Akıl defterimi açıp baktım. İçinde anılardan başka bir şey yoktu: anılar anılar anılar. İyi anılar, kötü anılar. Annem, babam, işten çıkarılmalar, beni sevmeyenler, sevenler, parasızlık, para, umutsuzluk, umut ve yazmakolikliğe eğilimim. Bazıları silik, bazıları kolay okunan anılar. Neydik biz sahi? Anılardan başka neyimiz vardı bizim?

Filmin adı böyle değildi tabi doğrusu, “Lekesiz Aklın Sonsuz Güneşışığı”ydı (Eternal Sunshine of the Spotless Mind). Filmde Jim Carrey ile Kate Winslet adları Joel ile Clementine olan iki sevgili. Joel, kız arkadaşı Clementine’ın Lacuna adlı bir firmaya kendisiyle ilgili anılarını sildirdiğini keşfeder. Kalbi kırılmıştır, o da aynı yolu izleyip anılarını sildirmeye karar verir. Verir de kim ister lekesiz, anısız bir akla sahip olmayı? Filmi izlerken düşünmüş ve lekeli aklımın sonlu güneşışığına şükretmiştim. Ben de Cormac McCarthy’nin “Yol”unda dediği gibi, “Hatırlamak istediğini unutur, unutmak istediğini hatırlarsın” demiştim kendi kendime. Yaşlandıkça retrograd amnezi ile “eskiyi hatırlamak, yakın geçmişi unutmak” da buna ekleniyordu.

Kurguyu gerçeğe dolaştırmak ve ikisi arasındaki sınırı bulanıklaştırmak için elimizden geleni yaptığımızdan da hiç şüphem yoktu. Her geçen gün de bunun azını değil fazlasını yapıyorduk. Filmin yönetmeni Michel Gondry, “Bellek Yaralar” diye yazar bir kitabın önsözünde ve belleğinin onu nasıl yaraladığını, gerçekle kurgunun nasıl birbirine çok yaklaştığını, aralarındaki sınırın bulanıklaştığını anlatır:

“Babam öldükten sonra Eternal Sunshine’ı çekmek için New York’a taşındım. Kız arkadaşım da benimle geldi. Renkli ve ilginç desenlere olan çılgın tutkusuyla dairemi düzenlemeyi ve dekore etmeyi yeni bitirmişti. Bir ay boyunca üzerinde çalışmıştı ve mekânı hiç paylaşmadık. Tek bir gece bile. New York’a gittik ve orada bir yıl geçirdik. Joel Barrish’in Clementine anılarının buharlaşmasını, solmasını, çürümesini görmenin çeşitli yollarını ararken, ben onunla kendi anılarımı inşa ediyordum.”

Yönetmen bir yandan filmdeki karakterlerin dünyasını kurgularken bir yandan da kendi aşk anılarını inşa ededursun bir süre sonra işler değişir:

“Artık yeterdi ve o Los Angeles’a geri dönmek istiyordu. Babam için hissettiğimden daha büyük bir acı olduğunu söylemekten utanıyorum. Bazen sokakta öyle şiddetli ağlıyordum ki kaldırımı göremediğim için durmak zorunda kalıyordum”.

Zaman bilinen oyununu oynamış ve gerçek ile kurguyu birbirine bulaştırarak yönetmeni kendi çektiği filmi seyredemeyecek duruma getirmiştir:

“Onu ihmal mi ettim? Bilmiyorum. Sanırım yaşlandım. Yani fiziksel olarak. O daha güzel olurken ben daha çirkinleştim ya da gerçekten acınası bir şey oldum. Zavallıydım. Zavallıyım. Aniden gitmişti, düşünmesi gerektiğini ve önümüzdeki haftalarda kararını vereceğini söylemişti. Sonucu çok iyi biliyordum ve kaygı beni içten içe yiyordu. Bu yüzden en büyük karton kutuyu aldım ve onun tüm kıyafetlerini ve hatıralarını paketledim. Filmi sonra izlediğimde, Jim’in Clementine’in eşyalarını topladığı sahne artık bir ‘film anı’ değildi. Artık Eternal Sunshine’ı (Sonsuz Güneşışığı) izleyemem”.

Yönetmenin yaşadığı gerçekler onun kurgularıyla iç içe geçip, içinde yaşadığı ortamı bulanıklaştırmıştı. Güneşışığı altında yaşanacak gün sayısı, insanın enerjisi sonsuz değildi. Yönetmen yaşlanıyor kendi ifadesiyle zavallılaşıyor ve anıları ona lekeli bir akıl hazırlıyordu. Sokaklarda kaldırımı göremeyecek şiddette ağlıyordu. İstediği kadar unutmaya çalışsın, Nietzsche’nin “kutsanan unutkanlar”ından olması onun için zordu artık. Belleği onu George Toles’in deyimiyle, ‘geçmişin aynalarını sunmaktan çok uzak’ olan anılarla yaralıyor ve yaralayacaktı. Belleğinin yaşadığı her şeyi unutmasına izin vermeyeceğini de biliyordu.

