerini içerken ordan burdan konuştular. Ada siteye yeni taşınmıştı; ne kimse onu, ne de o kimseyi tanıyordu. Dinledikleri müzik türleri, izledikleri bilim kurgu dizileri, beğendikleri filmler ve oyun konsolunda oynadıkları oyunlar birbirine yakındı. Ada Berlin’de doğmuş, Sanat ve Tasarım okumuştu. Mete de Ankara’da Endüstriyel Tasarım okumuştu, ilk işi savunma sanayiindeki AR-GE merkezinde beş yıl süren bir projeydi. Sohbet koyulaşınca içilen kahve sayısı da sınırı aşmıştı. Başını kaldırıp etrafa baktığında güneşin batışını gördü; haftanın ilk iş günü için isteksizce kıpırdandı. Aynı huzursuzluğun gölgesi, Ada’nın da yüzüne düşmüş müydü, pek anlayamadı. Kalkarken karşılıklı çok güzel vakit geçirdiklerini söylediler ve hararetle el sıkıştılar. Bu arada tekrar görüşmek için telefon numaralarını da paylaştılar.
O hafta içinde bir akşam yeniden bir araya geldiler; cumartesi tüm gün, kahvaltıdan akşam kahvesine dek birlikte zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar. Giderek birbirlerine alışıyor, daha çok birlikte olmak istiyorlardı. Tanıştıktan üç ay sonra Mete, ağzından “sabahları seninle uyanmak istiyorum” sözlerinin çıktığını fark ettiğinde şaşkındı. Ada’nın “ben de” cevabı ile ayakları yerden kesildi. Kimin diş fırçası kimin banyosunda duracaktı? Bunu konuşup, başlangıçta pratik olarak işyerlerine daha yakında olan Mete’nin evinde kalmayı kararlaştırdılar.
Uzun süredir yalnız kalmaya alıştığı yatağının, odasının, evinin sevdiği biriyle paylaşılması, bilinmeyenin keşfedildiği bir maceraydı. Minnoş ve Bobi de ilk kez bir araya geldiklerinde temkinli mesafeden birbirlerini süzerek kendi alanlarını korumuşlardı. Günler geçtikçe birbirlerine de bu yeni hayata da öyle alıştılar ki, sanki doğduklarından beri birlikteydiler. Mete, Ada’yı kendi arkadaşlarıyla tanıştırdı, Ada da onunkilerle. Sonra iş arkadaşlarıyla da tanıştılar. Giderek kalabalıklaşan tanış çemberi yenileriyle genişliyor, etraflarını sarıyordu. Hafta arası akşamları yemek sonrası kanepede “The Simpsons” izlemek alışkanlığa dönüvermişti. Bazı hafta sonlarını özellikle Ada’nın evinin bulunduğu sitede geçirmeyi tercih ediyorlardı. Ayda bir hafta sonu da yine sitede arkadaşlarla birlikte oluyorlardı. Zaman akıp giderken sitedeki çimlerin renkleri solmuş gibiydi; bir defasında havuzun kenarına çarpıp öylece kalmış bir kuş ölüsüyle karşılaştılar. Yaza doğru çimler yeşermedi ve daha çok ölü kuş vardı. Kışın ortasında bir gün yangın çıktığı haberi geldi. Bu modern sitenin yangına karşı mutlaka önlemi olmalıydı. Sular kesilince zamanında müdahale edememişlerdi. Ona bakarsanız Kaliforniya ve Hollywood’da bile yangın felaketi önlenememişti. Neyse ki site yönetiminden habersiz, suyu satan kişiyi bulup savcılığa şikâyet edince sorun ortadan kalktı ama sitenin su bekçileri de olması gerekiyordu artık. İşe yarar mıydı? Aklına telefonun her arayışta kulağını dolduran siber güvenlik zaaflarının karşısında KVKK’nın biçare nakaratları geliyordu.
