Önceki Ataç yazımızda düşünürün, Yunanca ile Latince dillerinin içlerinde büyük bir yaratı gücü taşıdıkları, dolayısıyla bu dillerin bizim okullarımızda da çocuklara öğretilmesinin çok yararlı olacağı yönündeki inancının, dile yapısalcı yaklaşım açısından, bir “günah” işlemeye denk düştüğü yargısını dile getirdik. Niçin “günah”? Söz konusu dillere “ayrıcalıklı” diller gözüyle baktığı için. Oysa yapısalcı bakış açısı, ayrıcalıklı, yani, başka dillere bakarak, daha üstün, güçlü, derin, yetkin diller varsayımına karşı çıkar. Her dil olgun bir yapıdır; dolayısıyla her dil, dile gelebilecek anlamın tümünü dile getirebilir; buna yetkindir.
Burada, daha önce sözünü ettiğimiz (Ataç sevdası 2) Ferdinand de Saussure’ün dil tanımını anımsayabiliriz. Saussure, “dil bir ‘biçim’dir (forme), ‘cevher’ (substance) değildir” der (Saussure 1916, s.169). Bu gözlem Saussure’ün dile yapısalcı yaklaşımının temel gözlemidir. Bir dil, “cevher”den türetilmiş “mücevher” gibi kendi anlamlarını kendi içlerinde taşıyan olumlu öğelerden değil, anlamlarını aralarındaki ilişkilerde bulan, dolayısıyla birbirlerinden ayrılarak anlam kazanan biçimsel öğelerden oluşmuştur. Saussure “dilde yalnızca ayırımlar vardır” der (Saussure ibid.). Ataç, yukarıdaki alıntıda, Yunanca ile Latinceye, yapısalcı yaklaşıma tümüyle ters düşen “idealist” bir bakışla yaklaşıyor, bu dillere “cevher” (substance) gözüyle bakıyor. Sanki bu diller, özgün anlamlarını, mücevher gibi kendi içlerinde taşıyan, dolayısıyla başka bir dile çevrilmeleri olanaksız oldukları varsayılan öğelerden oluşan gerçekliklermiş gibi. Şu tür talihsiz sözleri de söyleyebiliyor:
“Diyelim ki o dilleri [Yunanca ile Lâtince] öğrenmeden de o yazarların [o dillerin yazarlarının] eserlerini okutabiliriz. Avrupalılar kendi dillerine çevirmişler, biz de onlardan çeviririz (…) Peki, ama bizim dilimiz onları çevirmeğe elverişli değildir ki! Nasıl elverişli olabilir? Bizim dilimiz de eski şairlerimizin eseridir, duruk bir toplumun ürünüdür; Yunan, Lâtin eserlerindeki kelimelerin çoğunu karşılıyacak kelime bulsak dahi o kelimeler, bizim eski anlayışımızın verdikleri mânâları taşır.” (Ataç, 1952, “32”, s.406).
Bu sözlerin çok sıkı, titiz, dikkatli, son derece yaratıcı bir çeviri deneyimini tanımış bir çevirmenden geliyor olması hem şaşırtıcı hem üzücü. Belirtmeye çalıştığımız gibi yapısalcı yaklaşımın bizi duyarlı kıldığı gerçek, her dilin, her şeyi -eğer kavramsa, eğer anlamsa-, söyleyebileceği gerçeği. Claude Lévi-Strauss’un dediği gibi “her dilde, (…) sözcük dağarcığının eksiklerini karşılayabilecek olanaklar söylem ya da sözdizim içinde bulunabilir” (‘yaratılabilir’ de diyebiliriz) (Lévi-Strauss 1962a, s.11). Bir dilde henüz dile getirilmemiş bir anlam, o dili işleyerek, yani o dilin öğelerini -ya da o dilin gerekliliklerine uygun türetilmiş yeni öğelerini-, değişik bağlamlar içine yerleştirerek, onları, bağlamın mantığının gerektirdiği yönde birbirlerine eklemleyerek dile getirilebilir. Hiçbir dilde, şu ya da bu biçimde başka bir dile çevrilemeyecek, başka bir dilde dile getirilemeyecek kavram yoktur. Başka bir deyimle, dilin öğelerini değişik ilişki ağları içine sokarak, bu öğelere, ilk anlamlarından -ya da “ilk” denilen anlamlarından- çok farklı anlamlar yükleyebiliriz. Saussure, söz konusu öğeleri “biçimsel” gerçeklikler olarak tanımlarken, her dilin, kendi öğelerini, sonsuz bağlam kurguları içine yerleştirerek sonsuz sayıda anlam üretebileceğinin altını çiziyor. Bunu söylemek, her dilin yaratı yetisinin sonsuz olduğunu söylemektir. Her dil, balmumu gibi, sonsuz biçimlerde yoğrulabilir; çünkü dil “biçim”dir, “cevher” değildir.
