Üniversiteyi bitireli yıllar oldu, ilk zamanlar çok istedim yurt dışı görevine gitmeyi. Kültür Bakanlığına birkaç defa istek yolladım. “Daha yeni göreve başladın biraz tecrüben olmalı,” gerekçesiyle olumsuz cevapladılar. Yıllardır Halk Kütüphanesinde çalışıyordum, bir gün öğleden sonra genel müdürlükten gelen bir telefonla yurt dışı görevi için sınava çağırıldım. Bir an birilerinin tatsız bir şakası mı bu diye düşündüm, inanamadım
Soğuk bir Ankara sabahında kafamda binbir soruyla gittim davet edildiğim sınava. Çok istediğim yerde, mesleki eğitim için ülke dışına gitme yarışındaydım. Müsteşarın başkanlığında, kocaman bir odada mülakat sınavına girdim. İçeride olanları, verdiğim cevapları heyecandan hatırlamıyorum bile… Sınav sonucundan da ümitli değildim.
Uzun bir bekleyiş! Sonuç, altı aylığına Hollanda’ya gitme hakkı kazanmak oldu.  Bir kadın meslektaşım daha var benimle gitmeye hak kazanandı. Çok sevinçliydim, düş mü gerçek mi, giderim gidemem derken terslikler başladı, bizim süremiz iki aya indi. Ailem, eşim “sayılı gün geçer, çocuklar bize emanet bu şansını değerlendir,” diye yüreklendirdi beni.
Zaman, şansla elele verdi, ülkemden uzakta, tanımadığım bir otel odasında soğuk yağmurlu bir sabaha açtım gözlerimi. Başımda enseden başlayıp kafamı sarıp sarmalayan bir ağrıyla uyandım, huzursuz bakışlarla süzdüm etrafı.
Kocaman bir oda, yan yana iki yatak, masa, iki sandalye, ufak bir buzdolabı, rengi hafif solmuş kalın perdeler, tek tek dolaştı bakışlarım odada. Banyo ve tuvaleti ayıran kapının üzerindeki   renkli camlar bir saniyeliğine çocukluğuma götürdü beni. O günlerin eşsiz anılarıyla dolu bahçeli eski evimizin de pencerelerinin üst camları mavi, yeşil, kırmızı renkteydi. Geceleri bu renk cümbüşünü hayallerimle süsleyerek uyurdum.
Diğer yataktaki arkadaşım uyanmamıştı henüz. Onunla yurtdışı sınavında tanıştık, birlikte görev aldık. Yavaşça indim yataktan, ses yapmamaya çalışarak lavaboya yöneldim.  Yüzüme değen soğuk suyla irkilince, yapayalnız hissettim kendimi.  Özlemle daraldı  yüreğim. Bu saatte eşim çoktan kalkmış, çocukları kreşe göndermek için hazırlamıştır.
