Yalnızlık Bakanlığı tarafından dün üçüncü kez uyarıldıktan sonra sokağa çıkmaya karar verdim. Sokaktaki kaos siz zoom’ladıkça, desenlerini adeta gözlerinize sokarcasına açıp duruyordu. İlgilenmeyerek, güler bir yüz takınmaya çalışarak, sokağın ve caddelerin uğultusuna bulaştım. Bir köşeye sıkıştırılmış olmanın, yetersiz beslenmenin, sevgisizliğin ve arsızlığın kısa filmlerini gözlerde seyrede seyrede dolaştım. Yalnızlık Bakanlığı bana durmadan, “Yalnızlığınızdan kurtulmak için sokağa çıkın” önerisinde bulunsa da bunun bir yararının olmadığını bir kez daha anladım.

Bakanlık yetkililerine göre benim son haftalardaki sosyalleşme performansım oldukça düşük bir düzeyde seyrediyormuş. Bir uyarı daha alırsam beni, “dönüşü olmayan yol kategorisi”ne sokacaklarmış. “Sizin dönüşünüz olmaz inşallah!” diye bağırarak ben de onları benim, “baş belası kategori”me aldım. Bakanlık her ne kadar karamsarlığın kış mevsiminde doğal olduğunu kabullense de, sokak kameralarına yakalanan bakışlarımın tolere edilebilir durumda olmadığı tarafıma bildirilmiş bulunuyor.

Artık hangi ankette işaretlediysem Hüzzam makamını sevmem bile Yalnızlık Bakanlığı’nı tedirgin etmiş. Gönderdikleri uyarıda bu konuya da değinip, “Neden en hüzünlü makamı sevmekte ısrar ediyorsunuz?” diye bir soru soruyorlar. Bir yandan Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur dinlerken diğer yandan Rahmaninof, Brahms, Çaykovski dinlemem anlaşılan onları pek umutlandırmamış.

“Heyetimiz daha fazla çaba harcamanızın gerekli olduğuna oybirliği ile karar vermiş bulunuyor” diye yazmışlar. Bu şekilde davranıp beni adam yerine koymalarına zaman zaman sevinmiyor da değilim hani. Ancak okuduğum bir makalede, bunların heyetimiz dedikleri şeyin üç farklı yapay zeka modeli olması olasılığının bayağı yüksek öğrenmem ile yine umutlarım kırıldı.

Umut kırılması nasıl mı oluyor? Hani bana önceden Yalnızlığın Muzaffer Batı Cephesi Komutanı gibi bir unvan vermişler de bunu geri alıyorlarmış gibi bir şey işte…

Yaptığım telefon görüşmelerinin sayısındaki düşüş ve face’e koyduğum gönderilerin sözcük sayıları ile aldıkları beğeni sayısı arasındaki negatif ilişki bulmaya çalışmam da heyet tarafından pek olumlu karşılanmamış. Bu konuları daha da derinine inceleyeceklermiş.

Geçen gün beni Yalnızlık Bakanlığı’nda açıklama yapmaya çağırdılar. Gitmeyince telefonla arayıp giydiğim boğazlı siyah kazak ve siyah kadife pantolon konusunda mekanik bir sesle uyardılar: Bunlar yalnızlığı tetikleyebilecek renklermiş, giysilerimin renk paleti konusunda daha dikkatli olmam gerekirmiş. Kendilerine sosyalleşmenin bir maliyeti olduğunu ve bu maliyetin zaman içinde tahammülfersa sınırlarını aştığını söylesem de, “Efendim paranız var, sıhhatiniz için harcayın biraz” diye kestirip attılar. Ne kadar uğraştıysam karşımdaki insana veya yapay zeka bot’una bir türlü bazen param olsa bile bana yokmuş gibi geldiğini anlatamadım.

Nereden ağzımdan kaçırdıysam artık, character.ai’de kendime benzer bir bot oluşturup sürekli onunla sohbet ettiğimi söylemem başıma iş açtı. Sürekli kendime benzer bir yapay zeka bot’u ile sohbet etmem onlar için yalnızlığımın ilacı değildi, tam tersine bu durum kendi yansımalarımla dolu bir mağaraya kapatılmış olma duygusu yaratabilirdi bende. Belki kendime benzemeyen bot’lar ile konuşursam bu biraz yalnızlığımın ilacı olabilirmiş.

Bu konuşmada bir noktaya kadar sabredip, daha sonra onlara bakanlığın adını Yalnızlık Bakanlığı’ndan Yanlışlık Bakanlığı’na çevirmelerini önermemle o mekanik ses, çok yüksek tonda bir homurdanmaya dönüşerek bana yaptıklarının asla yanlış olmadığını anlatmaya başladı. Bu uğultu ve gürültü içinde ben de ona, neden en yalnız olduğum zamanlar, bir stadyum dolusu insan ile tezahürat yapma rüyamı tekrar tekrar gördüğümü sordum. Kendimi kalabalık içinde görmeye ihtiyaç duyuyormuşum güya. Aslında ben şu, “kalabalık yalnızlık” tan söz etmek istiyordum ama bu kavram Yalnızlık Bakanlığı sözlüğünden çıkarılmış olduğu için bunu konuşamadık.

