“O denli yaraladılar ki beni, kitaplara sığındım, içime kapandım.”
İtalyan asıllı Amerikalı yazar John Fante‘nin ilk kez 1939 yılında yayımlanmış eseridir. Orijinal adı Ask the Dust. Toza Sor’un Türkçesi 2000 yılında Parantez Yayıncılık tarafından 160 sayfa olarak Avi Pardo’nun çevirisiyle yayımlanmıştır. Romanın konusu, günün birinde ünlü bir yazar olmak isteyen Arturo Bandini’nin, aşk hikâyesidir.
Kitapla filmi arasında çok farklılık vardır. Genelde çok severek okuduğunuz bir romanın film uyarlamasını izlerken aynı tadı alamayabilirsiniz ya da romanı beğenmezsiniz, filmi izlediğinizde daha çok beğenirsiniz. Mesela; Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü’nü okuduğumda beğenmiştim. 1999 yapımı David Fincher tarafından yönetilen Dövüş Kulübü filminin başrolünde Brad Pitt, Edward Norton ve Helena Bonham Carter rol almıştır. Kitaptan daha fazla filmi dikkatimi çekmişti.
Toza Sor romanından 2006 yılında uyarlanan filmi Robert Towne yazıp yönetmiştir. Filmin yapımcıları arasında Tom Cruise’da bulunmaktadır. Filmin başrolünde Salma Hayek (Camilla Lopez) ve Colin Farrell (Arturo Bandini) rol almıştır. Kitap bir yazar yolculuğunu konu alırken, film Amerika’da Amerikalı olmamanın zorluklarını daha çok ele almıştır. Henüz yirmili yaşlarında olan yazar, göçmen olmanın ve ırkçılığın vermiş olduğu zorluklarla karşılaşır. Konu ırkçılıktan açılmışken White Anglo Saxon Protestant – Beyaz Anglo-Sakson Protestanlar (WASP) Amerika Birleşik Devletleri’nde, genellikle İngiliz kökenli, zengin ve sosyal bir beyaz protestan grubudur.
Charles Bukowski, Los Angeles Halk Kütüphanesi’nde iyi bir kitap okumanın peşine düşerken, John Fante’nin, Toza Sor kitabıyla karşılaşır. Birkaç sayfa okuduktan sonra etkilenir. Kütüphane kartıyla kitabı okumak için ödünç alır. Okuduktan sonra daha çok etkisinde kalır. Kütüphaneye kitabı götürdüğünde yazarın ‘Dago Kırmızı’ ve ‘Bahara Dek Bekle, Bandini’ kitaplarını da alıp okuyunca sürükleyici anlatımı ve üslubuna hayran kalır. Hatta o kadar kendini kaptırır ki kendisini Arturo Bandini karakteriyle özdeşleştirir. Bukowski, romanın geçtiği yerlere o havayı solumak için defalarca gittiğini belirtmiştir. Çok uzun bir süre sonra romanı tekrar okuduğunda hâlâ ilk okuduğu günün etkisi devam edince Fante’nin kitaplarının kendi yayınevinden çıkarılması için öneride bulunuyor. Nitekim istediği gerçekleşiyor. John Fante, Charles Bukowski tarafından keşfedilmiş bir yazardır. Charles Bukowski, Toza Sor romanının özsözünde John Fante için, “Benim Tanrımdı,” diye bahseder. John Fante’nin romanının sürükleyiciliğini, okurken zihnimizde üst üste tuğlalar örmesindeki ustalığını duvar işçisi olan babası Nick Fante’den almış olmalı.
Toza Sor, yazarın hayatından izler taşımaktadır. John Fante, roman boyunca başarısız bir yazarı anlatsa da romanın sonunda hayallerini gerçekleştirmiş, kitabını yayımlatmış bir yazarla karşımıza çıkmaktadır. Kimi zaman roman karakterleri o kadar gerçekçi olur ki, yazarından daha çok bilinir. Anthony Burgess’in “Otomatik Portakal” romanındaki Alex karakteri ve Jack London’un Martin Eden’i gibi. Birçok okur için Arturo Bandini, John Fante’den daha çok tanınır. Kuşkusuz benim içinde öyledir.
