Kadın yoğun bir duygu fırtınası içindeydi. Adamı düşünmediği bir an bile yoktu. Onu her aklına getirdiğinde bedenini bir sıcaklık sarıyor, sanki uyuşturucu almışcasına başka konulara, insanlara ilgisi köreliyor, hatta yürürken yoldan geçenleri, sağda solda olanları görmüyordu. Onu düşünmesi ki buna düşünmek bile denemezdi, sarhoş insanların beyninin uyuşması gibiydi. Aklından geçenler buğulu bir hayalden başka bir şey değildi; bir ev hayal ediyordu ve o evde birlikte yaşayacaklarını, cennet varsa orasının cennetin yeryüzünde somutlaşmış hali olacağını.
Kadının duyguları o kadar yoğundu ki kessen sert tuğla kalıpları gibi olur, üst üste koyabilirdin. Kadın da bunu yaptı. Her anında bir tuğla kalıbını koydu hayalinde kuracağı evin bahçesine. Adamla buluşuyorlardı arada. Adam susuyordu, o adamın kelimelerini kendine saklamasına binlerce anlam yüklüyor, onun da kendisi gibi yoğun duygular içinde olduğunu varsayıyordu. Kendisi ise bütün güzel sözcükleri birer kelebekmiş gibi havaya salıyor, rengârenk kelebekler adamın etrafında uçuşuyordu.
Günler böyle birbirini takip ederken, yoğun duyguların tuğlaları bir evi oluşturacak kadar birikmişti ki bir gün adam ona evlenme teklif etti. Kadın bunu kendisine sunulmuş paha biçilemez bir hediye olarak algıladı. Sevinçle sarıldı adamın boynuna. Duyguları bu kez çelik kadar yoğunlaşmıştı. Daha önceden kelimeleri kelebekler gibi uçururken şimdi mutluluktan dili tutulmuş gibiydi, dudaklarından “evet” “evet” dışında bir sözcük çıkmaz olmuştu. Heyecanla adama sarıldı, yüzünü öpücüklere boğdu. Bu durum adamı biraz rahatsız etmişti ama o bunun farkına bile varmadı.
Sonunda kadının yoğunlaşmış duygularının buz kalıpları gibi ama soğuk olmayan tuğlalarıyla bir ev inşa etmeye başladılar. Adam duvarları örüyor, kadın ise mutfağı, kileri, yatak odasını, banyoyu, misafir odasını düzenliyordu. Bir evi ev yapmak için ne gerekliyse, hepsini buluyor, olması gereken yere yerleştiriyordu. En çok özendiği mutfak ve yatak odasıydı. Mutfak için gerekli olabilecek her eşyayı daha önceden almıştı; tabaklar, tencereler, bardaklar, çatal kaşık takımları… Akla gelebilecek her şeyi. Yatak odası için ise uyandığında damağında akide şekeri tadı bırakan rüyaları çağrıştıracak renklerde çarşaflar, nevresimler ve yatak örtüleri… Kadın yatak örtüsünü yorganı yatağın üzerine sererken sanki sevdiği adama dokunur gibi bir mutluluk sarhoşluğu içindeydi. Ya adam? O ne yapıyordu o sırada?
Kadın evin içinin düzenlemesini bitirirken, adam da evin dış duvarlarını tamamlamıştı. Adam çatının son kiremitleri konulup yerleştiğinde artık ev gerçek bir ev olmuştu. Yaptığını görmek için sokağa doğru geri geri gitti ve eserine baktı. Gurur duydu yaptıklarından. İşte kocaman, kale gibi bir ev, pencereler biraz küçük mü dediniz, olsun. Dışarıdan içeriye yabancı hiçbir şey girmemesi için gerekliydi bu; ses, toz ve başka şeyler. Daha da önemlisi içerde olanı korumaktı; aileyi, mahremiyeti ve evin içinde yaşanacak her şeyi.
İkisinin de işi bitmişti ve mutlu günleri başlamıştı artık. Kadın erkeğinin kolları arasında eridiğini hissediyordu. Bu mutluluğa mutfakta pişen lezzetli yemekler, tertemiz bir ev ve sevdiği adamın istediklerini adam daha dile getirmeden yerine getirmelerle karşılık veriyordu. Bütün bunları yapmak epeyce çalışmayı gerekli kılsa da mutluluğun verdiği yeğniklik, onun yorulmasına izin vermiyordu.
