Yumuşacık toprağında köstebek ailesinin yüzlerce küçük tepecik oluşturduğu, her bahar rengârenk bir çiçek tarlasına dönüşen, üzerinde kendiliğinden göveren yonca bitkisinin adıyla özdeşleşen geniş bahçemizde, üçer metre aralıklarla fezanın saydam çeperine boy veren on iki boylu, beş de boz söğüt ağacı yaşardı. Bunların en haşmetlisi, gömüt yerinin berisindekiydi. Bildiğimden beri cürmü bir parmak bile değişmeyen yanı başındaki küçük yabani erik ağacıyla dostça geçinirdi. Komşu söğütlerin de büyüklerinden geri kalır tarafı yoktu.
İlkyazda, saçaklı, apak bulut kümelerine biraz daha yakın olmak için birbirleriyle yarışırlardı âdeta. Yüzyıllık kollarını sağa sola uzatır, boyunlarını düzleştirir, yapraklarını gürleştirirlerdi. Dünyanın yağmursuz geçirdiği en zor mevsimlerde bozkırdaki çalı çırpının bedenleri marazdan paslanıp kırılırken, dere kenarındaki boz söğütler, telli kavaklar boyun bükerken, bizim söğütler capcanlı, yemyeşil kalmayı başarırlardı. Onların bu direngen haline aklım ermezdi. Bu esrarengiz durumun ruhani bir boyuttan ileri geldiğini düşünürdüm. Bazen gölgelerinden, ezgilerinden, dostluğundan faydalanan ölülerin gecenin en ahraz halinde uyanıp dereden kova kova su taşıyarak onların susuzluğunu giderdiğini düşünürdüm. Ürpertici olsa da, bu ihtimal dönüp dolaşırdı kafamda. Cevabını bulamadığım bu sualin peşini bırakmaya hiç niyetli değildim.
Bu ufuksuz çorak topraklar üstünde bu denli mütevazı bir yaşam sürmenin bir sırrı olmalıydı. Kim ne derse desin, onlar farklıydı. Suya ırak olup da kurumayan tek bir ağacın kalmadığı yerde kurak iklime karşı bu denli mukavemet göstermek oldukça ilginçti. Ve bunu bilme hakkımı saklı tutuyordum her daim. Çünkü yeri geldiğinde canım pahasına onları koruyup kollamayı bilirdim. Evin kil duvarlarına sirayet eden kıştan kalma isi kapatmak için ablamın çinko leğende eritmeye çalıştığı kireç taşlarından bir, iki tane aşırdığım çok olmuştur. Bundan ötürü işittiğim azarların haddi hesabı yok… Kilerin karanlık kuytuluklarında bulduğum eski bir kovaya yahut çatlağından ötürü atıl duran çanak çömleğe kayaçları koyar, üzerine sıcak su doldururdum.
Kayaçlar tamamen eriyince kül yığınının üzerine gelişigüzel atılmış çer çöpün içinde yarım bir çalı süpürgesine denk gelirsem, onu iş görür hale getirir ve onunla söğütleri ve küçük erik ağacını yarı beline kadar kirece bulardım. Onları, bitkilerin baş belası ağaç kızılkurtlarından, zararlı haşerelerden korurdum böylece. Ve babamdan duyduğum birkaç güzel söz gururumu okşardı.
Doğrusu, bu boylu ağaçların ikamet ettiği çayır çimenle mütemadiyen hasbıhal halinde olurduk ailece. Özellikle yaz başında, biçim mevsimi gelip çattığında bozkırın eğri büğrü derisinde yanık lekeleri oluşurken boş zamanlarımızı upuzun gölgelerin serinliğinde geçirirdik. Taş duvarlı yapılardan artakalan bu has bahçe, bu çiçek tarlası üç mevsim boyunca bizim en yaşanılır, vazgeçilmez yerimiz olurdu. Tarla tapan işlerinden yorulsak, fena bir hadiseden ötürü darlansak orada soluğu alırdık. Bütün geniş aile usuldan toplanırdı koca söğüdün duldasında. Çoluk çocuk sesleri; serçe cıvıltılarına, alakarga gaklarına karışıp gidince ben tetikte olurdum. Çünkü haşarı bir çocuk, kaşla göz arasında her şeyden sakındığım erik ağacının küçük, ham meyvelerini koparmaya yeltenmeye kalkışabilir, dalları kırabilirdi. O anlarda orada bulunan yaramazları uyarır, koruklar olgunlaşınca onları birlikte toplayacağımızı söyleyerek ikna yolunu seçerdim.
Birçoğu dinlerdi beni. Böylece erik ağacı hırpalanmaktan kurtulurdu. Hasılıkelam ağaca bekçilik yapayım derken iflahım kesilirdi. Çullar, minderler serilir, istişare yapılır, çözümler üretilirdi. Her nedense yaban eriğine kucak açmış boylu söğüdün altı tercih edilirdi daima. Birkaç adım ötemizde atalarımızın gömütleri… Bize kulak kesilsinler veya meşgalemizi öğrensinler diye mi orada oturulurdu bilinmez. Yoksa yaşamın ağır suretleri irdelenirken ölümün mutlaklığını unutmadan faziletli kararlar vermek için miydi bütün mesele.
Çocukluk akıp giderken tezcanlı cenahında erik ağacı hep aynı kalırdı. Söğütler, dağlar, taşlar kavlıyor, dere yatağı genişliyor, toprak alt üst olup ufalanıyordu. Bu ağaç, dipdiri durmayı nasıl başarıyor derdim kendi kendime. Hikmeti, sırrı, kaidesi neydi acaba? İsterse dağlar yerinden oynasın, bulutların astarı yırtılsın, güneşin yüzü tutulsun, zelzele olsun, mehtap yitsin, dünya alem tersyüz olup tarumar olsun. O; sert rüzgarlara, tipiye, öküz soğuklarına, cemrelere, gün dönümlerine, kıtlığa, kırana, susuz yazlara karşı çelik sabrından ödün vermeden yerinde durmayı yeğleyecekti sanırım.
Her bahar küçük kadife yaprakları arasında açan çiçekler, günler sonra bir kile erik oluverirdi. Meyvesi kekre erik ağacım ve onun koruyucusu bellediğim boylu söğüt…
O delişmen zamanlara sığdırdığımız uyduruk oyunlarda hasımlara esir düşen arkadaşlarımızı azad eylemek için boylu söğüdün yapraklarını fidye olarak kullanırdık. Bazen hile yaptığımız olurdu. Akçe destesinin içine diğerlerinden kopardığımız yaprakları da koyardık. Ancak bu hile fark edildiğinde fidye miktarı iki katına çıkardı.
Babam, “Bu ağaçlar, özsularıyla kendilerine yetebiliyorlar; onları elleyip küstürmeye hiç mahal yok.” diyerek hiçbirini budamazdı, onlara balta, hızar dokundurmazdı katiyen. Babamla birlikte baş belası bahçe köstebeğini aradığımız vakitlerde bu işten çabucak sıkılır, ağaçların kavlaklarını incelemeye koyulurdum. Onların yaşlarını tahmin etmeye çalışırdım. Kulağımı herhangi birinin gövdesine dayar ve konuşmaya başlardım “Boylu söğüt, yüz yaşında varsın herhalde!..” Ağaç bu, hiç karşılık verir mi? Onun mahçup olmaması için babam devreye girerdi anında.