Ayrıcalıklı dil inancı, bir başka peşin yargıyı de beraberinde sürükler: bir dilin içinde üretilen sözlere (ikinci yazımızda sözünü ettiğimiz Saussure’ün “dil” / “söz” ayırımına bakınız) yani düşüncelere, yargılara, kanılara, inançlara, kuramlara, öykülere, şiirlere, masallara, hayallere, vb., salt o dile özgü anlamlar gözüyle bakmak, bu sözleri ya da anlamları o dilin zorunlu kıldığı sanısına kapılmak. Yunanca öğrenmek, bizi, zorunlu ya da doğal olarak Aristoteles’in düşüncesine açmaz. Çünkü Yunanca, herhangi bir dil gibi, sonsuz sayıda, sonsuz çeşitlilikte anlamların yaratıldığı, üretildiği bir alandır. Tanımları gereği bu anlamlar aralarında çelişirler, birbirlerini dışlarlar; doğallıkla aralarında çok önemli düzey farkları, yüzey, derinlik, yetkinlik, ilginçlik farkları vardır. Aynı dilde birbirlerini kesinlikle dışlayan sözler üretilir. Aristoteles’in yapıtı, Saussure’ün terimiyle Aristoteles’in “sözü”, bu yaratılardan biridir. Sorun bir seçim sorunu, bir dilde üretilmiş sözlerin içinde hangilerine dikkat etmemiz, hangilerinin üzerine özel bir dikkatle eğilmemiz gerektiği sorunudur. Bizim, Yunanca dili içinde üretilen uçsuz bucaksız “söz” arasında Aristoteles’in sözüne yönelmemizi sağlayan, ömrünü bu dile adamış bir çevirmenin Aristoteles çevirisiyle dikkatimizi Aristoteles’in sözüne duyarlı kılmasıdır. Yoksa Yunancayı biraz öğrenerek, bu bilgiyi çarşıda pazarda alışveriş etmek ya da bir kahvede o dili konuşanlarla sohbet etmek için kullanmakla yetinebiliriz. Bir ölçüde Yunanca öğrenebiliriz ancak Aristoteles’in adını bile duymadan yaşayıp gidebiliriz. Daha da ileri giderek konuşacak olursak, ana dili Yunanca olan bir Yunan da, Aristoteles adını duymadan, duysa bile Aristoteles’in yapıtından pek bir şey anlamadan yaşamını sürdürebilir. Bir dili bilmek, o dil içinde üretilmiş bir düşünsel yapıtın hemen anlaşılmasını sağlamaz. Ana dili Yunanca olan kişinin de, Yunanca bilmeden Aristoteles’i çevirisinden okuyan kişinin de bu düşünürün inşa ettiği özgün düşüncenin içine girebilmesi için aynı tür bir çözümlemesel çabayı, anlama çabasını göstermesi gerekir. Eğer bu tür bir çalışma sonucu Aristoteles’in sözü bizi çok ilgilendirir, çok sararsa, Yunancamızı geliştirir, elimizden geldiğince, Aristoteles’in sözünün Yunanca nasıl dile geldiğini, yani Aristoteles’in Yunancayı nasıl kullandığını incelemeye çalışırız. Ancak Aristoteles’in düşüncesine açılmamızın koşulu Yunanca bilmek değildir. Yunancayı çok iyi bilen bir çevirmenin çevirisi bize, kendi dilimizde, Aristoteles’i açar; çeviriyi okuyarak Aristoteles’le birlikte düşünmeye başlarız. Aristoteles’le birlikte düşünmemizin koşulu Yunanca bilmek değildir. Sorun Aristoteles’in sözünün anlamıdır; sürekli yinelediğimiz gibi, bu anlam her dilde dile getirilebilir. Bu söylediklerimiz tüm öteki diller için geçerlidir. Fransızca bilmeden de, Ataç’ın yetkin çevirisinden Stendhal’ın Kızıl ile Kara’sını büyük bir zevkle okuyarak, geçen yazımızda söylediğimiz gibi, Stendhal’ın yanında konaklayabilir, onunla düşünebiliriz.