Ama doğanın ve insanlık tarihinin yasasıdır ki hiçbir zaman mutluluk uzun süreli olamaz. Adam bu duygu yoğunluğundan sıkılmaya başlamış, yeniden işinin başına dönmüş, sabahın sekizinde evden çıkıp akşamın yedisinde ancak eve döner olmuştu. Kadın ilk günler kendini ev işlerine vermişti. Yine yoğun duygular içinde evi temizliyor, kocasının seveceği yemekler hazırlıyor, onun eve döneceği saatlerde süslenip, en güzel giysilerini giyip kocasını bekliyordu. İlk günler kocası söylediği gibi saat yedi civarında eve geliyordu ama günler haftalar aylar birbirini kovaladıkça artık değil saat sekizde, dokuzda onda bile eve gelmemiş oluyordu ve kadın soracak olsa, “işler çok uzadı, arkadaşlarla takıldık,” gibi yanıtlar veriyordu.
Bu gecikmeler başladığında kadının yüreğine bir ağırlık çöktü. Sanki bütün enerjisini bir ağacın kökünü topraktan çekip çıkarırlar gibi içinden çekip almışlardı. Bu duygu karmaşasıyla nasıl baş edeceğini bilemiyordu. İlk kez evden dışarı çıkıp çevrede dolaşmak istediğinde birden bire kendilerinin inşa ettikleri evin hayalindeki evden bambaşka bir yapı olduğunu kavradı. Bu kavrayış, yüzünün ortasına indirilen kamçı darbesi gibiydi.
Evet, evden çıkmak istemişti. Kapıyı açmak için kapı koluna uzandığında farkına vardığı şey onu allak bullak etti. Kapının içerden kolu yoktu. Ayrıca hemen ardında kalın parmaklıkların olduğu bir demir kapı daha vardı, o da kilitliydi, anahtarı da kocasındaydı. Açmak için ne kadar zorlarsa zorlasın kilidin içindeki dili geri alacak anahtar olmayınca çabalamalarının hiçbir işe yaramayacağını anlaması zaman aldı.
Kapıdan çıkamayacağını anlayınca bu kez pencereleri denemek istedi. Dış kapının açıldığı oturma odasının penceresine koştu. Kanadı çevirip açtı. Açtı ama o güne kadar fark etmediği bir şeyi gördü; pencerenin demir parmaklıklarını. Demiri kesmek ya da yerinden söküp çıkarmak onun gücünün çok üstündeydi. Belki yalnızca o pencere öyledir diye evin bütün pencerelerine tek tek baktığında hepsinin aynı şekilde parmaklıklı olduğunu gördü. Tek umudu bodrum kapısıydı, aceleyle oraya koştu, o kapının da demirden ve kilitli olduğunu anlayınca kendi cenneti diye kurdukları evin üzerine çöktüğünü, duvarların altında kaldığını hissetti. Kendine cennet diye hazırladığı ev hapishaneden farklı bir yer değilmiş meğer.
Kadının kendi tutsaklığının bilincine varması çok yıkıcıydı. Büyük bir şok geçirmiş gibiydi. Çöktüğü bodrum kapısının önünden sendeleyerek doğruldu. Ağır adımlarla geri döndü. Daha bir saat önce algıladığı ev ile şimdi gördüğü ev öyle farklıydı ki aylardır bunu görmemiş olmasına şaşırdı. İşte mutfak, bir hapishanenin mutfağından ne farkı vardı ki; işte oturma odası… Rahat, yumuşak koltukların yerini demir sandalyeler almıştı, ahşap masanın yerine de örtüsü olmayan çelik masalar. Hapishanede olduğunu ona en çok hissetiren ise yatak odasıydı. O gülkurusu renkli yatak örtüsünün yerinde kahverengi kırçıl battaniye vardı. Kapıda durup odaya baktığında gözyaşlarını tutamadı. Yoğun duyguların tuğlalarından örülen ev, işte kendi hapishanesi… Kendini kırçıllı battaniyenin üzerine attı ve içindeki yoğun tutsaklık acısını kusacak kadar ağladı.
Tutsaklığın bilincine varmak kurtulmanın da ilk adımıydı. Bir süre sonra doğruldu yataktan. Bu hapishaneden kurtulmanın bir yolu olmalıydı. Hapse atılmak cezalandırılmak demekti. Neden kendisine böyle bir ceza verildiğini de anlamış değildi. Acaba onu gereğinden çok sevdiği için miydi? Yok, yoğun sevmek diye bir suç yoktu ki. Öyleyse hangi suçtan hapis cezasına çarptırılmıştı, önce bunu bulması gerekiyordu.