Oda kapısının tıkladığını duyup, hızlı adımlarla kapıya gittim. Açar açmaz kendi lisanıyla “Günaydın,” dedi güler yüzlü genç bir kadın. Başının üzerinde topladığı gür kahverengi saçlarını yaldızlı bir tokayla tutturmuş, elindeki tepsiyi içerideki masaya koymak için odaya süzülürken, kendi lisanında bir şeyler mırıldandı, galiba hâl hatır soruyor diye düşünüp   cevapladım “good good”.  Kadın, tabaktaki et salamlarını göstererek, domuz eti olmadığını anlamam için “inek” deyip “mö mö” sesi yapmayı da ihmal etmedi. Yetiştirecek çok işi varmışcasına aceleyle çıktı odadan. Odanın içine yayılan kızarmış ekmek kokusuna uyandı arkadaşım, gözlerini ovuşturarak baktı. Uyan arkadaş, yoksa kahvaltısız kalacaksın diyecektim ki vazgeçtim, daha tanımıyordum onu. Açlığımı bastırmaya çalışarak, “kahvaltı geldi Cahide haydi seni bekliyorum,” demeyi tercih ettim. Peynir, zeytin, füme et, reçel, bal, ekmek, portakal suyu, yumurta, kızarmış ve taze ekmek…Oldukça zengin bir kahvaltıydı. Bununla öğlen, akşam da idare edebilirdik. Odamızdaki mini buzdolabı kolaylaştırıyordu işimizi. İki arkadaş karınlarımızı doyurduktan sonra, İki üç dilim ekmeğe tereyağı, reçel sürerek öğle yemeklerimizi hazırladık. Portakal suyunu akşam için buz dolabına koyduk.  Giyinip dil kursumuzun yerini aramak koyulduk. Lisanımız yeterli olmadığı için çevreyle anlaşmakta zorlanıyorduk. Trene binip, şehir merkezine gitmeyi zor da olsa başardık. Sıra kurs binasını bulmaya gelmişti. Kocaman bir meydanın etrafında sıralanmış yüksek binalar bana İstanbul’daki büyük meydanları hatırlattı. Birkaç kez dönüp dolaştık etrafında arada sıkışıp kalmış üç katlı bir binanın üst katında gördük kurs merkezinin tabelasını. Binanın önünde yorgun, birbirimize baktıkça güldük. Kapıyı açan kişiye derdimizi anlatıp, kayıtlarımızı yaptırdık. Dil kursunun ilk dersi akşam üzeri başlayacaktı. Binadan uzaklaşıp, geniş, işlek caddeyi geçince etrafta   sık sık gördüğümüz parklardan birinin patika yolunda bir kanepeye oturup, çantalarımızdaki reçelli ekmekleri yiyerek öğle yemeği sorununu da çözdük. Çok büyük olmasa da sevimli, bodur ağaçlarla, yeşillikler içinde, ara yolları ufak taşlarla patika şeklinde düzenlenmiş, üç beş kanepesi olan sıradan bir parktı. Ülkemdeki semt parklarına benzettim burayı. Tek farkı burada atlı polislerin dolaşmasıydı. At üstünde sivil giyimli adamlar görünce doğrusu ürktüm bir an. Daha sonra bunların kraliyet muhafızları olduğunu öğrenip aldırmadık. Geldiğimiz geniş caddeyi geçerken bir müzik sesi yayıldı etrafa. Süslümü süslü bir küçük at arabasında birkaç müzisyen enstrümanlarıyla müzik yaparak caddeleri, sokakları dolaşıyor. Onlara yardım etmek isteyen insanlar, arabalarındaki kutuya para atıp yollarına devam ediyordu. İlk kez gördüğümüz bu sokak müzisyenleri hem hoşumuza gitti hem çok enteresan geldi bize. Kurs saati yaklaşmıştı, yolumuza devam ettik, binaya girip sınıfımızı öğrendik. Sınıfta üç kişiydik; iki kişi biz, bir de öğretmenimiz.
  Üçüncü gün, akşam üzeri yorgun, kaldığımız otele geldiğimiz de bir grup meslektaşımız bizi beklemekteydi. Tanışıp, “hoş geldiniz demek,” bu proje için hazırladıkları mesleki eğitim programlarının detayını konuşmak için gelmişlerdi. İçlerinde bir türk meslektaşımızın da olduğu çalışma gurubunun programlarına göre eğitimimizin başlamasına bir ay vardı. Anlaşılıyordu ki bakanlık plan programı dikkate almadan erken yollamıştı bizi. 15 gün dil kursuyla, yoğun çalışma temposu içinde vakit geçirdik.  Zaman zaman çok zorlansak da dil konusunda ilerlemekten mutluyduk.  Akşam otele geldiğimizde, odamızda ödevlerimizi yapıyor, kıskanç çocuklar gibi yarışıyorduk birbirimizle. Elimizden gelenin fazlasını yapmaya çalışarak, tüm gayretimizle lisanımızı ilerletmeyi başardık.  Zevkli ve çabuk geçti on beş gün. Eğitimin başarısı için, anlaşabilmek için, kendi aramız da devamlı İngilizce konuşuyorduk. Bulunduğumuz ortamlara genellikle bir Türk’le karşılaşmak, işlerimizi kolaylaştırmıştı.
