Kara Çarşamba olarak adlandırılan, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi sonuçlarının bedelini ödediği 2001 Şubat ayı ve sonrasında, bazı bankalar başta olmak üzere pek çok kurum kapandı. Ayakta kalabilenler personel azaltmalarına gitti. İşte bu süreçte işsiz kalan, iş arayıp bulamayan, kariyer geleceğini göremeyen kadınların büyük çoğunluğu durumu fırsata çevirdi, anne olmanın tam zamanı dedi. Ben de dedim. 2002-2005 yılları arasında kriz çocuklarımızı, internet çağının gerçek anlamda ilk kuşaklarını doğurduk.

Geleneksel normlarda yetişmiş X kuşağı bireyleri olarak; metropol yaşamında, dünyaya uyum sağlama, kariyer edinme süreçlerinde ağır bedeller ödemiştik. Anne-baba olunca bu yapıda çocuklar yetiştirmemek için kararlıydık. Bizler bu ağır rehaveti üzerimizden atmanın yolunu Z’lerimizi dilediğimiz gibi yetiştirmekte bulduk. Onları bu yapıdan olabildiğince uzakta yetiştirmek için birbirimizle yarıştık. Eğitimli, donanımlı, birey olmayı becerebilen, aile bağımlılığı değil, bağlılığı olan, özgür, kendine güvenen, fayda-zarar dengesi kurabilen ve daha nice özellikle donanmış çocuklar yetiştirmek, yazılı olmayan ebeveyn anayasamızın değiştirilemez maddesiydi.

Çocuklar konuştu, biz dinledik. “Çocuktur bırak önemseme, ağlar ağlar susar.” dendi “Hayır, önemsiyoruz!” dedik. “Büyükler konuşurken sen sus, konuşma!” yerine “Sen ne istiyorsun? Fikrin ne?” dedik. Anlatırken pür dikkat dinledik. Ayıp olurları, ayıp olmaza çevirdik. Okuldan şikayetler aldık çokça. “Söz dinlemiyor, komut almak istemiyor.” Öğretmenlerle karşı karşıya kaldık. “Eti senin kemiği bizim, çarp suratına iki tane yapmaz hocam.” Demedik. “Arkadaşına ilk vuran olma ama sana vurulduğunda da sessiz kalma, hakkını ara. Herkese saygı duy, kendine yapılan saygısızlığa da geçit verme.” dedik. Anne-babalarımızdan ya da civardaki büyüklerden çok eleştiri aldık. ‘‘Çok şımartıyorsunuz, her istediklerini yapıyorsunuz, çok yüz veriyorsunuz…’’ Onlara direnmeyi Z kuşağının bize direnmesiyle öğrendik. Biz onları şekillendirelim derken, onların bizi şekillendirmesine izin verdik.

Aramızdaki en büyük handikap her zaman internet ve teknoloji oldu. İçine doğdukları teknolojiyi aramıza soktukları yetmezmiş gibi bir de dokunulmazlık kisvesiyle donattılar. İnternetin sürekli değişen hızına ayak uydurmak için yapamayacakları şey yoktu. Ne zaman bizler internet dünyasını kabullendik ve evimizin diğer evladı gibi bağrımıza bastık o zaman onlarla da aramız daha iyi oldu. Tek yapabildiğimiz sanal ortamları kontrol altında tutmaya çalışmaktı. Ebeveynleriyle yaşadıkları ilk ciddi krizi istediklerini elde etmiş olarak atlattılar.

Ergenlik dönemleri Covid-19 pandemisine rast geldi. Bu sefer salgın ve salgının getirdiği olumsuz şart ve koşullara direndiler. Benzersiz zorluklarla karşı karşıya kaldılar. Uzaktan eğitimin olumsuz etkenleri arasında uyumlanmaya, öğrenmeye devam ettiler. Sosyalleşmenin çok önemli olduğu çağlarında odalarına kapandılar. Virüs kapma, yakınlarını kaybetme kaygıları arasında enerjilerini içlerine attılar. Böylesine hassas dönemlerinde yaşadıkları bu krizde, kişilikleri ve dünya görüşleri üzerinde farklı bir şekillenmeyle odalarından çıktılar. Etkin donanımları sayesinde sosyal mesafe normlarında yaşadıkları bu dönemin de üstesinden geldiler.

Pandeminin ardından gelen kötü ekonomik koşulların yanı sıra iş piyasasını hızlıca ele geçiren yapay zekayla birlikte, gelecekteki kariyerleri için geleneksel şartlardan farklı bir düşünme biçimine geçtiler. İnfluencer, fenomen, youtuber gibi terimleri daha sık duymaya başlarken dijital ortamda daha öncesinde hiç bilinmeyen nice iş alanının sayısı gün geçtikçe arttı. Üniversiteye girişleri diğer nesillere göre bazı açılardan daha zor, bazı açılardan daha kolaydı. ÖSYM sınava giriş sayılarını bildirirken, katılımın rekor üstüne rekor kırdığını öğrendiler. İstenilen üniversite ve bölüme girmek bugüne kadar hiç bu kadar büyük bir yarış haline gelmemişti. Apartman üniversiteleri denilen yapıların artması, mevcut donanımlı ve köklü üniversitelere hükümet tarafından kayyumlar atanmaya başlaması kafalarını iyice karıştırdı. Yeni krizleri köklü üniversite mi, herhangi bir üniversitede istenilen bölüm müydü.

Yapılan bir araştırmadan bahsetmek istiyorum. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu dünya genelinde 142 ülkede yapılan araştırma, bizim Z’lerde hükümetlere olan güven oranının daha düşük olduğunu ortaya koydu. Türkiye’de bu kuşaktan 7 milyon genç 2023 yılında ilk kez sandık başına giderek oy kullandı. Ekonomik ve sosyolojik olayların seyrinden olumsuz etkilenen bizim çocukların siyasi tercihleri çok merak edildi. Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarındaki etkileri uzun bir süre konuşuldu.

Bu kriz çocuklarıyla birlikte olmak, vakit geçirmek, onları dinlemek ve anlamaya çalışmaktan hep keyif aldım. Bu hem oğlumla kurduğum anne-çocuk bağlamı açısından hem de 21. yüzyılın ilk nesline olan merakımı gidermek açısından çok önemliydi. Kendilerinden önceki kuşakların hiçbirine benzemiyorlardı, psikologlar, sosyologlar sık sık onlardan bahsetti: İçsel motivasyonları düşük olmasına rağmen, dış motivasyonla yüksek performans sergileyebiliyorlar. Bir kısmı ortalarda görünmekten çok hazzetmezken, bir kısmı fazlaca göz önünde olmayı istiyor. İletişimleri dijital ağırlıklı olsa da yüz yüze iletişimde iyi ilişkiler kurmaya özen gösteriyorlar.

En çok eleştiriye maruz kalan kuşak olsalar da eleştirilerin altında ezilmediler. Önceki nesiller tarafından zorbalığa varan olumsuz eleştiriler sokakta, otobüste, okullarda her yerdeydi. Anlamak yerine söz geçiremedikleri bu kitleyi hafife almak en kolayıydı. Belki de fazlaca kıskanılan bir nesildiler. Önlerine öyle çok imkân seriliyordu ki diğer nesiller tarafından bunun hasetini yaşamamak çok zordu. Olumsuz bulunan, eleştirilen taraflarının arkasında duran görüşlerim için zaman zaman ben de eleştirilsem de onlara güvenmekten hiç vazgeçmedim.

Pandemi öncesinde Neyya Edebiyat olarak farklı okullarda lise öğrencileriyle bir araya gelip edebiyat çalışmaları yaptığımız uzun bir dönem oldu. Onları keşfetme merakında olan benim için cennette olmak gibiydi. 2025 yılında Pazartesi14 dergimiz için dosya konusu oluşturulurken, gençlerle ilgili olabilir fikri bende büyük heyecan yarattı. Ocak 2025 dosya konumuz “Genç Göçü” oldu. Sözü, yazıyı onlara bıraktık. Onlardan düşüncelerini yazıya dökerek anlatmalarını istediğimizde biraz endişeliydik ama içtenlikle yazdıkları her cümleyle dertlerini çok net ifade ettiler. Gidenler neden gittiklerini, neler bekleyip neler bulduklarını, kalanlar umutsuzluklarını ve isteklerini yazarken çok nettiler. Kendi nehirlerine çöp atılmasından çok rahatsızlardı.

Geçen haftalarda eşimle ve bir grup arkadaşla birlikte Bozcaada’ya gittik. Mart ayının sakinliğinde oturduğumuz kafede Bozcaada’da doğmuş, iki ya da üç kuşaktır orada yaşayan, üç Z kuşağıyla sohbet etme şansım oldu. Tıpkı fıkralardaki gibi biri işçi, biri esnaf, diğeri ise varlıklı bir ailenin çocuğu, eğitimli ve bu yaşında şirket sahibi. Dertleri aynıydı. Gelecekleri! Gelecekle ilgili endişelerine evrilen sohbette yüzlerindeki umutsuzluk bugün hâlâ içimi acıtıyor. Kendi nesillerinin en önemli özelliklerini saydığımda, bunların ne zaman işe yarayacağı hakkındaki düşüncelerimi ilettiğimde çok şaşırdılar. Yüzlerinde ufak da olsa bir “acaba” işareti oldu. “Bir gün sizin kuşak çok iyi şeyler yapacak, bizim yapamadığımız, beceremediğimiz. Bu olduğunda lütfen beni hatırlayın.” İşte bugün onların beni hatırlamasını umuyorum.

Bizim Z’ler yine, yeni bir siyasi ve toplumsal krizle karşı karşıyalar. Herkesi çok şaşırtan bir tavırla siyaset üstü birliktelikleriyle meydanlardalar. Özgürlükçü birey kodlamasıyla gelmiş gibiler. Geleneksel norm ve korkularla büyüyen X ebeveynler olarak çoğumuz, evladım siyasi twit atma, senin işin politika değil, paylaşımlarına dikkat et, protestolara katılma, kimseye karışma, gösteri ve yürüyüşlere gitme, dayak yersin, içeriye alırlar desek de özgürlükçü, hak arayan, hak yemeyen, harekete geçmekten kaçınmayan Z gençleri daha iyi bir gelecek için güç birliği yaptılar. Onları apolitik, bireysel, sadece tüketen, dijital ortamda kaybolmuş sanan zihniyetlere de büyük bir ders veriyorlar. Ailelerinde, okullarında karşılaşmadıkları şiddetin her türlüsünü göze alarak meydanları doldurdular.

Kriz çocukları, Z kuşağı, internet kuşağı derken, kim bilir belki bir gün onlara devrim kuşağı deriz. Yani anlayacağınız onlardan öğrenecek çok şeyimiz var.

Özlem Budak