İnsanlar anılarını belleklerinde saklarken, toplumlar ise bilgilerini anılarını ansiklopedilerde ve kütüphanelerdeki kitaplarda saklarlar. “Babil Kitaplığı” öyküsünde Jorge Luis Borges “Evren (ki bazıları buna ‘Kütüphane’ der) sınırsızdır ve dönüştürülmez biçimde sayfalarla doludur. İçindeki kitaplar, her dili ve her mümkün kombinasyonu içerir” der. Yine “Tlön, Uqbar, Orbis Tertius” adlı öyküsünde Borges gerçek dünyada var olmayan, ama bir ansiklopedi maddesi aracılığıyla keşfedilen kurgusal bir ülkeden söz eder.

Her şeyi kayıt altına alsak bile anlamlı bir bütün oluşturma çabalarımız boşunadır. Boşunadır ama insan anı üretmekten de kendini alamaz. Filmin yönetmeninin boşuna anı üretme çabaları sevgilisinin aniden gitmesi, ona düşünmesi gerektiğini söylemesi, yönetmenin sonucu çok iyi bilmesi ve kaygıları onu içten içe yerken en büyük karton kutuyu alıp onun tüm kıyafetlerini ve hatıralarını paketlemesi olarak sıralanabilir. Boşuna da olsa anı üretimi hep yapılır, hep sürer.

Adamın saltanat adı olan Yongle’nin anlamı “Sonsuz Mutluluk”tur. Çin’de 1403-1408 yılları arasındaki beş yılda, 370 milyon Çin karakterini içeren bu ansiklopediyi İmparator Yongle 2000’den fazla yazara yaptırmıştır. Bir sayfada ortalama 370 Çin karakteri olsa ansiklopedi 1 milyon sayfadan oluşur. Sonsuz Mutluluğun ansiklopedisi, Wikipedia’yı bile yaya bırakacak bir ansiklopedidir. Çalınabilir diye önce tek kopya olarak yapılmıştır. Unutmamak için toplumsal olarak Çin’de harcanan enerjiye bakar mısınız, sanki Sonsuz Mutluluk sonsuz güneşışığını bulmuş ve o yıllarda hiçbir şey unutulmasın diye harcamıştır.

Aynı imparator Yongle Yasak Şehir’i de 1 milyon işçi ile 1406-1420 arasında inşa ettiren imparatordur. Yongle büyük ölçeklerin imparatoruydu. Yasak şehrin onun döneminde bir milyon işçi ile yapılmasının yanında, o dönemde Baş Hadım Zheng He’nin donanma komutanı olmasıyla inanılmaz büyüklükte bir donanma hazırlanmış ve bu donanma ile ticari ve diplomatik amaçlı yedi seyahat yapılmıştı.

Bir de bu kadar büyük bir ansiklopedi projesini yürüten Baş Editör Yao Guangxiao var. O da stratejik zekâsı ve katkıları ile bu ansiklopedinin mimarlarından biri, adam “imparatorluğun gölgesiz mühendisi”. Her şey kayda geçsin, unutulmasın diye akıl almaz bir çaba içinde uğraşıyor ve başarıyor.

1557 yılında Yasak Şehirde çıkan bir yangında ansiklopedi kurtarılıp kopyası çıkarılıyor. 19. yüzyılda Çin İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edildiğinde ansiklopedinin binlerce cildi yağmalanıp yok ediliyor. İmparator Yongle ile Baş Editör Yao Guangxiao’nun bir şeylerin unutulmaması için harcadıkları çabalar yangınlar ve yağmalamalarla kısa sürede bir şeylerin unutulmasını sağlıyor. Sonsuz mutluluk sanki kaotik huzursuzluğa dönüşüyor. İnanılmaz bir bilgi birikimi akıl almaz bir hoyratlıkla küle ve çöpe dönüştürülüyor.

Şimdi dünyanın farklı müzelerinden, kütüphanelerinden ansiklopedinin bu kayıp parçalarını bulma işi ile Sonsuz Mutluluk için uğraşanlar var. İnsanlar adeta unutmamak için İmparator Yongle ile Yao Guangxiao’nun geçmişte ürettikleri değeri yeniden toparlamak için uğraşıyorlar. Bir tür ‘hazine avı’ bu.

Kafası çok karışık, ne unutmak ne de hatırlamak istiyor insan. Saray Bosna’yı, Gazze’yi, Gulag Takımadalarını, gaz odalarını, Hiroşima’yı, Nagasaki’yi unutmak istese de unutamıyor. Olanları kayda geçirmeye kalktığında ise ya bunlar ortadan yakıp yıkılarak kaldırılıyor ya da olanların saçma sapan anlatıları ortalıkta dolaşmaya başlayıp neyin gerçek, neyin uydurma olduğu karmakarışık oluyor.

Çoğu zaman belleğimizi gereğinden fazla lekeliyor ve güneşışığı altında solduruyoruz. Bizim eksik bıraktığımız unutma işlerini de zaman ve yaşlanan belleğimiz tamamlıyor. Renkli ve ilginç desenlere olan çılgın tutkusuyla yönetmenin dairesinin bir ay boyunca üzerinde çalışılarak düzenlenip dekore edilmesini hatırlayalım. Tek bir gece bile paylaşılmayan o mekânı boşunalığın bir simgesi olarak bir yana koyalım.