Arturo Bandini, Colorado’dan, Los Angeles’e yazar olma hayaliyle taşınıyor. Los Angeles’ın, gelişmemiş bölgesi Bunker Hill’de eski bir otelin hiç konforlu olmayan odasında hayatını idame etmeye başlıyor. Düzenli bir geliri olmadığından kaldığı odanın kirasını bile ödeyemeyecek hâle geliyor. Ödemediği her kira bedelinin üzerine ayrıca faiz ekleniyor. Öyle zor durumda kalıyor ki, parasızlıktan süt çalan yazar konumuna düşüyor. Portakal yiyerek besleniyor. Aşırı sigara içmesiyle birlikte sağlıksız besleniyor. Çok paralar kazanmak istiyor. Eline para geçtiğinde ise gereksiz harcamalarda bulunuyor. Sütlü kahve için 5 sent, Havana purosu için 25 sent ve Saint James viskisi için 40 sent ödüyor. Onun için para çok da önemli bir şey değil. Puro ve viski içmek lüks bir hayatın göstergesi olduğundan, eline para geçer geçmez zorunlu ihtiyaçları ya da yiyecek almak yerine onlarla anın tadını çıkarıyor. Âşık olmak istiyor fakat âşık olduğunda nasıl davranması gerektiğini bilmiyor. Aslında çoklu kişilik bozukluğu olan bir karakter olduğunu da düşünebiliriz.
Arturo’nun “The Little Dog Laughed” (Minik Köpek Güldü) adlı kısa öyküsü bir dergide yayımlanıyor. Bir eserinin yayımlanmış olması onu yazar olma hayaline daha çok teşvik ediyor. Bunun için de öyküsünün yayımlandığı derginin yayımcısına sürekli mektuplar yazıyor. Uzun uzun yazdığı mektuplarına istediği gibi karşılık bulamamak onu yazmaktan vazgeçiremiyor. Bu mektuplaşmaların olduğu günün birinde, derginin yayımcısının gönderdiği zarfın içinde avans olarak yolladığı 150,00 $’lık çeki görünce mutlu oluyor. Cebinde son kalan 5 sent ile Columbia Buffet’a kahve içmeye gittiğinde garson olan Meksikalı Camilla Lopez ile tanışıyor ve ona âşık oluyor. Kendisinden kahve istiyor fakat kahve geldiğinde beğenmeyip döküyor. Tekrar getirmesini istiyor. Camilla ile aralarında geçen tartışmayla yerinden kalkıp 5 senti masaya bırakıp çıkıp gidiyor. Arturo Camilla’ya kötü ve kaba davranıyor. Onun bu davranışlarına aynı ölçüde Camilla da karşılık veriyor. Sonrasında birahaneye tekrar geldiğinde kahveyi beğeniyor, bu sefer ikram edilen birayı döküyor. Arturo kendi tavır ve davranışlarından rahatsız olmasına rağmen yine de bir kadına nasıl davranacağını bilmiyor. Camilla’nın ayağındaki sandaletlere gözü takılıyor ve onunla dalga geçiyor. Onu aşağılayarak canını yakmak istiyor. Bu tatlı sert atışmalar sonucunda çok ileri gittiğini anlayınca kızı mesai bitiminde işyerinden almaya gidiyor. Camilla arabasıyla Arturo’yu kumsala götürmeyi teklif ediyor. Kızın teklifini kabul ediyor. Birlikte sahile gidiyorlar. Denize giriyorlar. Hayatında o ana kadar hiçbir kadınla yakınlaşmayan Arturo, yine kırıcı davranışlarda ve sözlerde bulunuyor. Her ikisinin hayatında farkında olmadan değişikliklerin yaşanacağı bir gün oluyor. Camilla, ayağındaki sandaletleri çıkarıp topuklu ayakkabı giymeye başlıyor. Asi ve hırçın görünümünün altında aşkın insanı dönüştürdüğü noktaya vurgu yapıyor.
Arturo, Camilla’nın gönlünü almak için, ‘Minik Köpek Güldü’ kısa öyküsünün yayımlandığı dergiyi Camilla Lopez adına imzalayıp birahane kapısındaki hizmetliye teslim ederek Camilla’ya vermesini istiyor. Amacı sevdiği kadından yazdıkları hakkında güzel sözler duymak. En azından doğru yolda olduğunu hissetmek istiyor. Ertesi gün Arturo Camilla’ya, öyküsünü okuyup okumadığını soruyor. Camilla, Arturo’nun alaycı ve aşağılayıcı tavırlarına karşılık intikam alırcasına Minik Köpek Güldü’yü okuduğunu ve köpekleri çok sevdiğini söylediğinde Arturo sinirleniyor. Çünkü öyküsünde köpeğe dair hiçbir şey anlatmamıştır. Edebiyatımızda Sabahattin Âli’nin, ‘Kürk Mantolu Madonna’yı okumayanların Amerikalı şarkıcı Madonna’dan bahsettiğini zannetmeleri gibi. Aslında asıl mesele Camilla’nın okumayı bilmemesidir. Nitekim Arturo sonrasında sevdiği kadına okumayı da öğretir. Aşkın birbirini tamamlama olgusuna değinmek gerekirse Camilla okuma bilmezken, Arturo’nun yazma tutkusu ön plandadır.