“Aşağı yukarı o civarlardadır yaşı, büyük dedenin zamanından beri var birçoğu.” derdi ve o da sesini kınına çekerdi. Sonra uzun bir vadeye dağılan sessizlik, özlem yüklü sis bulutu…
Tabii ben merakımı dizginleyemezdim. Sohbetin yarı açık bir cümleyle kapatılmasını istemezdim. Babamdan dolaylı olarak karşılık beklediğimi bildiren bir sesle “İkinci söğüt yetmiş, üçüncü söğüt elli… yaşındadır muhtemelen.” cümlesini boyuna uzatır, birkaç kez baştan yinelerdim. Ben sesimin tonunu yükseltir, alçaltırdım. Babam, oralı bile olmazdı çoğu zaman. Haklıydı belki. Bilmem kaçıncı kez tekrarlıyordum bu afaki sözleri.
“Erik ağacı, olsa olsa otuz yaşındadır, ben bilirim.” dediğimde babam hafifçe öksürürdü. Bu işareti alır almaz konuşacağını sezer, sesimi yükseltirdim: “Erik ağacı, olsa olsa otuz yaşındadır…”
Gözümün içine bakarak “Demek sen ağaçların yaşından anlıyorsun ha!” der ve karşı yamaçtaki nadaslı tarlanın ortasındaki kuşburnu çalısını ya da gözün net görebileceği mesafedeki herhangi bir armut ağacını gösterir, “Haydi bakalım şunun yaşını da tahmin et köftehor!” derdi.
Ben de ağacın yapısını, büyüklüğünü göz önünde bulundurur, çok uçuk olmayan bir rakamı rastgele söylerdim. Ve bu oyun böyle devam eder giderdi.
Bir yaz günü babamla ağaçların çevresindeki sık otları tırpanla biçerken bu yaş muhabbetini yineledim. “Erik ağacının yaşı biraz daha erginleşirse çok meyve verir.” dedim.
Babam, o anda körelmiş tırpanın ağzını masatla bileyliyordu. Duraksadı, “Erik ağacının verip vereceği bu kadar.” dedi sakinlikle.
“Niçin, o daha genç. Biraz serpilince meyvesi çoğalır.” deyip itiraz ettim.
“Aslında senin bir şey bildiğin yok. O ağaç otuz yaşında falan değil.”
Dedemin ağacı diye bildiğimiz koca söğüdü göstererek, “Dedemin ağacı yaşlı, kabulümdür. Ama erik, haydi bilemedim kırk yaşında olsun…” dedim.
“Dedenin ağacı hangisi?”
“Boylu söğüt.”
Güldü uzun uzun.
“Allah, müstahakını vermesin. O, dedenin ağacı değil ki.”
Şaşırıp kaldım, söyleyeceğim cümleyi unuttum.
“Dedenin ağacı, yabani erik…”
“Nasıl yani. Yıllardır bütün torunlar ötekini dedemin bildik.”
“Yok oğlum, dedenin ağacı erik… İşte öğrendin. Ayrıca yabani eriğin yaşı tahmini olarak bir asra yakındır.”
Bu rakamları duyunca iyice tökezledim. “Olamaz, yüz yaşındaki bir ağaç böyle bodur olamaz,” dedim.
“Aritmetiğin iyidir, benim de çat pat. Askerde, Ali okulunda bir şeyler öğrettiler. Birlikte basit bir hesap yapalım istersen.”
O zamanlar, babam toprak davaları için mahkemeye vereceği arzuhalleri bana yazdırıyordu. Sırf hata yapmamak için dil dersi muallimimden arzuhal yazılırken nelere dikkat edilmesi gerektiğini öğrenmiş, yazdıklarımın kopyalarını saman kağıtlarına yeniden aktararak mektebe götürmüş, ona tasdikletmiştim. Küçükbaş hayvanları tüccarlara sattığında birlikte oturup hesap yapmışlığımız vardı. O yüzden aritmetikte iyi olduğumdan haberliydi.
Ot biçim işini bırakıp başladık hesaplamaya ağacın yaşını.
Dedem, tam kırk yıl önce vefat etmişti. Babam on ikiye yeni ayak basmış, bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlıymış. Şayet dedem yaşasaydı, seksen iki yaşında olurdu.
Dedem sekiz, dokuz yaşlarındayken babasıyla birlikte gittiği meşe koruluğunda kendi halinde büyüyen bu erik çalısını köklerine zarar vermeden yerinden sökmüş ve getirip buraya dikmiş. O günden bugüne eriğin şekli şemalı pek değişmemiş. Yirmi, otuz yıl öncesini saydığımızda babamın hesabı doğrulandı.
Babam, birkaç metre ötede kayrak taşlarıyla çevrilmiş, çevresinde mor beyaz çiçeklerle, sarı papatyalarla bezenmiş büyük gömüte doğru bakıp hüzünlendi. Nereden çıkarmıştım bu yaş hesaplama işini? Dedemin çocukluğu, geçirdiği kaza, yatalak düşmesi, erken ölümü, ağacı, hatırası… Nafile olduğunu bilerek sitem ettim kendime. Ne fayda.
“Bu ağaçlar çalı türündendir, olağanüstü yavaşlıkta, bilhassa uyuya uyuya büyürler. Öyle ki yıldan yıla belirgin bir fark görülmez yapısında.” diyerek eriğin köküne dokunmamı istedi.
“Bak, gülle gibi nasıl sağlam. Balta kesmez, hızar işlemez. Bir anda büyüse ne olur. Ömrü bir karakış bile çıkarmaz. Akıllı ağaçtır bu. Kendini iklimin sertliğine göre hazırlar, açık vermez, ayaza, tipiye, yele, güneşe kanmaz.”
Akıl hususunda kafam biraz karışmadı değil. Bir ağaç nasıl akıllı olabilirdi?
Dedemin gerçek ağacının erik olduğunu öğrendikten kırk beş gün sonra harman yerleri buğday, arpa, mercimek yığınlarıyla dolup taştı. Güneş her yeni gün şiddetinin derecesini arttırdı. Bu bir bakıma iyiydi. Hasat zamanı için onun cömertliği gerekliydi. Bozkır iyice bakır rengine döndü. Kel tepelerin yamaçlarındaki otlar da güneşte kuruyup rüzgâra savrulunca geriye birkaç geven ve ardıç kümesi kaldı üstlerinde. Ardıç ve yabannanesi kokusu sardı çorak toprakları boydan boya. Sarı, kırmızı arpa buğday denizleri karış karış biçildi. Saplar desteler halinde yan yana istiflendi.
Yol kenarındaki telli kavaklar hışırdayarak anlaşmayı ikindi sonrasına ve gecenin en kör vaktine öteledi. Söğütler ağırbaşlı hallerinden memnun olarak muntazam görüntülerini hiç bozmadılar. Sert bir yel eserse ancak dinginliklerini bırakıp doğanın eşsiz korosuna katılacaklardı.