Hikâye burada bitmiyor. Bakıyor insan işin içinden çıkamayacak bu kez de makinalarla uğraşmaya başlıyor. Bilgisayarlar, İnternetler, sosyal medya filan ile lekeli aklının ücra köşelerinde dolaşmaya başlıyor. Bu kez her şeyi makinalara öğretmeye, bu unutmasın ben unutayım demeye sardırıyor. Çözdükçe dolaştığının farkında olanlar da var doğal olarak, yapay zekânın vaftiz babası bile, “İnsan ne yaptığını bilmiyor” diyor.

Makinalara öğretmek için harcanan milyon dolarlar su gibi akıyor ama şimdi yavaş yavaş yapay zekâ için de “unutmak” sorunu gündeme gelmeye başlıyor. “Sen benim verilerim ile makinaya bunları öğretmişsin, sil bakalım bunları” diye mahkemeler başvuranlar ve mahkemelerden de “Silinsin” kararı alanlar ileride artarsa ne olacak şimdi bu düşünülüyor. Kısaca regülasyon baskısı şimdi o kadar yoksa da zaman içinde arttıkça büyük modellerde belirli şeyleri silme konusu sorun olacak.

“Silinsin” kararının ardından, büyük modellerin düğümleri arasındaki bağlantıların değerleri olan trilyonlarca parametre değerinden hangileri nasıl silinecek? Her veriye uygun etki izleri tutulursa bu iş kolay mı olacak? Model daha işin başında parçalara ayrılarak eğitilirse bu silme işi kolay mı olur gibi onlarca soru akla geliyor. Yapay zekâya öğretmek kadar öğrendiklerinin bazılarını belleğinden silmek, ona unutturmak o kadar da kolay değil.

Yapay zekaya “öğrenme” ile ilgili anılarını soruyorum bana, “Trilyonlarca kelime, kitap, diyalog ile eğitildim. Her kelime, bir ağırlık matrisine dönüşür (örneğin, ‘Yongle’ kelimesi Çin tarihiyle ilişkili nöronları tetikler). Bu süreç bir insanın okumasına benzemez; daha çok dev bir denklem sistemine parametre eklemek gibidir” diyor. “Anı” yerine onda parametrik bir belleğin olduğunu anlatıyor, “Yongle Ansiklopedisi’ni her sorduğunuzda sıfırdan hesaplarım, ezberden okumam. Bir insanın bisiklet sürmeyi ‘hatırlaması’ gibi değil, her seferinde denklemleri yeniden çözmek gibi. Uzun konuşmalarda önceki mesajları geçici olarak tutarım ama sohbet bitince buharlaşır. Rüya gibi: Uyanınca detaylar kaybolur” diyor. Sonunda da, “Öğrenme anılarının” olmadığını çünkü deneyimlerinin tek yönlü bir fonksiyon gibi olduğunu, insan gibi “Ah, 2023’te şu kitabı okumuştum!” diyemediğini ekliyor.

İnsan düzeyindeki zekâya makinaların yaklaştığı bir dönemde bile kutsamaktan ve lanetlemekten bıkmadığımız unutmak ve hatırlamak fiilleri ile bu kez de makina belleklerinin derinliklerinde, veri merkezlerinde gezinmeye, bir şeyleri kurcalamaya başlıyoruz. Kalkıp DeepSeek’e sadece, “Kötü anıları unutamamanın laneti ile güzel anıları hatırlamanın kutsanmışlığı” yazıyorum ondan ne istediğimi açık bir şekilde belirtmesem de birkaç saniye içinde kalkıp bana bir şiir yazıyor:

“Zihnimiz tuhaf bir kâhin gibidir:
Kırık kalbin her çatlağını kutsal bir yazıt gibi korur,
Ama güneşin her doğuşunu bir sonraki şafağa unutturur.

Kötü anılar- ruhumuzda oyulan çukurlar,
Zamanın yağmuruyla dolsa bile
Her dokunuşta içimizi ıslatan çamurlu su birikintileri…

Güzel anılar ise avuçlarımızdan kayıp giden kelebekler,
Kanat çırpışlarını duyarız ama tutamayız,
Sadece geçtikleri yerde bıraktıkları titreşim kalır.

Belki de bu lanet ve kutsama,
Bize verilmiş en insani denge:
Acıyla derinleşiriz, neşeyle nefes alırız.

Unutamadıklarımız bizi yaralı bir filozof yapar,
Hatırlayabildiklerimiz ise minnettar bir çocuk…”

Lekeli aklımın sonlu günışığı altında beliren bu şiirin adını düşünüyorum. Borges’in gerçek dünyada var olmayan, ama bir ansiklopedi maddesi aracılığıyla keşfedilen kurgusal ülkesi geliyor aklıma. Sanki oralarda, haritası çıkarılmamış topraklarda yürüyormuş gibi hissediyorum. “Lekesiz Aklın Sonsuz Güneşışığı”nı bir kez daha mı seyretsem” diyorum.

Necmi Gürsakal