Susmak, modern zamanların hem en büyük lüksü, hem de en büyük ızdırabı. Milenyumun henüz ilk çeyreğindeyken, modern toplumun karşılaştığı risklerin hiç mi hiç sınırı yok. Korkunç bir depremde ilk sallantıda hayatınızı da kaybedebilirsiniz, büyük bir yangından kurtulan tek kişi de olabilirsiniz. En güvende olmanız gereken yer olan yuvanızda ölüme terk edilebilir, kendi evinizin önünde yürürken hiç tanımadığınız biri tarafından canice katledilebilirsiniz… Tüm bunların yaşanma olasılığı korkunç bir realiteyle yer alıyor uzayda. Peki insan, canlıların en bilinçlisi, en akıllı düşüneni, homo sapiens bu riskler ve zorluklar karşısında ne tepki veriyor? Savaş ya da kaç, sus ya da haykır, yaşa ya da bastır. Öyleyse tüm bunlar, Ayşe’nin Ayşe olduğu için, Ali’nin Ali olduğu için yaşadığı bireysel riskler midir, yoksa kapitalizm ve modernitenin dayanılmaz baskısını omuzlarında hisseden her aktörün yaşayacağı türden “gündelik” riskler midir?
Alman Sosyolog Beck’e göre, kapitalist ekonomik sistem ve modernitenin getirmiş olduğu bir dizi sorunun devamında toplumlar giderek daha fazla küresel riskle karşı karşıya kalmıştır. Ona göre modern öncesi çağda yaşayan birey için en büyük risk, “Bugün karnımı doyurabilecek miyim?” iken, modern kapitalist düzende yaşayan bir birey için bunlar “küresel salgın, nükleer felaketler, biyolojik silahlar, terör vb.” olabilir. Birey, bu korkunç felaket senaryoları karşısında birçok tepki verebilir. Bu tepkiler kişiden kişiye, kültürden kültüre, toplumdan topluma değişiklik gösterebileceği gibi ortak bir paydada da buluşabilir. Günümüz dünyasında bu tepki kimi zaman susmak, kimi zaman da “yeni toplumsal hareketler” dediğimiz hak ve kimlik talepleri ile buluşabilir. Yeni toplumsal hareketlere göre; her sabah evden çıkıp okuluna, işine giderken canının derdine düşmek zorunda kalan kadın için, öğle yemeğinde verilen kumanyayı evde bekleyen çocuğuna götürebilmek uğruna o günü aç geçiren işçi için, alanının en iyisi olduğu mesleğinde tam idealine ulaşacakken gizemli bir şekilde hayatını kaybeden genç mühendis için, yedi yaşındaki evladının doğum gününde toprağa verilen şehit için susmak hiçbir zaman bir seçim olmamalıydı.
Hem modern zamanın en büyük lüksü, hem de en büyük ızdırabıydı susmak. Bir defa konuşursa, bir daha konuşamama riskiyle, susarsa bir daha ağzını açamayacak olma riski burun buruna veren iki inatçı keçiydi. Toplumsal olaylar karşısında susmak ya da konuşmak bireysel seçimler gibi gözükse de, Mills’in “Toplumbilimsel Düşün” adını verdiği sosyolojik bakışa göre bireysel olanın ardında her zaman bir toplumsallık vardı. Bireyin kendi iradesi, iki dudağı arasında olan eylem yetisi için nasıl bir toplumsallık olabilirdi?
Foucault’ya göre susmak sadece bir seçim değil, aynı zamanda toplumsal, kültürel ve ideolojik bir gerçekliktir. Ona göre susmak, söylemlerin oluşturduğu makro ve mikro iktidar ilişkilerinin toplumdaki bir yansıması olarak tezahür etmektedir. Bireyin ne söyleyebileceği ya da söyleyemeyeceği toplumsal norm ve güç ilişkileri tarafından şekillenmektedir. Örneğin bir işçinin işvereni ile kurduğu mikro etkileşimde onun karşısında her istediği zaman konuşamayacağının işveren tarafından inşa edilmesi, toplumda işçi ve burjuva arasında oluşan derin ayrımın çizgilerini ilmek ilmek dokumaktadır.
Sembolik etkileşimci sosyologlara göre toplumsal ilişkilerimizi inşa eden, mikro perspektifteki ilişkilerimizdir. Onlara göre birey, benliği ile toplum arasında adeta bir köprü kurarak toplumu şekillendirmektedir. Bu noktada dilin önemi devreye girmektedir. Konuşurken kullandığımız sözcükler, atasözleri, deyim ve ifadeler içinde bulunduğumuz toplumu şekillendirirken oldukça önem arz etmektedir. Konuşmak nasıl toplumu inşa ederken büyük rol oynuyorsa, susmak da toplumsal ilişki ve rollerimizde bize yön göstermektedir. Küçük bir çocuk için susma eylemi sosyal öğrenme yoluyla öğrenilerek uygulamaya geçirilebilirken, güç ve iktidar ilişkileriyle sonradan öğrenilerek yeni bir inşa süreci başlatılabilir.
Sonuç olarak susmak, yalnızca bireysel bir tercih değil, toplumsal yapılar, güç ve iktidar ilişkileri, norm ve değerler sistemi ile iç içe geçmiş kompleks bir olgudur. Yapısal işlevselci sosyologlar açısından mutlaka bir işlevi olan, çatışmacı sosyologlar için güç ilişkilerini yeniden üretimini sağlayan, sembolik etkileşimci sosyologlar için toplumsal etkileşimlerimizle toplumu yeniden inşa eden bir sürecin önemli parçalarından biridir. Susmak kimi zaman bir çığlık, kimi zaman dünyanın en derin sessizliği, bir sessizlik sarmalı. Küresel bir köyde yaşayan modern insanın hem en büyük silahı, hem de en büyük zaafı…
İrem Sıla İşeri

Çok önemli bir konu. Heyecanla okudum. Çalışmanız, suskunluğumuz üzerinde düşünmemizi sağlar nitelikte. Emeğinize sağlık.
Güzel bir çalişma olmuş. Güç ve iktidar ilişkileri ifadenizden daha çok yaratılan korku cumhuriyeti aklıma geliyor. Her türlü iktidarın sindirne, boyun eğdirip kabule zorlama yöntemleri ile egemenliğini şu ya da bu şekilde sürdürebilmesinin diğer bir aracı olarak anlıyorum
Güzel bir deneme olmuş, elinize sağlık.