Tilkiler, karıncalar, saksağanlar, serçeler, tarla fareleri, kınalı keklikler, çoban köpekleri… Çobanlar, uzak dağ başlarının gecelerini kaval sesiyle büyülediler, mehtabın yeryüzüne akseden güzelliğini görmek için peyderpey nöbet tuttular. Kurt beklediler, kuzu emdirdiler. Velakin durup dinlenmeden devinen dünyanın türlü hallerine aşina mahlukat gündüzünü, gecesini, sabahını, öğlesini ona göre düzenledi.
Ve bizler, düz, engebeli yolları aşıp tarladan tarlaya, çayırdan çayıra koşturuyorduk. Kimsenin başını kaşıyacak zamanı yoktu. Bulutsuz, bol yıldızlı, mehtaplı gökyüzü… Ne istenir ki Tanrı’dan? Ertelenmiş bulutların sağım vakti; güneş, mehtap ve yel tam kararında… İnsan, ömür kütüğünü yonttuğunu dert etmeden ahvaline düşmüş… Dört ayaküstünde habire dönüyor, vızıldıyor, koşuyor, çer çöpe tamah ediyor.
O yaz babam ani bir kararla harman yerimizi değiştirdi. Tüm aile fertleri hak verdi ona. Çünkü eski yer, samanlığa hakikaten uzak kalıyordu, patoz sonrasında samanı, buğdayı taşımak çok müşküldü. Has bahçenin tam ortasında bundan böyle harman kurulacaktı.
İmece sırası bize geldiğinde buğday, arpa saplarının döküleceği, patozun kurulacağı yerleri adımlarıyla pürdikkatle ölçerek bir bir belirledi babam.
Buğday tarlalarını biçerken desteleri ardı sıra dizmiştik. Toprak bütün bereketini o yıla saklamıştı sanki.Harman yerlerine sığdırmak ne mümkün buğday yığınlarını. Bundan ötürü sistemli bir çalışma yürütmek mecburiydi. Mesafe durumuna göre traktörle günde dört, beş sefer yapılabiliyordu ancak. Günün son seferi karanlık çökmeden tamamlanır, yemekler yenilir, çaylar içilir, patozun kayışı traktörün kasnak miline bağlanır, büyük bir uğultuyla başlardı şafak vaktine dek sürecek zorlu iş.
İlk iki gün çok zorlu geçti. Köyden en uzak tarlanın buğdaylarını taşımayla başlamıştık. Arazi engelliydi, günün her saatinde rüzgâr alan bir tepede sap yüklemek yorucu oluyordu. Ayrıca günlerdir durup dinlenmeden gündüz sap taşıyor, gece boyunca o sapları patoza vuruyor, toz toprak içinde kalıyorduk. Bir damla uykuya hasret gözlerimiz yuvalarında küçülmüştü. Bir de deposu ucuz, kaçak mazotla doldurulan traktör olur olmaz yerde tekleyip stop ediyordu. Manifolt borusunu açmak için ciğerimiz patlayınca dek üflüyorduk. Bazen havayı çekerken mazotun o ekşimsi, iğrenç tadına maruz kalabiliyordu dilimiz, damağımız. Neylersin dağ başında, yazı yabanda. Bir el pompası, üç beş anahtar, bir şambriyel, kriko… Bütün araç gereç bunlardan ibaret. Traktörün beklenmedik arızası bunlarla çözülüyor. Enjektör tıkanması en berbatı, mazota karışan pislikleri temizlemek için ya güçlü üfleyeceksin ya da derin bir nefesle geri çekeceksin. Eğer ki arınma tam sağlanmazsa motor tır tııı tıııırrt diye sese çıkarır dururdu.
Namıdiğer Karabit Ağabeyimizin ciğerleri sağlam… Ayrıca mekaniğe kafası basıyor. Traktörün karmaşık olmayan arızalarını çoğunlukla kendisi çözer. Epeydir adeta sırtında ateş yakılan traktör, patoz vurma devam ederken boğuk boğuk homurdanmaya başlamıştı. “Beni sanayiye götürün, götürün!” diye bas bas bağırmak durumunda değildi elbet. Kimse kulak asmadı. İş güç bitmeden şehir yolu zor görünüyordu ona. Son raddeye kadar direnip bütün sapları patozdan geçirecekti.
Rüzgârsız, şakırtısız bir gün mera yolunda boğulup kaldı metal yorgunu canavar. Karabit ile el ele verip uzun uğraşlar sonucu kendine getirttik. Duymalıydı, görmeliydi perişan ahvalini. Tarla ile harman yeri arasında mekik dokumaya, sap yüklemeye, boşaltmaya devam ettik. Geçici bir süre dayansa en azından bir harmanın hasadı daha ambara hazır hale gelecekti. Günün son seferinde karabuğday yüklü römorku binbir zahmetle harman yerine ulaştırdığımızda karanlık, doğudaki yükseltilerin sarp yamaçlarında düşe kalka ilerliyordu. Serin bir yaz gecesi doğurmaya iştahlı görünüyordu dünya. Bozkırın çıplaklığını, tümseğini, korusunu, çayını, koyağını, börtü böceğini tümden saracak büyük, kara bir ağ taşıyordu ağzında. Cenup yeli ikindideki haline nazaran yumuşamıştı.
Geniş harman yeri, iç içe sıralanmış sap tepeleriyle dolmuştu. Her zaman yaptığımız gibi dolu römorku erik ağacının yakınına üstünkörü bir şekilde bıraktık. Artık yorgunluktan mıdır, açlıktan mıdır nedir bilinmez, tekerleklerinden önüne, ardına büyükçe taşlar koymayı akıl etmeden söğüdün gölgesine kurulan sofranın etrafında aç kurtlar gibi dizildik. Bakır sinideki tereyağlı bulgur pilavını ve üstündeki çepiç etini mideye indirmenin derdine düştük.
Babam, elinde daha fitili tutuşturulmamış bir lüks lambasıyla çıkageldi. Karanlık iyice rengini belli edince fitilini tutuşturacaktı. Hoşnutsuz bir ifade takınmıştı. Bu sessiz tavrın neyden ileri geldiğini hepimiz az çok biliyorduk. Sağa sola gelişigüzel boşalttığımız buğday sapları rezil bir görüntü yaratmıştı. İşin ciddiyetini bozmuştu. Yere düşen bir parça ekmeği kaldırdıktan sonra öpüp yüksekçe bir surun üstüne koymayı öğretmişlerdi bize. Ekmeğin kutsiyeti, hakkı… Doğrusu ağzından çıkacak ilk sözcüğün kızmaya yönelik olacağını düşünüyordum. Çünkü katı bir huyu vardı. Simetri, çalışma adabı, düzen önemliydi onun için.
Etrafı kolaçan edip geldiğinde boğazımdaki lokma düğümlendi içimden, “Vallahi, bize fena köpürecek!” dedim. “Yemeğimizi ağız tadıyla yiyelim, ondan sonra kızsa da kızsın.” İnsanın karnı tokken daha yumuşak huylu oluveriyor sanki. Beni şaşırttı. Öfkelenmedi çakır gözleri. Alnındaki çizgiler derinleşmedi. “Afiyet olsun, çok yoruldunuz bugün, karnınızı iyice doyurun.” dedi. Sesinin tonunda ince, uysal bir kırılganlık… “Gece uzun, sık sık çay molası verin. Patozun kayışından uzak durun çalışırken. Römorku patozun ağzına yanaştırırken erik ağacına dikkat edin, aman ha çok kıymetlidir, narindir o. Çarpmayın, incitmeyin.”
