15 yaşına geldiğim yaz ayında bana bir Polaroid fotoğraf makinesi hediye edildi. Elimde yalnızca 10 pozluk film vardı, bu yüzden onu kullanma konusunda çok temkinliyim. Her açıyı planladım, her nesnenin düzenini, koreografisini yaptım ve poz veren kişilere mümkün olduğunca hareketsiz durmalarını söyledim. Deklanşöre bastım. Beyaz bir flaş patladı. İlk fotoğrafımın çıkmasını sabırsızlıkla bekledim. Fotoğraf boş çıktı.

Her şey baştan. Her açıyı planla. Her nesneyi koreografile. Poz verenleri yönlendir. Deklanşöre bas. Bekle. Bu kez bulanık bir görüntü.

2 film boşa gitti, 8 tane kaldı. Süreci tekrar et. Ve bu kez: başarı.

O yaz, Polaroid fotoğraf makinem en kıymetli eşyam haline geldi. Güneşin batmakta olduğu, muazzam bir ayçiçeği tarlasının içindeydim. Son filmimi kullanarak son bir fotoğraf çekmeye karar verdim. En güzel ayçiçeğini seçtim ve kameramı konumlandırdım. Güneş mükemmel bir açıdaydı, çerçevem kusursuzdu. Tam deklanşöre basmak üzereyken, yumuşak bir yaz esintisi saçlarımı yüzüme savurdu. Rüzgârın yönüne doğru bir adım attım ve neredeyse mükemmel olacak fotoğrafımı kaybettim. Her neyse. Süreci tekrar et. Deklanşöre bas. Bekle.

Geç kalmıştım. Gün batımını kaçırmıştım. Turuncu ateş topu çoktan karanlık gökyüzünde kaybolmuştu. Kızgındım– bunca zamanı bir açı planlamaya harcamış ve son anda kaybetmiştim. Sinirlenerek, elimde tuttuğum polaroidden başımı kaldırdım ve uzaktaki ailemi gördüm.

Hepsi batmakta olan güneşe bakıyor, o anın tadını çıkarıyorlardı. Güneş artık batmıştı, ışık yetersizdi– ailemi siluet gibi gösteriyordu– ancak o anın bir şekilde özel bir yanı vardı. Onu yakalamak ve kalıcı hale getirmek için can atıyordum. Polaroid makinemi usulca gökyüzüne kaldırdım, deklanşöre bastım, ama bu sefer hiçbir şey olmadı. Filmim bitmişti.

İşte o an, her anın yakalanmayacağını fark ettim.

Hayatım boyunca her şeyi hesaplayarak yaşadım. Her A planımın bir B planı, her B planımın ise bir C planı vardı. Ancak bir plan sizi yalnızca belli bir noktaya kadar götürebilir. Eğer kendinizi kaptırırsanız, önünüzde olanı kaçırırsınız.

Zaten kusursuz olan anı ‘mükemmel’ kılmak için her adımı titizlikle planlarken, kim bilir kaç güzel anıyı sessizce yitirdim?

Başarıya ulaşmak ve olası hatalardan kaçınmak için her adımımı ince ince hesaplarken, kim bilir kaç fırsat elimden kayıp gitti?

O gün ayçiçeği tarlasında iki şey öğrendim:

1. Hayat her zaman planladığımız gibi gitmez. Saatlerce mükemmel bir fotoğrafın kurgusunu yapabilirsiniz, ama film yine de dilediğiniz gibi çıkmayabilir. Yine de, yeni bir kare çekme şansınız vardır. Hayat da böyledir. Bir senaryoya göre ilerlemez, ama size yeniden deneme ve güzelliği beklenmedik anlarda bulma fırsatını sunar.

2. Hayat mükemmel değildir. Bir Polaroid kamera, dünyayı olduğu gibi görür. Dünyayı farklı bir mercekten gören ise fotoğrafçıdır; kareye anlam ve öz katan odur. Ama kusursuz gibi kurgulanan bir kare, gerçekte görünenden başka bir şey değilse, neden değiştirmeye çalışalım ki? Hayatı neden kusurlarıyla birlikte kabul etmeyelim?

17. yaş günümde, kameramda sadece 1 film kalmıştı; ama onu kullanırken temkinli değildim. Makineyi ellerimde sıkıca tuttum. Fotoğrafçılık açısından bakıldığında, her şey mükemmelin tersiydi: açı planlı değildi, arka plan dağınıktı ve arkadaşlarım sürekli hareket hâlindeydi. Yine de deklanşöre bastım. Beyaz bir flaş patladı. Son fotoğrafımın ortaya çıkmasını sabırsızlıkla bekledim. Ve o, en sevdiğim fotoğrafım oldu.

Bütün kusurlarıyla mükemmeldi.

İREM ZIPKINKURT