Arturo, Camilla’dan aynaya bakmasını ister. O sırada Camilla, Arturo’ya bakmaktadır. “-Aynaya bir bak. -Bakmak istemiyorum. -Seni suçlayamam.” Aralarında geçen bu diyalogda ayna metaforu ele alınmıştır.
Carl Jung, animusu bir kadının bilinç dışı erkek tarafı ve animayı da bir erkeğin bilinç dışı kadın tarafı olarak tanımlamıştır ve her ikisi de kişisel bilincin dışına çıkmaktır. Nitekim romanın film uyarlamasından yola çıkarsak, Camilla’nın barmen sevgilisi Sammy de yazarlığa ilgi duymaktadır ve verem hastalığı dolayısıyla başka bir yere giderek Camilla’dan uzaklaşır. John Fante kitabını yazıp bitirdiğinde Arturo, yazar olduğunda Camilla’yı veremden kaybeder. Burada yine anima ve animus karşımıza çıkmaktadır.
Bir romanda ya da filmde, olacak hakkında okur ya da seyirciye bazı ipuçları verme, anlatım tekniğine sezdirme (Foreshadowing) denir. Yazarın parasızken süt çalması, birahaneye gidip kahvenin yanında süt içmesi, içtiği kahvenin ödemesini 5 sent olarak yapması, doğa ve hayvan âşığı olması sezdirme örneğidir.
Karakterin daha akılda kalıcı olması okurun ya da seyircinin daha kolay bağ kurmasını sağlar. Buna da seyirciye dokunmak (People Touching) denir. Yazarın sürekli portakalı kabuğuyla yemesi, çok sigara ve kahve içmesi, parası olduğu zamanlarda Saint James viskisi içmesi, Havana purosu içmesi, yatağında ve ayakkabısının içinde kum olması, kaldığı otel odasında kendisinin ve odasına gelenlerin sürekli pencereden içeri girip çıkması, yazmaktan vazgeçmemesi ve yazdığını beğenmeyip çöpe atıp tekrar yazma hâlleri bir nevi seyirciye ya da okura dokunmaktır.
İzlediğimiz bir film ya da okuduğumuz kitapta mekân isimleri, seçilen koordinatlar, bir şeyden birkaç kez bahsedilmesi, seni bir şeye hazırlıyor demektir. Finalde seni bir yere götürüyor ya da karakterle ilgili çok mühim bir ipucu veriyor anlamına gelir. Buna cinayet romanlarında daha çok rastlarız.
Toza Sor romanında Arturo, asla paraya önem vermiyor. Eline ne zaman para geçse önceliği olan ihtiyaçlardan çok gereksiz şeyler alarak parasını bitiriyor. Onun için paranın hiçbir önemi yok. O yüzden her kahve içtiğinde 5 sent ile ödeme yapması vurgusu var. Buna örnek vermem gerekirse, David Lynch’nin, “The Art Life” adlı filmi. Filmde ayağı aksayan bir kadın ve yılan derisi çizmeler giyen bir adam var. Filmin içinde sürekli bir 25 sent havaya atılıyor ve para yere düşüyor. O para sürekli niçin atılıyor? Hangi frekanslar arasında atılıyor? Dikkatli bir izleyici ya da nitelikli bir okursan o para dikkatini çektiği zaman incelemeye başlarsın. Paranın tarihine gidersin. Amerikan Kongresi çıkarmış. İçindeki gümüş ve nikel miktarı azalmış. Savaş zamanında zencileri kaçırırken o paradan yararlanılmış. Savaş bitiminde paranın değeri düşmeye başlamış ve para kullanılmaz olmuş. Filme bakıldığında bir yol hikâyesine ve paranın değersizliğine vurgu yapılırken, filmin temelinde kovboy filmi olduğu gözler önüne serilmektedir.
Arturo’nun, parasızlıktan süt çalması ve birahanede kahvenin yanında süt içmesine dikkat çekmek gerekirsek burada süt barlarına vurgu yapılmaktadır. “Süt barı” adını kullanan ilk işletme, 1930 yılında bir İngiliz olan James Meadow Charles tarafından Bangalore’da Lake View Milk Bar’ı açıldıktan sonra Birleşik Krallık’a yayıldı. Birleşik Krallık’ta, National Milk Bar franchise’ı 1933 yılında Robert William Griffiths tarafından yalnızca isim olarak orijinal süt barlarıyla ilişkili olan sıradan bir kafe ve restoran zinciri olarak kuruldu. İngiliz yazar ve dilbilimci Anthony Burgess, “Otomatik Portakal” romanınında Alex’i anlatırken gençlerin kullandığı kelimelerden biri olan Moloko, süt anlamına gelmektedir. Korova Süt Barı’nda servis edilen moloko sütü çocukların içmemesi gereken bir içecek.