Kalan zamanımızda bulunduğumuz yeri gezerek tanımaya çalıştık. Konsolosluk bizim için sahile yakın bir motel hazırlamıştı. Merkeze trenle gidip gelmek zorundaydık. Elektrikli tren önemli bir ulaşım aracıydı burada. Sabah güne başlarken işinize ya trenle ya bisiklet yolundan bisikletinizle ya da semt otobüsüyle, nadir kendi aracınızla gidersiniz. Ülkemizdeki oto yollardan oldukça farklı, araba yolu kadar geniş bisiklet yolları vardı. Sabahları yüzlerce insan montları, yağmurlukları üzerlerinde, sırt çantaları sırtlarında bisikletleriyle gidip geliyorlardı iş yerlerine. Arabanız, bisikletiniz yoksa da dert değil, hızlı tren her yere ulaşımı sağlıyordu. Ülkeyi demir ağlarla örmenin önemini daha iyi anladım. Henüz eğitim başlamadan maket şehir Maduradam’ı görmeden edemezdik. Motele gittiğimiz yol güzergahında olması kolaylaştırdı ulaşımımızı. Her şeyin maket olduğu kocaman bir şehir. Yolunuz düşerse o maket yolları, caddeleri, koca şehri görmelisiniz mükemmel.  Orada bulunduğumuz tarihte dini bir bayram kutlamaları vardı. Trende, otobüste, çarşı pazarda, sokaklarda çocuklara hediye dağıtan palyaço kıyafetli bir adam, sırtında çuvalı sakallı bir dedeyle karşılaştık. Sokak içlerinde para atarak alabildiğiniz şeker, çikolata makinaları vardı. Biz birkaç paket feda ettik ama ağız tadımıza uyan bir bisküvi bulamadık. En güzeli, ünlü peynirleri ve çikolataları bence. Sokakların, caddelerin, oto yolların ah ülkemde de olsaydı dedirten özelliği yeşile fazla dokunmamak, yağ gibi tabir ettiğimiz bir asfalt, virajlı yollardaki aynalar, bisiklet yolları, her yere giden elektrikli trenler. Değişmeyenlerse sokakları mesken tutup telefon kulübelerine sığınan garibanlar, kimsesizler, meczuplar. Onlar her ülkede sokakların kahramanları.
Dilimizi biraz ilerletmiş, halimizi anlatır, anlaşabilir duruma gelmiştik.  İlk gün elimizde valizler kaldığımız otelden ayrıldık. Türkiye’den gelip, orada bir ilçe kütüphanesinin idarecisi olan meslektaşımız arabasıyla gelip aldı bizi.  Yeşillikler arasında sohbetle geçen uzun bir yolculuktan sonra, burada misafir olacağımız meslektaşımızın evindeydik. Eşi ve çocukları sevgiyle karşıladı misafirliğimizi. Eşinin iki kardeşi de aynı yerde farklı bir evde oturuyordu. Otel yerine ücretini ödemek kaydıyla onların sıcak sevgi dolu evlerinde kalmayı tercih ederek, iki bekar gencin bir odasına yerleştik. Burada dil konusunda da fazla zorlanmadık. Kütüphanelerdeki çalışmalarımızda Türk meslektaşımızın büyük yardımını gördük. Başarılı bir eğitim ve güzel günlerin sonunda ayrılık vakti gelip çattı. İlk on gün tamamlandı, daha üç tane farklı yerlerde geçecek on günümüz vardı. Biriktirdiğimiz güzel anılarla, başka bir ilçenin Halk kütüphanesini tanımak için yola koyulduk.
