Cesim; kağıt, karton, plastik yüklü çek çek arabasıyla topladıklarını teslim etmeden önce sürekli olarak bu köşede mola verirdi. Bugün de aynı yerde kaldırıma oturdu. Bir sigara yaktı. Ağzından çıkan dumana dalgın gözlerle baktı. Adı kendine hep bir tuhaf gelirdi. Bir gün babasına sordu. Büyük adam olsun diye bu ismi koyduğunu söyledi. Oysa büyük adamlar, köylerindeki gibi, hep ağa olurdu. Irgatın, marabanın, rençberin ağa olduğu görülmüş, duyulmuş şey miydi? Sonra alıştı ismine, hatta zamanla sevmeye başladı. Büyük adam olamasa bile iri yarı bir delikanlı olmuştu. Tuttuğunu koparırdı. Kaderinde kağıt toplayıcısı olmak vardı. Geçinip gidiyordu anasıyla birlikte. İkide bir buna da şükür derdi. İki nefes daha çekip kulağını duvarın ardından gelen seslere verdi. Çocuk sesleri. Bahçe içindeki bu köşe ev anaokuluydu. Duyduğu sesler onu hüzünlü bir mutluluk veriyordu. Yorgunluğunu unutup olmayacak hayallere dalıyordu. Kardeşi Dilan sağ olsa, böyle bir okula gitse ne güzel olurdu. Çocuk çığlıkları, neşeli kahkahalar, öğretmenin dikkat edin çocuklar uyarısı, şarkılar, ara sıra ağlayan bir çocuğun sesi. Hepsi güzeldi. Başını sallayıp sigarasını söndürdü. Yolu uzundu. Buralar bize göre değil diye düşündü. Zaten kendisi de kağıt toplayıcısı olmazdı ki. Babasının murat ettiği büyük adam olurdu. 

Bugün topladıklarını bir an önce Selahattin çavuşa teslim etmeli, tartıdan sonra parasını almalıydı. Çek çeki omuzladı karşı sokağa vurdu. Asfalt yolda gölgeleri takip ederek ağır ağır yürümeye başladı. Bir yandan çevredeki evlere bakıyordu. Bazıları adam boyu duvarlarla çevriliydi. Bir kaçının üzerinde dikenli teller vardı. Açık pencerelerde sallanan beyaz tüller görünüyordu. Hem demirden bahçe kapılarına ilaveten bina girişlerinde de çift yönlü kameralar vardı. Adamlar haklı. Hırsızı, uğursuzu kol geziyordu şehirde. Yürürken ‘kimler oturur acep bu evlerde’ diye düşünüyordu. Garajların kapıları kapalıydı. Bazı evlerin önünde lüks arabalar, cipler vardı. İki villanın önünde arabaları yıkayan adamlar şoför olmalıydılar. Birden havlama sesiyle irkildi. Sokaktaki evlere bakarken boş bulunmuştu. Halbuki pembe boyalı evin önünden geçerken köpeğin havlayacağını biliyordu. Bekçilik yapan bahçe köpeği. Dik kulaklı, kesik kuyruklu zifir karası bir it. Hayvana bakarak yere tükürdü. Köpek demir kapıya hamlederek bir daha havladı. Alınmıştı zahir.

Hafifçe eğimli sokak bitip düzlüğe gelince nefeslendi. Karşıdan küçük köpeğini gezdiren atkuyruklu genç kız geliyordu. Köpeğin keyfine uyarak ağır aksak dolaşıyorlardı. Sevimli hayvan duvar dibinde durdu. İhtiyacını gördü. Kız cebinden naylon bir poşet çıkardı, hayvanın bıraktığını aldı. Poşetin ağzını düğümledi. Yanından geçerken kahverengi fino Cesim’e yaklaşıp kokladı. Cesim durdu. Köpeği okşamayı düşündü. Ama kızın ne tepki vereceğini bilmediği için cesaret edemedi. Kız gülümsedi. Cesim birden “Adı nedir bu yavrunun” dedi. Kızın gülümsemesi gururlu yüzüne yayıldı. “Leydi” diye cevap verdi. “Demek kız” diye devam etti. “Kaç yaşında peki?” Kız köpeğe bir prenses edasıyla bakarak “İki” diye cevap verdi. Sonra “Hadi Leydi geç kalıyoruz” diyerek uzaklaştılar. Cesim arkalarından baktı. Arkasında nefis bir parfüm kokusu bırakmıştı. Sigaranın zifiri aklına gelince “Bırakacağım şu zıkkımı” diye düşündü. Düz yol bitmişti. Yokuşu inerken iki ev ötede, bahçe içindeki  villanın restoran olduğunu hatırladı. Bazen mutfak çalışanları ona bir bardak çay verirlerdi. Ağzı kurumuştu. Eğer Zülfikâr oradaysa çay garantiydi. Hem biraz çene çalar, dinlenirdi.