Bizi tembihleyip namaz kılmaya gitti. Gene sessizce düşünmeye devam ettim. “Hayret kızmadı babam. Ne olmuş ona. Pek iyimser ve uysal gördüm. Annemle fena didişti muhtemelen. Bizi şerrinden muaf tutması, ne bileyim, alışık olmadığımız bir durumdu.”
Uzun sürdü yeme içme molası. Yeryüzünün tüm zıtları, doğruları, eğrileri kaybolmuştu. Karanlık, en safi haliyle örmüştü deliksiz ağını. Gökyüzü çalımlıydı. Biraz bulut, biraz toprak, biraz dağ, ırmak… Yorgun düşmüş bedenlerimizi isteksizce harekete geçirip kalktık. Patozun terazisi kontrol edilip marşa basıldı. Kasnaklar hızlanınca dirgenci başı buğday destelerini art arda yuvarladı seri halde dönen dişlilerin ağzına. Sapların arasındaki küçük taşlar öğütücüde kıvılcımlandı. Kulaklar tırmalandı, dişler gıcırdadı. Parça pinçik olan saplar, yüksek basınçla patoz borusundan uçuştu. Ortalık toz koktu, buğday koktu, saman koktu… Sıcacık, tazecik…Yel, önüne kattığı toz zerreciklerini annemin bostanına taşıdı. Kavun, karpuz tevekleri saman tozuna bulandı. Sonra ayçiçekleri, salatalıklar, acurlar, fasulyeler, domatesler, narin kabak çiçekleri…
Saatler saatleri kovaladı. Tahta pencereler önündeki kandiller usulca üflendi, lüks lambaların kelebeği çevrildi. Köy, ışıksız bir vahaya dönüştü. Motor sesine kulaklarını tıkadı damların gölgesindeki köpekler.
Sıcak bir uyku düşünün peşine düşenler, gecenin kuytusunda kayboluverdiler. Ruhlar, bedenlerden çıkıp yükseldiler, alçaldılar, koştular, durdular, yollarını kaybettiler. Bizler, kirpiklerimize yapışan uykuyu demli çay ve tütün içerek erteleyip dururken sap yığınları birer birer küçüldü. Gece, cisimsiz kuyruğunu şafağa doğru çekti. Dağın bağrından çıkan yel, üşüttü. Kendini taşımaya mecali kalmayanlar evlerin yoluna düştü. Dile kolay aralıksız yirmi saat çalışmak… Dokuz kişiden beşe düştük. İş kolaylamıştı. Sabahın seherinde yeniden başlayacak imeceye katılabilmek için dinlenmek şarttı.
Öğütülecek sap azalınca urganları daha çözülmemiş römorkun patoza alelacele yanaştırılıp boşaltılması gerekti. Gecenin darıydı. Traktörün yarı açık ön kapağında kıvılcımlar saçılıyordu. İşin kalanını yarını bırakmak en doğrusuydu. Sabah ola hayrola. Erik ağacının yanında duran römorku birkaç metre itip uygun noktaya getirdiğimizde sapları devirecektik.
Ben ve Karabit römorkun üçgen başını tutup kaldırdık, diğerleri yanlara geçtiler. Bir, iki, üç, deyip tüm gücümüzle çekmeye başladık. Römork yerinden hafifçe kımıldadı, fakat kendini geri saldı. Aynı şekilde abanmaya devam ettik. Harekete geçse gerisi kolaydı. Tekrar bir, iki, üç, ya allah!..
Zor da olsa yürüttük ağır vasıtayı. Ancak yorgunluğun verdiği uyuşuklukla bir şeyi hesap edememiştik. Büyük söğüde iki, üç adım kala ağaçlara sürtünmemek için yönümüzü aşağıya doğru çevirdik. Ön tekerlekler ansızın hızlandı ve kolları bastı kaç tonluk yük. O anda artık ne yapacağımızı bilemedik. Üçgen demirleri bırakıp yana çekilmedik ama istediğimiz açıyı veremedik ona. Daha ne olduğunu anlamadan çat sesiyle “derin bir ah” yükseldi göğe. Başka kimler duydu bu çığlığı, bilmiyorum. Izdırap çeken bir varlığın çıkardığı inlemeye benzer bir ses… “Acaba yandakilerden birine bir şey mi oldu?” deyip arkamı döndüğümde Karabit, “İşte iyi halt ettik. Amcam, yarın sabah belamızı s…!” diye söylendi. “Ne oldu!” diye bağırdı römorku arkadan itenlerden biri. Büyük bir öfkeyle o tarafa baktı, ağzını değiştirerek “Görmiyün mü ne olduğunu lavuk!”
“Lavuk da sensin puş da… Süleyman dedenin emaneti erik ağacını kırdın, rahatladın mı?”
Karanlığın ortasında Karagöz -Hacivat oyunu başladı. Karşılıklı küfürleşmelere kulak tıkayıp erik ağacının yanına koştum. Traktörün arka stopları o zifiriliği aydınlatmaya yetmiyordu. Kökünden başladım dokunmaya. Sıcağı üstünde çatlağı hemencecik buluverdi ellerim. Tam belinden darbeyi yemişti. Hasat zamanında kasanın üzerine monte edilen telgraf direklerinde yapılmış laydarın çıkıntısı onu yaralamıştı.
Dedemin ağacını o halde görmek kolumu kanadımı kırdı. Nasıl böyle bir hata yapmıştık gecenin bu vaktinde. Paydos etmeye ramak kala hiç yoktan bir hadisenin yaşanması nasıl açıklanır ki.
Kime ne diyecektik şafak atarken. Babam için sözle geçiştirilecek bir husus değildi katiyen.
Karabit’in tabiriyle, “Belamızı…”
Üç kuruşluk iş yapıp tonlarca zarar ziyan yaratmak misali…
İş durdurulduğunda büyüklerimizden Hasan Emmi dört dişli dirgenini kenara fırlatıp geldi. Ağacın kökünü, gövdesini, dallarını, çatlağını inceledi.
“Önemsiz bir durum.” dedi sakinlikle, “Ben, yarın bu çatlağa kil sürüp sargı yaparım. Eğer çatlak derin olsaydı eriğin üst gövdesi yana kaykılırdı. Şimdi, herkes toparlanıp evine gitsin. Güneş doğmadan tekrar işe koyulacağız. Üç, dört saatlik uyku bizi açar.”
Yaz gecesinin bu kör vaktinde Hasan Emminin sözleri, yüreğime su serpti. Hiç boşa konuşmazdı o. Umudun kökünü yüreğinde taşıyanlardandı. Demek ki yapılacak bir şey vardı.
Karabit, patozun kayışını çözdü, traktöre atladığı gibi gaza yüklenerek o saydam dinginliği yardı ve tüm köye bir kez daha deliliğini gösterdi adeta. İkicanlı gelin, hasta, bebe, yaşlı; keçi, koyun tavuk demeden herkesin uykusundan bir dal çaldı. Küfürlerin en âlâsını yedi ceddine armağan ettirdi.