Kocasının akşamın geç saatinde dönüşüne kadar geçen zamanı hapiste olduğunu ve buradan nasıl çıkacağını düşünmekle geçirdi. Öyle yoğundu ki düşünceleri her zaman yaptığı gibi kocasına yemek yapmak aklının köşesinden bile geçmemişti. Boş zamanlarında yaptığı gibi işlediği etamine de dokunmak gelmedi içinden. İki elini koltuk altında birleştirmiş halde volta atar gibi salonla mutfak arasında saatlerce yürüdü.
Kocası nedense o gün saat yediyi on geçe geldi eve. Kapının kilidinde dönen anahtarın sesiyle kendine geldi kadın. Her zamanki gibi koşup kocasının boynuna sarılmak yerine iki eli çapraz, koltukaltında saklanmış halde, uzanıp kucaklamasını, sarılmasını önlemek istercesine, ayakta durdu ve meraklı, soru soran bakışlarla karşıladı onu.
“Ne oldu? Bir sorun mu var?” diye sordu kocası.
“Sen bana hapishane inşa etmiş ve beni içine tıkmışsın” dedi kupkuru bir sesle.
“Senin istediğin bu değil miydi? Sen yoğun duyguların dışarıya taşmayacağı bir ev istedin, ben de yaptım.”
“Benim istediğim bu değildi. Dış kapının anahtarını istiyorum. Ben de dışarı çıkmalıyım.”
“Anahtar yok, veremem. Otur oturduğun yerde.”
“Suçum neydi ki sen beni bu hapishaneye tıktın?”
“Suç diye bir şey yok, şunu anlamalısın; sen kadınsın, ben erkek.”
Sesi bıçak gibi keskindi.
Kadın kocasına baktı. Karşısındaki adam, aşık olduğu, yoğun duygular beslediği adamdan ne kadar farklıydı. Şaşkınlık ve hayal kırıklığı ile adama bakıyordu. Aşık olduğu adam şimdiki gardiyanıyla aynı adam olamazdı. Sustu. Söz söylemenin anlamını yitirdiği anlardan birini yaşadığını biliyordu. Yemek pişirmediğini, rahatsız olduğunu söylediğinde kocası ona bağırmaya, ağzına geleni söylemeye koyuldu. Senin gibi kadın mı olurdu, aynada kendine bakmıyor muydun, ne işe yarıyordun ki… Arka arkaya gelen salvolar.
Kadın sustu. Derin, insanın içini kanatan bir suskunluktu bu. O geceyi karabasanlar içinde geçirdi. Ertesi sabah uyandığında kocası daha kalkmamıştı. Her zamanki gibi ona kahvaltı hazırladı ama daha önceden gösterdiği yakınlıktan eser kalmamıştı.
Kocası işe gitmek için ayrılırken yine kapıyı onun üzerine kilitledi. O da hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Kocasının ayak sesleri duyulmaz olunca rol yapmaktan kurtulduğunu hissetti. Şimdi bu hapishaneden kurtulmanın zamanıydı. Bir yol bulmalıydı, mutlaka.
Beynini son gücüne kadar zorlarken birden bire çare önünde apaçık bir yol gibi beliriverdi. Öyle ya, yoğun duygularının tuğlasından örülmemiş miydi duvarlar, öyleyse o duygular yoğunluğunu yitirince katılığını da yitirirdi. Sert kütle yumuşar, duvarların sağlamlığı kalmazdı. Artık o aşk duygusunun yerini tutsaklık bilinci aldığına göre…
Dış kapının çelik çerçevesinin kenarındaki tuğlaları yokladı. Evet, düşündüğü gibiydi. Tuğlalar şeklini kaybetmeye başlamıştı bile; buzdan oluşmuşlardı sanki ve güneş çıkınca o buz kütleleri erimeye başlamıştı. İttirdi tuğla duvarı ve kapıyı tutan yapı dışarıya doğru büyük gürültüyle yıkıldı. Korkuyla geri çekildi, ya altında kalsaydı yıkıntının?
İşte açıklık, kapı yerine bomboş kocaman bir yokluğun ağzı. Yıkıntıların arasından kendini aceleyle dışarı attı. Daha iki adım atmamıştı ki ev, o mutluluğun cenneti, o hapishane büyük bir gürültüyle çöktü.
Şaşkınlık, üzüntü ve rahatlama karışımı duygularla seyretti evin bir harabeye dönüşünü. Sonra sokak boyunca, tuğla evlerin duvarlarına bakarak ilerledi. İçini çekti. Daha kaç kadın vardı onun gibi duvarların arkasında? Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında beyaz bir bulut yumağının arasından kendini gösteren güneşi gördü. Gülümsedi.
“Teşekkürler güneş,” dedi, teşekkürler.
Cemile Çakır