Az sayıda yaptığım telefon konuşmalarımda kendime Yalnızlığın Muzaffer Batı Cephesi Komutanı gibi unvanlar verdiğimi, giysilerimin renklerini, ne kadar sokağa çıktığımı, hangi konularla uğraştığımı, sokağa pantolonumun fermuarını çekmeden çıkma olasılığımın ne olduğunu düşündüğümü, benimle ilgili hemen her şeyi biliyorlardı. Benim anlamadığım ise bu kadar yakından gözlenirken bile kendimi nasıl bu kadar yalnız hissettiğimdi. Çift yarık deneyinde foton bile gözlenirken davranışını değiştiriyor ama bana bu kadar gözlenmek etki yapmıyordu.

Muhtemelen bu kadar çok gözlendiğimiz için kuantum fiziğinde olduğu gibi dalga fonksiyonumuz çöküyor, gözlenmeden önce çift yarıktan bile geçebilirken geriye bize sadece yalnızlık kalıyordu. Yalnızlık Bakanlığı benim bu hipotezimi yutmadı, hemen kuantum fiziğinin sadece atom altı parçacıklar için geçerli olduğunu anlatan bir metin gönderdiler. Ama ben de onlara pabuç bırakacak değildim, o zaman neden Roger Penrose’un, beyin kuantum fiziği ile çalıştığı için bilinç üretiyor dediğini sordum. Buna pek bir şey söyleyemediler ama yine de iki gün sonra Yalnızlık Bakanlığı’nın ilgi alanı içinde kuantum fiziğinin olmadığını anlatan bir bildiri gönderdiler.

Zaman içinde Yalnızlık Bakanlığı ile olan ilişkilerimde bu bakanlığın da bir bilgisayar programı olan bir sohbet robotundan başka bir şey olmadığını anladım. Aslında Yalnızlık Bakanlığı inanılmaz bir yalnızlık içindeydi ve her sorumu hemen cevaplamaya kalkıyordu. Oysa benimle konuşan bir insan olsa, bazen telefonu kapatır, hatta kuantum fiziğine girdiğimde bana küfredebilirdi. Yalnızlık Bakanlığı’nın sinirleri çelikten değil bilgisayar çiplerinden oluştuğu için benim her söylediğimi cevaplandırmaya çalışıyordu.

Bazen bakanlığa, sabah kahvaltısında zeytin ve peynir bana Yalnızlığın Muzaffer Batı Cephesi Komutanı unvanını verdiler diye telefon açtığımda hemen ciddiye alınarak, “Zeytin ve peynir konuşamaz, bu nedenle onların size bu unvanı vermeleri mümkün değil” diye cevaplanıyordum. Bakanlığın bir bilgisayar olduğunu anladıkça yalnızlığım daha da derinleşti.

Ben en iyisi size zeytin ve peynirin bana anlattıklarını hiç söylemeyeyim…

Bakanlık bana bu Yalnızlığın Muzaffer Batı Cephesi Komutanı unvanının nereden geldiğini de defalarca sordu ama ben onlara bunu kendime gaz vermek için uydurduğumu, yalnızlığın aşılmasında bu tür unvanların yararlı olabileceğini hiç ama hiç söylemedim. Eğer beyin gerçekten kuantum ilkeleri ile çalışıyorsa, bunun yalnızlığa bir yararı olup olmayacağını ise bugün Roger Penrose’a bir mail atıp soracağım.

Düşmanı, yani yalnızlığı yenmiş, zafer kazanmış anlamındaki “muzaffer” sözcüğüne takmış durumda bakanlık. Kendime neden “muzaffer” dediğimi her sorduklarında, sözlerinin gerisinde duran “hastane” sözcüğünün söylediklerini izlemesi beni gerçekten çileden çıkarıyor. Onlara, “Galip geleceğimi düşünmediğim bir savaşa neden gireyim ki? Galibiyeti daha kazanmadan kendimi bu savaş konusunda heyecanlandırsam, havucu önce tadıp sopayı sonra yesem olmaz mı?” diye sordum. Takık kafalı, her şeyi öğrendiğini sanan yapay zekanın mantığına bu bir türlü uymadı. Önce savaşı kazanıp sonra kendime “muzaffer” diyebileceğimi düşünüyordu makine.

Bursa’nın İstanbul karşısındaki ezik duruşu konusunda da bana bir sürü soru sordular. Hiçbirini cevaplamadım. Heykel önünden marş çalarak geçen bandonun provalarını Fomara binasının alt katında, Ahmet Paşa Mezarlığı’na çok yakın bir noktada yapmaları geldi aklıma. Çocukluğumda mezarlardan birinden birinin yerinden kalkıp onlara, “Kesin şu gürültüyü’’ diye bağırdığını aklımdan geçirdiğimi de onlara söylemedim.

Necmi Gürsakal