Yukarıda değindiğimiz gibi bir dil, içinde üretilen sözleri zorunlu kılmaz; kullanıcısına, neyi düşünmesi gerektiğini değil, düşündüğünü, daha doğrusu düşünmeye çalıştığını, nasıl dile getirmesi gerektiğini söyler. Başka bir deyimle dil, kullanıcısını şu ya da bu düşünceye yöneltmez. Ancak kullanıcı kafasındakini dile getirmeye yani bir anlam üretmeye çalıştığında dilin gerekliliklerine uyar. Çoğun bu uyumu bilinçli olarak gerçekleştirmez, söz kendiliğinden dile gelir. Ancak kullanıcı, daha sonra, bu kendiliğinden çıkan söze geri döndüğünde ürettiği anlamın yetersizliğini görür, anlamı daha anlaşılır, dile daha uygun kılabilmek için dilin olanaklarını zorlamaya, yani dili işlemeye başlar. Dile getirmeye çabaladığı düşünceye en uygun söz biçimine ulaşmaya çalışır; bu çaba yalnızca düşünceyi daha tutarlı, daha anlamlı kılmaya yaramaz; kişi bu çabayla düşünme eyleminin deneyimini yapar, düşünmeye başlar. Dolayısıyla düşünme, son çözümlemede, bir dil etkinliğidir. İşte bu çabayı gösteren bilinç başlangıçtaki sezgisel, bulanık düşünceyi dile daha uygun kılabilmek için yeni, özgün deyiş biçimleri yaratır; yani kendisi bir biçim olan dili yeni biçimlere yoğurur; dilin işlenmesi bu demektir. Sürekli yinelediğimiz gibi, dil, bir yapı, yani sonsuz anlamları içinde barındıran olanaklar bütünüdür. Ancak bu yapının içinde üretilen sözlerin sorumluluğu dili kullananlara, onunla anlam üreten öznelere aittir. Dolayısıyla her dil, içinde, olumlunun da olumsuzun da dile getirilmesini sağlar; ancak dil ne bu olumludan ne bu olumsuzdan sorumludur. Sorumlu, dili kullanan öznedir. Burada ahlak sorunsalını buluyoruz. Gelecek yazımızda Ataç’ın, “Keziban” gibi, “Allı” gibi içinde taşıdığı öteki kişilikle kurduğu ilişkilerinden kalkarak ahlak sorunsalını biraz deşmeye çalışacağız.