Gabriel Garcia Marquez de ‘Kırmızı Pazartesi’de sütü ele almıştır. John Fante, âşık olma esnasında sergilediği kötülüklerden ve davranış bozukluklarından dolayı sütlü kahve içmesi ve parasız kalması durumunda süt çalıyor olmasıyla, kötü karakterden iyi bir karakter yaratma peşinde olduğuna vurgu yapıyor. Khaled Hosseini’nin “Uçurtma Avcısı” romanın karakterlerinden Emir’in sütkardeşi Hasan’a ihaneti anlatılır. Elif Şafak’ın “Siyah Süt” romanında kötülüğün var olmasıyla umut etmeyi, direnmeyi, mücadele etmeyi anlatır. Bir anlamda edebiyatta “süt” kötülüğü barındıran iyiliği savunma biçimidir. En basit şekilde dile getirmem gerekirse bir annenin evladının yapmış olduğu hata karşısında “Sütümü sana helal etmem,” söylemi belki de en belirgin örnektir. Kirlenmemeyi simgeler.
Filmde köpek balığı üzerinde BAIT yazmaktadır. Roman, Beat akımından önce yazılmış olmasına rağmen Beat kuşağından örnekler görmekteyiz. Beat Kuşağı, özgürlük düşkünlüğü, küfürbazlık, davranış bozuklukları, cinsellik ve madde kullanımına dikkat çekmektedir.
Madde bağımlısı Camilla, filmde çantasından kibrit kutusu çıkarmaktadır. Kibrit kutusunun üzerinde “Safety Matches Band” yazmaktadır. Kibrit kutusunun içinde kibrit yerine kokain madde vardır. Bus Brand Safety Matches, koleksiyonluk kibrit kutusu içinde 30 adet kibrit bulunmaktadır. 1844 yılında Gustof Erik Pasch tarafından icat edilmiştir. Kibritlerin üzerindeki kırmızı fosfor kibrit kutusunun üzerindeki yüzeye sürtündüğünde yanmaktadır. O günden bugüne kadar kibritler bu şekilde üretilmektedir.
Toza Sor’un film uyarlamasında Arturo birahaneye gidip Havana purosu istediğinde puro kutusunun üzerinde Camilla’nın fotoğrafı bulunmaktadır. Havana purosu, Küba tütününden yapılır, lüksü ve zenginliği temsil eder. En çok bilinen puro markasıdır.
Camilla’nın garson olmasının yanı sıra üzerinde taşıdığı garson kıyafeti ve elindeki tepsiyle gelen müşterilere servis yapması, puro kutusunun kapağında fotoğrafının olması aklımıza “Sonsuza Düşüş ya da Droste efekti” getirir. Droste efekti, bir resmin bulunduğu yerde ve kendi içinde tekrar görünmesidir. Jan Misset’in eserinde bir hemşirenin taşıdığı servis tepsisindeki kahve fincanı ve droste kakao kutusu tekrar görünmektedir. Günümüzde bazı asansörlere binildiğinde asansörün dört bir tarafında bulunan aynalardan dolayı asansördeki kişilerin yansımalarını görürüz. Bu da bir sonsuza düşüş örneğidir.
Camilla ve Arturo, Columbia Buffet’deki ıssız sahil evinde kalmaya başladıklarında etraflarında bulunan rüzgârgülü dikkat çektiği gibi bir grup küçük yaşta çocuğa da denk gelirler. Bu anlamda Toza Sor, Robert Michael Ballantyne’ın 1857 yılında yayımlanan ‘Mercan Adası’ kitabına atıfta bulunmaktadır. Rüzgârgülünü ise Arturo’nun, Camilla’yı arayışında çölde rüzgârın esmesiyle aşkının (gülü) olarak algılayabiliriz.
Romanın kurgusuna bakıldığında yazarlığa ulaşmak ve aşkı bulmak açısından romanın arayış kurgusuyla yazılmış olduğunu da söyleyebiliriz.
Toza Sor, yaşamın tüm zorluklarına karşın hayata yeniden tutunabilmenin, mücadele etmenin, hayallerin peşinden gitmenin, tutkuyla bağlanırken bir yandan da git diyebilmenin, aşkın insan hayatında öncesinin ve sonrasının, paranın değersizliğinin, ırkçılığın aynı zamanda insanın kendisiyle, doğayla ve çevresiyle mücadelesinin romanıdır.
Tülay Sustam