Diğerleri de sessiz adımlarla evlerinin doğru uzadılar. Harman yeri tenhalaştı. Şeyho ve ben kaldık orta yerde. Bir yaş küçüğüm, halaoğlum, adının kısaltması lakap gibi yapışmış üstüne. Belli etmese de karanlıktan ve gömütlerden ürken kara kuru bir çocuk…
Annemin, lazım olur diye buğday çuvallarının üstüne koyduğu eski battaniyeyi kucakladım. İçinde üç beş elma kalan küçük bir zembil ilişti gözüme. İçindeki elmalardan almaya çalışırken “Ne yapıyorsun sen?” diye sordu Şeyho.
“Kör müsün devamsız?” dedim ve sertçe çıkıştım ona. “Söğüdün gölgesindeki minderlerin üzerinde yatacağız bu gece. Şafak yakındır.”
“Bana dünyayı versen ben burada yatmam.”
“Oğlum, neden yatmazsın. Bak, mis gibi bir hava var. Gökyüzünü izleriz. Kurbağaları, ateşböceklerini dinleriz, kızlardan bahsederiz. Cıgaramız var: Samsun 216…”
“Yatmam, beni eve bırak. Ne halt yiyorsan ye.”
“Ulan zırtapoz, damlar pire dolu. İnsan rahat uyuyabilir mi? Kafamızı yastıklara koyup güzel güzel uyuyacağız. Kuran’a, Mushaf’a el basarım hiçbir şey dokunamaz bize.”
“Ev yılan çıyan dolu olsa da güvenlidir.”
“Oğlum, ev yüz adım ötemizde… Yoksa bir şeyden mi korkuyorsun?”
“Yok, neyden korkacağım.”
“Öyle dersin. Sen şimdi gömütlerden korkmadığını mı söylüyorsun.”
Aniden ürperdi, diğer tarafıma geçti Şeyho.
“Ne oldu? Manyak mısın nesin! Şuraya zıbarıp yatacağız. Hem oğlum, buğdaylar orta yerde. Hırsızlar kol geziyor etrafta. Sabaha kadar harmanda bir teneke buğday bırakmazlar, hepsini cuka ederler vallahi.”
Titrek bir sesle “Beni hiç alakadar etmez. Ben eve gideceğim. Beni kapıya bırak.”
“Yürü git o zaman. Ayakların yok mu, beni niçin kendinle götürüyorsun.”
“Sizin köpek bağda değil, ısırır. Beni o yoldan geçirir geri dönersin.”
“Sen, uyanık mı doğdun oğlum. Hem beni yalnız bırakıyorsun. Hem de seninle kapıya kadar geleceğim. Yürüüüü… Vallahi gece gece köteği yersin.”
Şeyho’ya tuhaf bir cesaret geldi “Kendim gideceğim, ne halin varsa gör!” dedi ve karanlığa karışıp gitti.
İki adım atar, geri döner diye bekliyordum fakat bu düşüncemi boşa düşürdü. O an yanımda kalmasını sağlamak için onu korkutmak geçmedi değil içimden. Fakat bu düşüncemden kendim bile ürperdim ve anında çark ettim.
“Bahsetmeyin onlardan. Çağrı kabul edip gelen olur illaki.” derlerdi.
Şeyho yanımdayken atıp tutmak kolaydı. Şimdi öyle bir korku almıştı ki beni. Derimden içeri giren ürperti, küçük bir dikiş iğnesi gibi içime akıyor, soğukluğu kemiklerime sirayet ediyordu. Kafile kafile çağırıyordum istenmeyenleri.
“Ne diye bu puştun dediğini yapmadım, eve gidip rahat rahat uyumadım.” dedim içimden. Artık geri dönülmez bir yoldaydım. Erkekliğime laf getiremezdim. Onun ağzında sakız olurdum sonra, “Korktu da kendi başına harman yerinde yatamadı. Bir de bana hava atıyordu soğan erkeği. Cesaretini yesinler…” gibi gibi…
Sonra erik ağacının derdi yüklenince aklıma; ölüleri, yaşayanları yavaştan sildim zihnimin pusarık deltasından.
Şayet, yalnız olduğumu bilip gelen olursa da baş göz üstüne. Otuz adım ötemde düzinelercesi…
Toprağa karışmış birçoğu. Şimdiye dek kimseye zarar vermemişlerdi. Mezarından kalktığı söylenen ve daha sonra köylüler tarafından yakalanıp keskin bir bel ile boynu vurulan gaddar birinin hikâyesini anlatıp dururlardı. Ancak o hikâyenin ne kadarı uydurma olduğunu bilen yoktu. Ya da gerçek… Aradan bir asır geçmiş. Kim bilir hangi hasmının iftirasına maruz kaldı. Yaşayanların şerrinden kurtulmak için bazen ölüm de yeterli gelmeyebilir. Onun başına gelen karakuşun başına gelmemiştir.
Ne diye kalmaya ikna etmemiştim Şeyho’yu sanki. İnsan kurbanı olur ki öfkesinin. En çok onunla didişir. Bu yalın benizli, suskun kara yaz gecesininki bendim. Ve yeniktim gururuma. Eve gidip kimseyi rahatsız etmeden yatağımda uyusam olmaz mıydı?
Beni, gitmekten alıkoyan bir şey vardı. Ama neydi ki? Gök kubbede sıradağlar gibi kümelenmiş kapkara bulutlar, uzak yıldızlar, erik ağacı, söğütler şahidimdir. Orada ruhumu kendi elimle tutmuştum sımsıkı. Bırakmıyordum.
Yarı ayık bir halde minderlere uzanıp kenar düğümleri kaçmış battaniyeyi örtündüm. Sol ayağım delik tarafına denk gelince anneme söylendim. Fare mi yemiş, keçi mi çiğnemiş? Yüklük, yorgan ve battaniye silme dolu… Doğru düzgün bir çul bırakılmaz mı harman yerine?
Artık uyumak istiyordu günlerdir çalışmaktan bitap düşen gövdem. Gürültüsüz, filtresiz bir gecenin ortası… Duayla mayalamaya koyuldum; Nas, Felak, İhlas ve yarım yamalak bildiğim tüm surelerden, ayetlerden etrafımda aşılmaz bir perde örmeye uğraşırken bir hışırtı duydum. Bozmadım istifimi hiç. Ortalık zifiri, kımıltısız, yel durmuş, hava şerbet… Kendimi görünmez kılmışım. Gelen her neyse, kimse fark etmez. Gözleri yerdeki karıncayı bile seçse civarıma yaklaşamaz. Zihnimi öyle koşullandırmışım. Hışırtı çoğaldı, çoğaldı. Sağımdan, solumdan, ardımdan ayak sesi, cansız bir soluma… Yönümü gömütlerin olduğu tarafa vermişim. Tetikteyim. O toplulukta yalnızca birinin adı beni ürkütüyordu. Yüreğim rahat değil. “Yok be!” diyorum “Dedem müsaade etmez…” O, zaten hiçbirimizi görmeden gittiği için bizi sevgiyle izliyordur. “Sonra erik ağacını kırdığımızı düşünüp” dedem incinmiştir, öfkelenmiştir. Gömütünden kalkıp evire çevire dövse beni yeridir.