Ataç, başka bir yerde şu çok önemli gözlemi yapar:
“Lâtince, yunanca öğretilmeyen bir ülkede tek doğru yolun, tek usul (aklî, akla uygun) yolun öz dile gitmek olduğunu düşüncemle anladım da onun için o yolu tuttum” (Ataç 1954, s.18)
Bu gözlemin ilk bölümü üzerindeki çekincelerimizi yukarıda dile getirdik. Ancak ikinci bölümde Ataç’ın, akla uygun yola koyulmanın, yani düşünmenin koşulunun “öz dil” diye adlandırdığı gerçekliğe yönelmek olduğu bilincine varması, düşünürün, kendisinin hiç sevmediği bir sözcükle konuşacak olursak, “dahiyane” bulgusudur. Ataç, dili işleyerek, daha da önemlisi, yapı olarak dili -Ataç bu yapıya “öz dil” adını veriyor-, inceleyerek akla uygun yolda ilerleyebileceğimiz gerçeğini bulgulamış bir bilinçtir. Bu bulgunun ışığında, okulların ders programlarına, yabancı dillerin yanında (bunlar herhangi bir dil olabilir, ancak günümüz dünyasının gerçeği göz önüne alınırsa, kuşkusuz öncelikle İngilizcenin öğrenilmesi gerekir), çocuklarımızın dil olgusunu düşünebilmeleri, dolayısıyla düşünme üzerine bir fikir edinebilmeleri için dilbilim derslerinin de konulmasının önemli olacağı kanısındayız. Doğallıkla sorun, ortaokul çocuklarına Saussure’ü okutmak değil, onları eğitecek öğretmenlerin Saussure’le birlikte önde gelen dil bilimcilerin yapıtlarını okuyup incelemelerini sağlamak. Bu tür dilbilim eğitimi almış öğretmenler, bu bilimin temel bulgularını, temel ilkelerini, yalın biçimde çocuklara aktarabilirlerse Ataç’ın tasarladığı türden Batılılaşma ya da aydınlanma yoluna koyulmanın olanaklılık koşulu büyük ölçüde sağlanmış olur (bu konuda bkz. önceki “Ataç sevdası” yazımız).
Örneğin, André Martinet’nin kuramsallaştırdığı dilin “çift eklemlilik” (“double articulation”) olgusuna çocukların duyarlı kılınmasının son derece önemli olduğunu sanıyoruz (Martinet 1960, s.37 vd.). Bilindiği gibi, her dilde iki düzen vardır: biri “ses” düzeni, öteki “anlam” düzeni. Ses düzenini inceleyen bilim sesbilimdir (phonologie). Bu düzenin öğelerine “sesbirim” (phonème) adı verilir. Her dil, belli sayıda (ortalama otuzla kırk arası) sesbirimle iş görür (bkz. Vardar (yönetiminde), 1980, “Sesbirim” girdisi, s.125: “En az sesbirim Tahiti dilinde (14), en çok sesbirim de Übik dilinde (81) bulunmaktadır”). Sesbirimler anlam taşımazlar, salt ayırt edici işlev görürler; “ağaç” sesiyle “araç” sesi arasında bir tek sesbirim farkı vardır; sesbirim eklemlenmesi, yalnızca bu işitsel farkı oluşturma işlevini görür. Bir dil özgün sesbirimlerini nasıl, hangi ölçütlere göre, hangi mantık doğrultusunda seçer? Sesbilim bu soruya yanıt veremez; ancak, söz konusu seçimin, asla doğal ya da doğa üstü bir dış gerekliliğin, bir dış istencin dayatmasıyla gerçekleşmediğini vurgular. Dilbilim bu olguyu “nedensizlik” (arbitraire) kavramıyla irdeler: sesbirimlerin seçimi nedensizdir; hiçbir dış neden, bir dili, örneğin Türkçeyi, özgün sesbirimlerini, örneğin “ı” sesbirimini, seçmeye zorlamaz.