Refüje dikili ağaçlardaki kuş cıvıltıları geride kalmıştı. Uzaktan kargaların bet sesleri geliyordu. Başını kaldırıp göğe baktı. Masmavi. İçine bir sevinç doldu. Yüksekte uçan martılara daldı gözü. Ne işleri vardı burada? Deniz çok uzakta diye zihninden geçirdi. Yokuş aşağı gittiğinden arkasındaki ağırlığı iyice hissediliyordu. Yavaşladı. Yanından düşük kulaklarından biri damgalı sarı bir köpek geçti. İleride yol üstünde yatan köpeğin kuyruğunu kokladı. Biraz oyalandı. Yatan köpekten bir hareket gelmeyince o da yokuş aşağı, acelesi varmış gibi koşar adım yürümeye başladı.

Artık bahçeli evlerin bulunduğu sokak epeyce arkada kalmıştı. Cesim’in önünde yer yer kelleşmiş, engebeli bir çayır uzanıyordu. Uzaktaki bazı evlerin bacalarından dumanlar yükseliyordu. Öğle yemeği pişiriliyor olmalıydı. Karnı acıkmıştı. Bir an önce şehrin varoşlarındaki kağıt toplama merkezinde teslimatı yapıp parasını almalıydı. Yanından geçtiği gecekonduların önünde çıplak ayaklı, bazıları donsuz çocuklar çamur içinde oynuyordu. Bir kaç tavuk toprağı gagalıyor, tüyleri dökülmüş kızıl horoz az ötede eşiniyordu. Bazı evlerin çitlerle çevrili bahçesinde yemenili kadınlar çamaşır yıkıyor, ağaçlar arasına gerdikleri iplere asıyorlardı. İhtiyarlar sırtlarını güneşe vermiş sigara içiyorlardı.

Sonunda Selahattin çavuşun kâhyalığını yaptığı kağıt toplama merkezine ulaştı. Kan ter içinde kalmıştı. Kendinden önce gelen Vahap kantarın topuzuna dikkatle bakıyordu. Emeğinin bir kilosu bile mühimdi. Depodan gelen nemli küf kokusuna hiç alışamamıştı. Açıkta durdu. Vahap’ın tartısı bitmişti. Deponun yanındaki derme çatma kulübenin penceresine yanaştı. İçerdeki adamla bir şeyler konuştu. Adamın verdiği para eksik olmalıydı ki yanından geçerken suratı asıktı. Cesim çek çeki kantara yanaştırdı. Plastikleri ayağıyla ezip düzleştirdi. Bir kenara ayırdı. Sonra arabadaki kağıtları, kartonları kantara koydu. Kırk üç kilo geldi. Kilosunu bir lira veriyorlardı. Geçen yıl elli kuruştu. Selahattin kahya başında bekliyordu. “Aferin” dedi, “İyi toplamışsın. Vahap otuz kiloyu zor buldu.” Çek çeki bir kenara koydu. Ödemenin yapıldığı küçük pencereye yanaştı. Hesabı plastiklerle birlikte elli beş lira tutmuştu. Kâtip, Cesime otuz beş lira verdi. Gerisini bir kaç gün sonra vereceğini söyledi. Ambalaj kartonu imal eden fabrikadan ödeme yapılmamış. Vahap’ın yüzünün neden asık olduğunu anladı. Arada böyle olurdu. Fakat içerde hiç parası kalmamıştı. Katip parasının tamamını verseydi annesine cuma pazarından beyaz bir yemeni alacaktı. “Haftaya kaldı” diye mırıldandı. Elindeki paraya baktı. Bugünkü nafaka çıkmıştı. Dalgın şekilde arabasıyla eve doğru yürümeye başladı. Bugünlük mesai bitmişti. Yarın ne gösterirdi, bilinmez. Sinirli şekilde çektiği araba aniden taşa takıldı. Tekerleğin biri yerinden fırladı. Cesim’in ağzından alışılmadık bir küfür çıktı. Hay geçmişini… Allahtan çevrede kimse yoktu.

Çek çeki aldığı yer ‘otuz kilodan fazla yükleme’ diye uyarmıştı. Biraz daha para uğruna dinlemedi adamın sözünü. Olacağı buydu. Çıkan teker az ilerde duruyordu. Yerine takmak için gidip aldı. Takamadı, dingil kırılmıştı. İçinden ağlamak geldi. Kendini tuttu. Yardım ister gibi yukarı baktı. Eve kadar nasıl götürecekti dingili kırık çek çeki? Arabayı yoldan çekti, yanına oturdu. Ne yapacağı bilmez haldeydi. Az sonra bir motor sesi işitti. Ayağa kalktı. Kağıtları fabrikaya götüren kamyon geliyordu. Hüseyin abi iyi adamdı. Yola çıkıp el etti.