“Galiba…” dedim, “Dualar işe yaramadı.”
Kalk be ahmak kalk ve kaç… Ne bekliyorsun! İşte, gafil avlandın, çağırdıklarından biri geldi. Yüzyıllardır anlatılanlar safsata olamaz. Şeyho, senin gibi ahmak mı? Dalga geçtin onunla. Akıllı ve tedbirli çocuk… Boşuna kahramanlık taslamanın sonu hüsran… Belinde çakaralmaz bir 7.65 olsa belki iş görürdü. Demirden ürktükleri söylenirdi, köpek ulumasının olduğu yere gelmezlermiş. İkisi de yok. Bütün itler ağzını, dilini bağlamış. Bir tanesi havlasa kıyamet mi kopar, dili mi düşer, forsu mu bozulur, uykusu mu bölünür!
Uzun parmaklı hortlak elinin boğazıma sarılmasının an meselesi olduğunu hissederek ani bir sıçrayışla yerimden fırladım. Ve çıkardığı sesle kursağıma korku dolduran mahlukat irkilip geriye zıpladı yerinden. Göz göze geldik. Hangimizin korkusu daha katmerliydi, ancak tanrı bilir. Elime, avucuma yüreğimi almadığıma göre yaşıyordum. Aklım mahfazasından dışarı çıkmamıştı.
Adını fısıldayarak yanıma çağırdım. O mahcup ben mahcup… Gece tekinsiz… Kuyruğunu sallayarak geldi dibimde durdu. Patisini sevgiyle oynattı birkaç kez. Başını usulca okşadım. Kulağına eğilerek “Şeyho sana kurban olsun.” dedim. Bizim evin maskotu kırmızı tüylü zağar… Kendinden beş kat büyük köpeklere, kurtlara celallenen, sahibinin arkasını kollayan, geceleri tetikte bekleyen, akıllı, cesur bir dost…
Zağarın hiçbir tehlikeye geçit vermeyeceğini bilerek söğüdün dalları arasında görünen yıldızlardan birkaçını sayıp kapattım göz kapaklarımı. Zihnimi bulamaç eden onca yükü pirüpak bir uyku alırdı. Yoksa arınmam ne mümkündü.
Can dostumun verdiği güvenle yatış o yatış… Düşten düşe dolaşırken huzura dolanan kirpiklerimi kırpmışım. Koca ağızlı kara kurbağalarının geceyi aralıklarla bölen vıraklamaları beni uykumdan alamamış. Bilinir ki zağar beklemiş ayaklarımın ucunda. Terk etmemiş harman yerini. Var ile yok arasında hayal meyal hatırladığım yerlerdeyim. Ruhum, kalıbımdan sıyrılmış, başına buyruk dolaşmış. İcap ettiğince ara sıra uğramış yuvasına…
O kara yaz gecesi şişkin mehtabın gölgesinde demlenirken, düş katarımın ilk konuğu, adımladığımız her şosede, aydınlık gündüzlerin ve gecelerin her perinde sureti karşımıza dikilen o bahtsız, günahsız körpe kız Zeynep oldu. Bütün sürgünleri, yelin ani bir öfkesiyle kırılıp yere kapaklanan taze bir fidanın sessiz kırgınlığına benzer bir yazgıydı onunkisi. Kök saldığı toprak insanı tutmayınca dirhem dirhem ölürmüş insan. Zeynep’in şaibeli ölümü uğursuz iki vakit arası… Alelacele tutulan zabıtlar, yalan yanlış beyanlar, söylentiler… Sessiz sedasız ve ayinsiz gömülmesi, yasının yalnızca kadınlar arasında tutulması kafaları karıştırmıştı. Ancak, evvelden yaptığı gibi aklı ile yüreği arasındaki mesafeyi hilafla, kinle, öç duygusuyla dolduran köy, susmayı yeğlemişti. Yüreğinin kuytularında bir tutam merhamet taşıyanlar da düzen bozulmasın, eski hasımlıklar depreşmesin diye bu elim hadiseyi kurcalamaya gerek duymamışlardı.
Gene de hakikat uluorta, kapı kapı geziyordu. Ama bugün ama yarın, kendini belli edecekti. Kıpkızıl kanına bulanmış narin, küçük ellerini yakalarımızda dolaştırıyordu. Sol kolunun hizasında, yeni yeni filizlenmiş küçük memelerinin altına denk gelen tek kırma yarası ilk sıcağıyla açık duruyordu hâlâ. Susmak, daha beter öldürmektir bazen de. Bizler, büyük küçük tüm insanlar, hesabı divan-ı hakka kalan o günaha, ortak olmuştuk o nefti bahar gününde. Bozkırın kırk gözesinden fışkıran kırk su paklayamazdı irinli ruhlarımızı. Ağaçlar, yerlerinden sökülürcesine sallanmış, dağlar sislere bürünmüş, gök sağılmış. Vıcık vıcık olan toprak günlerce kendine gelememişti.
Neden konuşmamıştık ki? Korkak, merhametsiz, riyakâr, seme bir topluluk olmaya iten zalimliğe, töreye boyun bükmek ne acı… Hangimizin suyu diğerininkinden daha berraktı? Aklımın uçurumunda pişmanlık yelleri… Nereye kadar sürdürürdüm bu ikircikli halimi, bilmiyordum. İnsanı bir delilik yapmaktan alıkoyan sevgi midir, merhamet midir, yalnızlık mıdır, özlem midir, korku mudur? Gidişine hüngür hüngür ağladığım, yasını gizli gizli tuttuğum, zamansız ölümü işaret parmağına yamanan körpe çiçek, aklımda hiç olmadığı zor bir vakitte ne iyi etmişti de gelmişti.
Kıyısından uyuduğum gömütün uzağındaki bir yerden buraya, söğüdün dibine varıp bulmuştu beni. Demek ki zamanın kopçası kopunca kapıların açıldığı doğruymuş. Üstünde uzandığım keçede oturur vaziyette görüyordum kendimi. Ortalığa sarı ve bakır tonlar hakimdi. Yelsiz, kıpırtısız, silik bir zamanın avuçlarında; patoz, sap yığınları, söğütler, erik, buğday, arpa çuvalları… Uzun uzun bakıştık. Nefesine, gözlerine yakın olma hissiyle doluşan yüreğim, ılık kırkikindi yağmuruna kavuştu, toprak oldu, çiçek oldu, dal oldu, sevinçle sırılsıklam ıslandı.
Güzelliğinin ayarını bozamamıştı muktedir sanılan ölüm. Yalnızca saz benizinde garip bir mahzunluk, yaşama doymamışlık hasreti seziliyordu. “Biliyor musun?” dedi içlenerek, “O tüfeğe elim değmedi hiçbir zaman…” Sonra gene upuzun, dertli bir suskunluk… Dilimde beklettiğim “Kim, neden kıydı sana?” sualini söyleyemeden benekli bir perperok olup uçuştu. Peşinden üzünçle bakakaldım. Geri döner, derdini bana söyler diye umut ettim fakat gelmedi. Orada bitti düş, bitti hilafla örtünen hakikat.