İkinci tür eklemlilik anlam düzeyinde gerçekleşir. Anlam düzeninin öğelerine “anlambirim” (monème) adı verilir. Anlambirimler dilin anlam taşıyan en küçük parçalarıdır. Martinet’nin seçtiği örneğin Türkçesi, “Başım ağrıyor” cümlesi, çözümlendiğinde, dört anlambirim gözlemlenir: “baş”, “ım”, “ağrı”, “yor”. Bu, kendilerinden daha küçük anlam taşıyan parçalara indirgenemeyecek parçaların her biri sonsuz sayıda değişik sözcüklerde, deyimlerde, cümle biçimlerinde, dile getirilmek istenen düşüncenin mantığının gerektirdiği biçimde kullanılırlar, yani eklemlenirler. Martinet anlambirim eklemlenmesini birinci sıraya sesbirim eklemlenmesini ikinci sıraya koyar. Ancak dilin somut kullanımı açısından eklemlemelerle ilgili bu tür öncelik sonralık ayırımının geçerliliği yoktur. Konuşan varlık, ister konuşurken ister yazarken, çift eklemleme işlemini eş zamanlı gerçekleştirir. Dil kullanımında sesbirimlerle anlambirimler eş zamanlı olarak birbirlerine eklemlenirler; önce biri sonra öteki biçiminde, artzamanlı değil. Bu iki düzenin birbirinden ayrılmasının ancak çözümlemesel düzeyde bir geçerliliği vardır. Önemli olan, her dilin, yapısında, çift eklemlilik olgusunu taşıdığı gerçeğidir. Kim, nerede, hangi tarih evresinde, hangi kültür içinde olursak olalım, dillerimiz birbirlerinin eşi yapılardır. Dilbilimle eğitilen çocuk, bu gerçeğin, tüm dillerin birbirlerinin eşi yapılar oldukları gerçeğinin bilincine varabilir. Dilbilimden hareketle evrensel bir varlık olduğunu deneyimleyebilir. Dilbilimin öğretilerini özümseyen çocuklarımız, anadilleri Türkçe olsun, Kürtçe olsun, temelde eşit olduklarının, farklılıklarında aynı olduklarının bilincine varabilirler. Claude Lévi-Strauss, diller olsun kültürler olsun, aralarında karşılaştırıldığında, “benzerlikler değil farklılıklar benzeşir” der (Lévi-Strauss 1962b, s.115). Yapısalcı dilbilim ulusçuluk saplantımıza mesafe almayı, bu, düşünceyi de yaşamı da daraltan, nefessiz bırakan, umut kesici saplantıyı eleştirmemizi sağlayabilir.
Ataç gibi eleştiriye, özellikle kendinin eleştirisine sonsuz önem veren bir bilincin ulusçuluk ideolojisine yerleşmekten her zaman kaçınmış olması çok doğaldır. Divan edebiyatını yabancı diye niteleyerek saz ozanlarımızın öz yapıtlarına yönelmemizin gerektiğini savunan kafalarla ilgili şu sözleri son derece anlamlıdır:
“Saz ozanlarının dediklerini, kendilerini yormadan anlıyorlar. Yalnız bu da değil: O yırların [şiirlerin] hepsi birbirine benzediği için üçünü beşini okudunuz mu, dört yüz yıldır söylenenlerin hepsini öğrenmiş oluyorsunuz. Böyle ucuza edinilecek bilginliği kim istemez? Üstelik ulusçuluk taslamağa da elverişli. ‘Bütün o divan şiirleri bizim necip milletimizin safiyetini bozmuşlar. Arap’ın, Acem’in tesiriyle aziz ırkımızı dejenere etmişler…’ Söyleyin gidin böyle!… Baki Türk değil, Nabi Türk değil, Galip Türk değil, ancak Sümmani, Âşık Ömer, Bayburtlu Zihni Türk…” (Ataç 1972, “Kolaylık”, s.755)
Ragıp Ege
Kaynakça:
ATAÇ, Nurullah [1952], Karalama Defteri, Bütün Eserleri,İstanbul, Varlık Yayınevi, 1967, s.317-422
ATAÇ, Nurullah [1954], Diyelim, Bütün Eserleri, İstanbul, Varlık Yayınevi, 1970, s.5-144
ATAÇ, Nurullah [1972], Günce II [1956-1957], Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları
LEVI-STRAUSS, Claude [1962a], “La science du concret” in La Pensée sauvage, Paris, Plon, 2017, s.11-49
LEVI-STRAUSS, Claude [1962b],Le Totémisme aujourd’hui, Paris, Presses Universitaires de France, 1974
MARTINET, André [1960], Eléments de linguistique générale, Malakoff, Armand Colin, 2008; Türkçe çeviri: İşlevsel Genel Dilbilim, Çeviren VARDAR, Berke, Ankara, Birey ve Toplum Yayınları, 1985
SAUSSURE, Ferdinand de [1916], Cours de linguistique générale, Paris, Editions Payot & Rivage, 1995 ; Türkçe çeviri : Genel Dilbilim Dersleri, Çeviren VARDAR, Berke, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1978
VARDAR, Berke (yönetiminde), N. Güz, E. Öztokat, M. Rifat, O. Senemoğlu, E. Sözer [1980], Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları
