19. yüzyılda yaşayan Fransız düşünür Henri Bergson’a göre bellek yaşayan bilinçtir. Süreyi doğrudan kavrayan bilincin bir eylemidir. Bellek, geçmiş deneyimleri şimdiyle buluşturur. Geçmiş bugünde yaşanır.

Tatavla’da Son Dans oyununu izlediğimde karakterler Eleni ve Gül’ün deneyimlerinin bugünle buluştuğunu hissettiğimi söyleyebilirim. Kolektif bilinç Eleni ve Gül’ün anılarında tokat gibi suratımıza çarpıyor. Eskimiş eşyalar arasında iki kadın karakter, kendi aralarındaki yaşam oyununu oynuyorlar. Kısa bir zaman sonra asıl dekorun bir bellek olduğunu fark ediyorsunuz.  Kendi zihninizin odalarında gezmekle başka birinin zihin kutularında sahici karakterler ve olaylarda gezmek bir başka etkiliyor insanı.

Bugünle dün arasında sıkışmış kalmış Eleni ve Gül’ün hikâyesini; yazar ve çevirmen Şaban Ol yazmış. İlk hali ‘Eleni ve Gül’ olan oyun Sumru Yavrucuk tarafından uyarlanmış. 2023 yılında sahnelenmeye başlayan oyunun ilk sezonlarında Sumru Yavrucuk’la Deniz Çakır sahne alırken, yenilenen yorumuyla bugün Sumru Yavrucuk’a sahnede Yeşim Koçak eşlik ediyor. Oyun 2023 yılında İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri’nde Sumru Yavrucuk’a En İyi Kadın Oyuncu, Üstün Akmen Tiyatro Ödülleri’nde (2022-2023) Çiğdem Erken ve Batuhan Parlak’a Yılın Sahne Müziği dalında ödüller getiriyor.

Eleni ve Gül’ün Tatavla’da eski bir evde sıkışmış hayatlarını anılar koridorunda izlerken, İstanbul’un Kurtuluş semti gözlerimizin önünden geçiyor. Tatavla, Kurtuluş semtinin eski ismi. Tatavla’dan önceki ismi ise Kirazlıköy. Düzensiz yapılaşmasıyla İstanbul’un göbeğinde kalan bugünün Kurtuluş’unun, kiraz ağacı bolluğunda, bol yokuşlu, fakir bir köy olduğunu düşünmek pek kolay olmuyor. Semtin tarihsel gelişiminde 1200’lü yıllar çok önemli. Bu yıllarda Bizanslıların verdiği ticaret imtiyazlarıyla Galata’ya yerleşen Cenevizlilerle semtin kaderi değişiyor. Çünkü Cenevizli tüccarların atları için kurulan tavlalar (ahır) nedeniyle semtin ismi Yunanca’da çoğul eki olan “ta”nın da gelmesiyle Tatavla oluyor. İlk sakinlerinin Rumlar olduğu biliniyor. 1927 yılında çıkan kanunla İstanbul’da Türkçe olmayan semt, mahalle ve sokak isimleri değiştirilmeye başlanıyor. 1929’da çıkan büyük yangın semtin ismini Kurtuluş’a çevirirken, Tatavla ismi tarihin tozlu raflarında kayboluyor. Rum, Ermeni ve Yahudi sakinlerinin bugün de yaşam alanı olan Kurtuluş’ta aslında kaybolanın sadece bir semt ismi olmadığını, diğer tarihsel gelişmeleri de anlatan oyunda daha çok fark ediyoruz.

Sahne dekoru olarak kullanılan eşyalar, çoğumuzun kullandığı tabirle eski İstanbul evlerinden birinde olduğumuzu yansıtıyor zaten. Eleni, Gül’ün tüm ısrarlarına rağmen evini terk etmiyor, o günün yağmacı müteahhitlerine pabuç bırakmıyor. Eski mobilyalar, sırının çoğu gitmiş büyük ayna ve camları kırık pencerelerle, yaşanan ve tasarlanan mekân algısı tıpkı tarihsel gerçekler gibi oyun süresince zihnimizde yer değiştiriyor. Dekor Eleni’nin bilincinin dışarıya yansıması adeta. Oyun boyunca Eleni sadece bir kez ayna karşısına geçip kendine, aslında arkasındaki seyirciye bakıyor. Tüm salona “Yüzleşin!” diyor.