Sonra, misafir odamızın baş duvarında asılı duran fotoğrafı gördüm. Paslı bir çiviyle söğüdün gövdesine tutturulmuştu. Dedemin bize kalan tek vesikalığı… Babam, fotoğrafı büyütmüş, çoğaltmış. Kardeşlerinin her birine birer tane vermişti o fotoğraftan. Amcalarımın, halalarımın evlerinin duvarlarındaki en kıymetli varlık o vesikalıktı. Düşer de kırılır diye dokunmaya, ellemeye cüret edilmezdi hayatta.
“Dedemin fotoğrafını kim hangi maksatla getirip buraya asmış?” deyip akıl yürütmeye çalışırken söğüdün yanında paltosunu omzuna atmış, bir ayağı hafifçe seken kırklı yaşlarda bir adam belirdi. Bana yaklaşınca durdu, yılan motifli bastonuna yaslandı iki eliyle. Telaşla, korkuyla o yana bu yana seğirten gözlerim fotoğrafa takıldı. Vesikalıkta yüz, saç, burun, belirgin yüz hatları, geniş alnı tıpatıp aynıydı. Keskin bakışlı, sarımtırak benizli, uzun saçlı bir adam…
Hayretle, söğüdü göstererek “Sen oradakisin?” diye sordum.
Konuşmadı, sualimi başını sallayarak onayladı.
Seni tanıyorum. Bizim evde oldum olası senden hasretle bahsedilir. Büyük yeminler, senin kabrinin üzerine edilir. Her meziyetin birimize yakıştırılır. Bizim şahsımızda seni yaşatma isteği daima yenilenir.”
Sözümün dizginlerini bırakmış, aklıma geleni söylüyordum. O ise vakarlı duruşunu bozmadan gözlerime bakıyordu. “Babam, senin çok uzun boylu olduğunu söylemişti. Biraz ufak tefek göründüm gözüme.” deyince bakışlarının ucuyla ince bir tebessümde bulundu. Oysa ben onun sesini duymak istiyordum. Ailenin birçok kadirşinas büyüğünü yalnızca fotoğraflardan ve anlatılanlardan bilmenin yürekte bıraktığı burukluk hiçbir hatırayla örtülmez sanırım? O eksikliğin taşıyanı olmayı kim ister ki… Dedemin zamanına yetişememek, onun gölgesini hissetmemek, sevgisine mazhar olamamak ne büyük talihsizlikti biz torunlar için.
“Ağacına çok iyi bakıyoruz.” sözünü söylemeye kalmadan gecenin darında erik ağacına zarar verdiğimizi hatırlayıp vazgeçtim konuşmaktan.
“Tüm yaptıklarınızdan, yaşantınızdan haberim var.” der gibi bekliyordu tepemde. Bir an işkillendim can delen sessizliğinden. Yabancı biri miydi yoksa? Düşünmeye kalmadan sis gibi aktılar etrafıma. Başımı, gövdemi oynatmaya kalkıştım fakat yapamadım. Kayda vurulmuştum uykunun siyahında. Gördüm, dünyanın yedi rengi de müphemdi, gömüt yerinden lavanta çiçeğinin, leylakların keskin kokusu ağıyordu yaslı damların, ağaçların, suların üstüne.
“Uyandıkları doğruymuş, ölüler konuşurmuş.” dedim içim ürpererek. “Ağaçların gerçek koruyucuları onlar. Şayet, bana eriğin hesabını sormaya kalkışsalar ben kırmadım, derim. Şeyho’yu suçlarım ya da Karabit’i… En iyisi Karabit’i katmayayım işin içine. Şeyho puştuna musallat olsunlar.”
Kafamda kurduklarımı sıraya diziyordum ki ayaklarımda garip bir gıdıklanma hissettim. Kıvrıldım istemsizce. Birdenbire yitti tepemde bekleyen paltolu adamla diğer saydam varlıklar… Açılmış buğday başaklarının mest eden kokusu kalbimin köküne yürüdü. Hafifledim, tıkalı damarlarım açıldı, elime koluma can geldi.
“Kalk kalk, sap yüklemeye gideceğiz.” sesiyle zıpladım. Dün gece üzerine uzandığım keçenin iki boy aşağısındaydım gözümü açtığımda. Sağ elime eski püskü battaniyenim bir köşesini dolamıştım. Tırmığın sapına yaslanmış vaziyette duran Şeyho gevşek gevşek sırıtıyordu. “Geldiler mi konuklar?” dediğini işittim. Onun maksadını bildiğim için duymazlıktan geldim. Allah’ın günü mü yoktu. Takvim birkaç yaprak dönedursun hele bir. Onu bir tenhada kıstırır, tekme tokat döverdim. Dayıoğlunu satmak, nasılmış gösterirdim ona.
Gözlerimi ovuşturdum. Merceklerin üstünü perdelemiş kirpikler, beneklenmeler bir bir dağıldı. Sakin bir şafak… Bir aksilik olmazsa Ase Dağı’nın eteklerinde keyifle, dirençle, umutla yükselen güneş, bozkırı bir uçtan bir uca dolaşacaktı. O doruğun müdavimi lacivert bulut kümesinin aralıklarına eklemlenmiş turuncu parçalar onun azametinin başlangıcını işaret ediyordu. Kızgın ve duru kırmızı… Berisi koyu gölgeydi. Yıldızlar bir bir kapanmıştı. Dün gece dolu bıraktığımız römorku boşaltıyordu birkaç kişi. Hasan emmi ve babam erik ağacının kırığının üstüne iki çıta koymuş, o noktayı kalın bir kumaş parçasıyla sarıyorlardı. Hasan emmi kınnaba düğüm atarken “Allah’ın izniyle bu kırık kaynayacak,” diyordu. Büyük bir inanç vardı sesinde. “Bu çıtalarla bağladığım tüm kırıklar iyileşti.”
İyi de bu ağaçtı; diğerleri inek, koyun, keçi… Nasıl bir inanç, umut ona bu sözleri söyletiyordu. Aklıma, “Hasan emmi, canlı ve cansız varlıkları karıştırdı herhalde,” dedim içimden. Sonra bu mesnetsiz sözümü kara cahilliğime verip söylendim tutuk halime. Ulan cansız varlık dediğin ağaç, erik ağacı… Her bahar bembeyaz çiçekler açan, yaz sonunda zerdali tanesi ne benzer mayhoş meyvelerini toplayıp yediğiniz, bir asırdır ayaza, tipiye, fırtınalara direnen erik ağacı… Dedemin gözdesi, çocukluk sevinci, yadigârı…
Kalkıp yanlarına gittim. “Yardıma ihtiyacınız var mı?” diye sordum çekingen bir sesle. Babam, manalı manalı baktı yüzüme. Bir şeyler demesini bekledim. Ne bileyim, bir tümcelik izahat ister insan. Sorgular, öğrenir. Olmadı söver, kızar, suçlar… Biliyordum, bu hadise yüreğini burkmuştu. Yorgun, gün geçirmiş yüzüne diktim bakışlarımı. Öç almak, incitmek, kanatmak maksatlı bir susuş değildi ondaki.