Türklerin yoğun yaşadığı ülkelerden biriydi Hollanda. Gittiğimiz her kütüphanede bir iki Türk’le karşılaştık. Halk Kütüphanelerinden birisi, bizim için yazarla sohbet etkinliği hazırlamış, ülkelerinde yaşayan Türk yazar Fakir Baykurt’u davet etmişti. Bunu duyunca iki arkadaş yüreğimizi bir heyecan kapladı.  Fakir Baykurt ile burada tanıştık. Bu sohbette onun hakkında çok şey öğrendik. Yazar da ülkemizdeki kütüphanelerle ilgili sorular sordu bize. Ülke özlemini dile getirdi, bu söyleşiye yöre halkı da davet edilmişti. Onlar da yakından tanıdılar yazarımızı. Davetlilere hazırlanan yiyecek, içecekler söyleşi sonunda açık büfe şeklinde ikram edildi. Kitap satışı oldu, okuyucular yazardan satın aldıkları kitapları, yazarıyla sohbet ederek imzalattıkları için mutluydular.
Yaşadıkları bu etkinlikliği, okuma alışkanlığını geliştirmek konusundaki uygulamaları, gezici kütüphane hizmetlerindeki yenilikleri, çocuk kütüphanelerindeki kitap okuma saatlerini halk kütüphanelerinde hayata geçirmek, geliştirmek asıl görevleriydi. İki kadın meslektaş, zaten Halk Kütüphanelerine yenilikler getirmek, geliştirmek için yabancı bir ülkedeydik.
Son durak, Roterdam Halk kütüphanesi. Oldukça büyük, katlarına yürüyen merdivenlele çıkılan heybetli bir kütüphaneydi. Tuvaletlerinde uyuşturucu kullanımını haber veren ışıklı bir sistem vardı. Her taraf kitap, çiçek, her yaştan okuyucuyla doluydu. Böyle büyük ve güzel bir Kütüphaneyi ilk kez görüyordum. Ankarada gördüğüm çok katlı, yürüyen merdivenli alışveriş merkezine benziyordu. Burada mağazalar yerine devasa kitap rafları vardı. Bu kütüphanenin modern donanımı ve heybeti görülmeye değer.
Süremiz doldu, veda vakti geldi. Amsterdam da bir kadın meslektaşımız havaalanına bıraktı bizi. İyiki de gelmişiz, görmüşüz dediğimiz bir yurt dışı eğitimini tamamladık. Bilgi ve birikimimizi yazıya dökmek, uygulamaya geçirmek gayreti içinde rapor çalışmalarımıza başladık. Önceliğimiz ufkumuzu, yolumuzu açan Atamıza, bize bu imkânı sağlayan Kültür Bakanlığımıza saygı ve teşekkürlerimizi ifade ettiğimiz teferruatlı bir rapor sunumu yapmaktı. Görev aldığımız kütüphanelerimizde okuruyla yazarı buluşturma, okuma alışkanlığı kazandırma da okul öncesinin önemi, yine okul öncesi için hazırlanan karton kitapların tanıtımı, yaygınlaşması, çocuk kütüphanelerinde düzenlenen kitap okuma saatleri, yetişkin okuyucuyla gerçekleştirilen okuma, yorum saati, kitap tanıtım günlerinin yapı taşları olduk. Halk kütüphanelerimiz günümüzde olduğu gibi gelecekte de aydınlanma merkezlerimiz olmaya devam edecek.
Bir yabancı ülke sokağında özgürce sanatını yapıp, geçimini sağlayan sokak müzisyenleri size gelince, ilk gördüğümde çok şaşırtsanız da sokakların dili, sesi sizsiniz. Ülkemin sokaklarında, kaldırım kenarlarında, köşe başlarında yalnız ya da küçük gruplar halinde müzik yapanlara rastlayınca yardım etmeyi görev sayıyor, onları dinliyor, yürekten alkışlıyorum. Sokaklar da birer sanat, kültür merkezi olsun istiyorum.
Meltem Pirlibeylioğlu