Yeni bir yıla, Ada da Mete de yeni projeleriyle merhaba dediler. Mete’nin projesi yirmi dört ay, Ada’nınki on sekiz ay sürecekti. Artık evde herkes kendi odasında çalışıyor, yemeğini de orada yiyordu. Bobi’yle Minnoş da kendi odalarında. Aylar ayları kovaladı. Çalışmalarının yoğunluğu, günlük karşılaşmalardaki “günaydın, nasılsın, iyidir vb. ” nezaket sözcükleri dışındaki sohbetlere izin vermediği gibi, ikisi de “yatağa bir kala uykuya dalıyor” haldeydiler. Bir sabah, Ada ile banyo kapısının önünde karşılaştığında onun sararıp solmuş halini fark etti. “Nasılsın canım?” diye sorduğunda, daha önce hiç tanık olmadığı gerginlikte bir Ada ile yüz yüze gelince endişelendi. Elini başının üstünde, kısa gür saçlarının arasında gezdirmesi dikkatini çekti. Öyle sıklıkla yapıyordu ki, sanki başındaki bir şeyi kovmaya çalışır gibi. Çok çalışmaktan olabilir, “ben de ne haldeyim zaten” diye düşündü. Ama ne olduğunu en kısa zamanda onunla uzun uzun konuşmaya karar verdi. Ada’nın projesinin tamamlanmasıyla ilgili bir kutlama partisi bekleniyordu. Bu partinin bir sonraki hafta sonu yapılacağını, markette karşılaştığı Ada’nın iş arkadaşından öğrendi. Eve gidince Ada’ya, “Senin proje hazır, bitmişken oturup detaylıca konuşalım mı?” dedi. “Kutlama partiniz bir hafta sonraymış, az önce öğrendim. Sen hiçbir şey söylemiyorsun, endişeleniyorum, neler oluyor Ada?” Elini saçlarını okşamak için uzattığında, Ada hemen kendini geri çekti. “Ben o partiye katılmayacağım, o yüzden sana söylemedim,” dedi.
Oturup konuşurken anlattıklarını ağzı bir karış açık dinledi. Çalıştığı firmanın CEO’su projede onun tasarladığı bir tabloya farklı kodlamalar yüklenmesini istemiş ve bunun gizli olduğunu söylemiş. Bu yüklenecek kodların ne işe yaradığı konusunda bir açıklık yokmuş. Bu konudaki tahminleri, onu bu işi yapmaktan alıkoyacak derecede kaygılandırıyormuş. Bu düşüncesini CEO’ya söyleyip söylememek konusunda gidip gelirken uyku uyuyamaz hale gelmiş. Sonunda söylemek zorunda kalınca, CEO bunun ne kadar önemli bir tasarım olduğunu bilen tek kişiye, Ada’ya çip takacaklarını ve onu takip etmelerinin koşul olduğunu, artık dönüşün olmadığını kesin bir dille söylemiş. Çünkü bu tasarım ile Alan Mask bizzat ilgileniyormuş.
Birden geçenlerde gördüğü bir “mutluluk fotoğrafı” gözünün önüne geliyor. Fotoğrafta peyzajlı bir sitede, yemyeşil ağaçlar arasına konulmuş ağzına kadar dolu yeşil renkli üç adet çöp konteyneri var. Fotoğraf tam karşıdan çekilmiş. Sağdakinde çöp poşetlerinin üzerinde iki çift kol, soldakinde iki çift bacak var. Ortadakinde yüzleri birbirine dönmüş, dudakları dokunur gibi yakın, belden yukarıları çöpe atılmış genç bir kadın ve erkek mankenin görüntüleri yer alıyor. Kıza doğru eğilen traşlı başın sol arka tarafındaki kedisever dövmesinin gelecekteki bir “deja vu” hissi olabileceği ihtimali tüylerini diken diken ediyor.
Gözü salondaki okuma sehpasında duran Goethe’nin Faust’una takılıyor.
Işık Demirtaş

Çok güzel…