Dün gece, başucumda beliren dedemin yüzüydü kendinde taşıdığı. Alnındaki kırışıklarda, kırçıllı şakaklarında, eğik gövdesinde yuvalanan üzünç… Erik ağacının çatlağına benzer kaç kırık taşıyordu köhnemiş yorgunluğunda. Kim bilir.
Sonra, annemin getirdiği gümüş tepsiden birer bardak çay alıp içtik. Karabit, bekletmedi bizi. Kontağı okkalı bir küfürle çevirdi, gaza yüklendi, harman yerini toza dumana boğdu. Bozkırın derinliklerine doğru kıvrıla kıvrıla kaybolan toprak yola koyulduk. Ase Dağı’nın hörgüçlü doruğundan sarkmak üzere olan güneş çiğ bir yüzle nicedir kederine, yok oluşuna, sessizliğine, törpülü anılarına terk edilmiş, olağanüstü hâl yasaları nedeniyle boşaltılıp askerin eliyle yakılmış, yanığı, külü daha soğumamış Bedo mezrasını dostça selamlıyordu.
Römorktan aşağıya sarkıtılan ayakların gölgesi ve fötr şapkalar bozkırı kayarak geçiyordu. Yel kesmesin diye gidiş yolunun tersine dönüktü birçoğumuzun yüzü. Sırtımızda soğuk eli çatlak dağların, törelerin, zamansız ölümlerin. Yere değil; göğe dolduruyorduk uykulu, kavruk bakışları. Yoksa yol boyunca başımız döner, içimiz kalkardı. Sağımda Şeyho… Pişmiş kelleyi andıran sıfatına, hınzır gülüşüne sevimli bir ayar vermişti. Pişmanlık mı? Ne arar onda. Benimle arasını ısıtmaya çalıştığını belli ediyordu. Dertli gibi görünme çabası, ucuz numaralar, uzaklara dalıp gitmeler, türlü şaklabanlıklar… Anlıyordum onun sahte pürmelalini. Kendini tutamayacaktı. Tarlaya varmadan dilinin ucundaki sözcüklerin düğümünü çözüverdi. “Bir cıgara versene.” dedi.
Ona güzel bir ders vermenin zamanıydı. Sözümü hiç sakınmadan yapıştırdım riyakâr yüzüne, “Konuklarım geldi geceleyin.” dedim kızgınlıkla. Gömleğimin cebinden çıkardığım cıgara paketini Şeyho’nun gözüne sokaracasına yaklaştırdım ona. “Bak bak, iyi bak dal kalmış mı? Hepsini içtik.” Halbuki pakette birkaç dal vardı. Öfkeden renkten renge girdi, pörtlek gözlerini belertti. Ama küfretmeye yeltenmedi, römorkun ön tarafına geçip benden uzak bir köşeye oturdu.
Ben de bir dal tütün yaktım. Duman eşliğinde palazlanan halis yalnızlığıma sımsıkı yapışarak geceleyin yaşadıklarımı, bana açık edilen sırrı, dedemi, diğer kimsesiz ölüleri ve erik ağacını düşünmeye koyuldum. Hakikaten sahipli miydi, bize küsüp tümden kurur muydu yahut iyileşir miydi? Ölüler gezer miydi bozkır sarrafı, büyülü mührünü bastırırken göğün lacivertine? Sualleri birbirine bağlayıp duran bilincim sallanıp duruyordu.
Gök gibi, gece gibi, ıssızlık gibi dopdoluydu yüreğim. Bu esrarengiz alemi çözmeye ömür mü yeterdi? Karabit’in yanına kurulmuş rençperlerden biri yeni günün hatırına içli bir türkü tutturunca hepten bıraktım gönül sarkacımın iplerini. Kulak kesildim. Diline doladığı bu eski ağıt ciğerime işledi doğruca.
“Esmer eman delalê rinde
Vê bajarê tu tenê rind î…”
Bu tazelikte neden hüzün doğuran bir ezgi söylenirdi ki? Zaten, gecenin bir yarısı, düş ile gerçek arasındaki o kıl çizgide zihnimi bulanıklaştıran “O tüfeğe elim değmedi hiçbir zaman” sözünün yorgunluğundaydım, susmanın utancındaydım. Bu sitemin karanlık uykuların gizinde başkalarına da fısıldandığını duymuştum. Cümle âlem biliyordu düşlerde örülen ızdırabı. Kalbin sırlı aynasına upuzun susuşlar gömdüğümüz yetmez miydi artık? Dün olduğu gibi bugün de hakikati ölü doğurmaktan yaralıydı her birimiz. Birinin çıkıp köy meydanında uluorta bağırmasını bekliyordum. “Onu biz öldürdük. Hem de defalarca. Susarak, tırsarak, ağız birliği ederek…” Eşikteki kan izleri o vakit silinirdi belki. Bilakis o kan ebediyen dururdu ufuksuz toprakların kayıt defterinde, tekrarlanan ağıtlarında. Söylendim çoğul yazgıya: “Biz neyiz, ben neyim, nedir bu acziyet? Niçin layıkıyla soğumuyor kalbimiz? Keder durup dinlenmeden aynılaştırıyor hepimizi…” Cevap yok… Hücrelerini yenileyerek kendini aynı emsalde yeniden yaratan bozkırın amansız griliğinde, ariliğinde, yeşilinde, alında, morunda bir tanıma sığmak çok güçtü, sırdı. Ölüler konuşurmuş, yaşayanlar susarmış.
Ömrümün bu halkasına kadar döşediğim taşların ifşasında; kendime ağır, kalbime ağır, kemiklerime ağır bir sızıydım, yüktüm ben gün ağarken.
Sabahın seyri; kabarık yelden, gönülsüz güneşten, çarpık gölgelerden, yalnız ağaçlardan müteşekkildi. Gepgeniş yataklı zaman ırmağından dört bir taraftan lapa lapa akıyordu. Uzak dağlardan, kel tepelerden, apak bulutlardan, dingin sulardan… Eriğin yarası, bozkırın karası bir olup çürüğe çıkıyordu. Her yeni gün temize çekilerek rayına oturtulan göğü kırışık avuçlarıyla toplayan ihtiyarların diline dolanmış yarım ‘ah’lar gibi boşluktaydı ömür. Bir teli çekilse darmadağın olurdu büsbütün. Eriğe mi, kendime mi, diğerlerine mi yansam? Kimin derdine yanacağını bilememenin esrarıyla, yorgunluğuyla, hicabıyla kanıyordum. Günün nüvesi, kıpkızıl bir ur doğuruyordu bulutlar atlasında. Bir gün yeniden, bir gün yeniden; bir yerlerde, boylu söğütlerin dallarında, erik ağacının gölgesinde, aşrı tepelerde, hazan rüzgarlarıyla yıkanan o güleç yüzlü çocukluk ve yarı belinde çat diye kırılan erik ağacı yeşerir miydi bir daha? Belki, hiçbir zaman…
Nihat Altun

“O delişmen zamanlara sığdırdığımız uyduruk oyunlarda hasımlara esir düşen arkadaşlarımızı azad eylemek için boylu söğüdün yapraklarını fidye olarak kullanırdık.”
Ah zamanımızın çocukları; çocukluğum. Yaşanmışlıkların ortak duygusu…Ne güzel yazmış Nihat hocam, yüteğine sağlık.