Bellekte oluşan mekân algımızın üzerine gelen kolektif bilinci Gül en etkili sahnelerden biriyle önümüze fırlatıyor. Bağırıyor: “Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba atıldı! Camları kırıyorlar, erkekleri yerde sürüklüyorlar, kadınlara tecavüz ediyorlar, her yer talan!” Seyirciyi etkileyici bir şekilde 6-7 Eylül 1955 dönemine, iki kadının şahit olduğu travmanın tam ortasına götürüyor oyun. 6-7 Eylül olaylarının başlangıç sebebi, olaylar ve sonuçları kısa ama etkili cümlelerle özetleniyor. Tarihte bu olaylar maalesef tam da bahsedildiği gibi başlıyor. Türk basınında çıkan ve Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk‘ün Selanik’teki doğduğu evin bombalandığını iddia eden yalan haberlerle tetiklenen olaylar sırasında ve sonrasında yaşananlar Gül’ün ağzından bir çırpıda ve etkileyici bir şekilde salona sızıyor. Burada bir hatırlatma yapmak gerekirse; halk tarafından ilk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli‘deki Haylayf Pastanesi’ne yapıldı. Ardından büyüyen kalabalık Kumkapı, SamatyaYedikuleBeyoğlu‘na geçerek gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da ErmeniYahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırarak yağmaya başladı. İstanbul’daki Rum azınlığın ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiledi. Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, yirmi-otuz kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur gibi araçlar yardımıyla sağlandı. 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000’den fazla taşınmaz tahrip edildi ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp, yağmalandı. İstanbul’un her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapıldı. Dükkânlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırdılar ya da demir parmaklıkları kaynak makineleri ve tel makasları yardımıyla açtılar, ardından içerideki alet ve makineleri dışarı çıkararak paramparça ettiler. Kiliseler ve mezarlıklar da payını aldı: Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlarikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği gibi, İstanbul’da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.

Oyun da tam bu noktaları hatırlatırken, asıl yersizlik ve yurtsuzluğun bundan sonrasındaki gelişini anlatıyor. Gitmemek için direnen Eleni, yıllar içinde aldatılmış, çocukları tarafından terk edilmiş ama direnmekten hiç vazgeçmemiştir. Zaman zaman evinin kırık camından kolunu dışarı çıkarıp cılız sesle slogan atmaya çalışması ama hakkıyla yapamaması, bireysel direnişiyle ilgili iç çatışmasını da gözler önüne seriyor. Korkuyla bastırılmış cesaret, yılların getirdiği sessizliğin altına gömülmüş direnme ihtiyacı, o sarkıtılan kol ve çıkmakla çıkmamak arasındaki sesle kendini gösteriyor. Kenarda köşede duran bir valiz zaman zaman sahnenin ortasına getirilip tekrar yerine konuldukça, Eleni’nin zihninde gidip geliyoruz. Yersizlik, yurtsuzluk, ötenazi, kadın kadının yurdudur, ataerkil gibi konular mizahla iç içe hicvedilse de üzerinde düşünülecek alanlar açıyor. 6-7 Eylül olayları konuşulurken Eleni babasının isminin “Kemal” olduğunu üstüne basa basa söylüyor. Babası Gavur değildir. Hijyen için sünnet edilen cinsellik organını herkese göstererek bu yıkıcı olaylardan nasıl kurtulduğunu anlatıyor. Namık Kemal’in “Hayal içinde yaşayan bok içinde ölür.” sözünün birkaç kez tekrar edilmesi seyircinin tarihiyle yüzleşmesine çağrı yapan çarpıcı bir ifade olarak yer alıyor.

Erkekler bir telefon aracılığıyla sahneye taşınıyor. Görüntüleri, sesleri yok ama çalan bir telefon sesiyle kimin aradığı iki kadın arasında tahmin edilerek sahneye dâhil ediliyor. Bir erkek yaşamı boyunca ne kadar sperm üretiyor, neden kılları var soruları ve mahalleden kaçırılan orospularla erillik eleştirisi diyaloglarla çarpıcı hale getirilen diğer sahneler.

Sumru Yavrucuk’un bu tarihsel zincirlerin halkalarını zaman zaman günümüze esprili bir dille ustalıkla getirmesi yüzümüzü güldürse de oyundan şöyle çıkıyorsunuz: Bu yetenekte oyuncularımızın olması ne kadar gurur verici. Diğer taraftan da millet olarak yaşadığımız siyasi talihsizlikleri, yanlışları, bile isteye yapılanları hiç hak etmiyoruz. Daha öncekilerin hiç hak etmediği gibi…

Eleni’nin bilincindeki gezintimiz, sahne ışıklarının sönmesi ve alkış dalgasının başlamasıyla son buluyor. İki oyuncunun başarısını, anlattıklarını, teknik ekibi, arkalarındaki emekçilerin tamamını olabildiğince alkışlıyoruz. Sonuç olarak, nostaljinin ötesinde, hatırlamanın önemini sorgulatan oyun gerekeni başarıyor. Aradan geçen günlere rağmen hâlâ Eleni’nin zihninde dönüp dolaşırken tarihsel olayların ağırlığı altında buluyorum kendimi.

Özlem Budak

Kaynak:

https://www.indyturk.com/node/377646/kültür/i̇stanbul-semtleri-tatavladan-kurtuluşa-nerede-o-karnavallar

https://tr.wikipedia.org/wiki/6-7_Eylül_Olayları