Metrodaki ok işaretine bakıyorum. 16 Mart Şehitleri Caddesi yazıyor. Ne kadar uzun zamandır gelmemişim buralara, böyle bir cadde adı olduğundan bile haberim yok. Oysa…

Google Maps beş dakika gösteriyor. Belediye binasının önündeki insan sayısı azlığı önce bizi üzüyor, erken mi? Biraz duruyoruz, ekranlardan tanıdık yüzler binaya girip çıkıyor, polisler her yerde, sloganlar atılıyor. Saat beşe doğru etrafta dinlenecek bir yer arıyoruz. Metro çıkışının hemen karşısındaki börekçi mekânımız oluyor. Katlanan camlarla çevrili üst katından alanı geniş bir açıyla görebiliyoruz. Bir taraftan tarihin içindeyiz, solumuzda Şehzadebaşı Caddesi uzanıyor. Kanuni’nin talihsiz oğullarından Mehmet’e adanmış Şehzade Camii zaman içinde zamansızlığı simgelercesine tüm ihtişamı ile dikiliyor caddede. Belediyenin ana binası onun ötesinde solda, görüş alanımızın dışında. Karşımızdaki metro istasyonunun yanından yukarıya doğru hafif bir eğimle yükselerek uzanan cadde anıları çağrıştırırcasına sola kıvrılıp binalar arasında kayboluyor. 16 Mart Şehitleri Caddesi.

Çay içiyoruz, ısınıyoruz, telefonlarımız şarjda. Alana girişler çoğalıyor yavaş yavaş. Metro çıkışının etrafındaki polis sayısında artış dikkatimizi çekiyor. Sonra birden beliriyorlar, anı sokağın başında; çoklar, çok fazlalar, gençler, çok gençler, haykırıyorlar, çok haykırıyorlar. Zaman donuyor, kırk yedi yıl önceye, gene bir Mart gününe bağlanıyor, üzerinde kocaman, parlak kırmızı bir fiyonk ile. Gözlerim dolu sandalyeye çöküyorum.

Manyetolu telefon ile ailelere haber verilmeye çalışılıyor. Olay tüm ülkede patlamış, İstanbul Üniversitesi, herkes çocuğunun peşinde, sağ mı, yaralı mı, yoksa…? Önümüzde parkası kan lekesi içinde bir genç, “yaralı arkadaşımı taşıdım hastaneye” diyor. Her şeye karşın acıkabiliyoruz, çeyrek ekmek ile dört zeytin düşebiliyor payımıza. Dışarı çıkabilen arkadaşımıza orkid ısmarlıyor kızlardan biri, kızarıyoruz, daha alışık değiliz bunları konuşmaya, naapalım diyor ısmarlamacı kız, bazılarımız zor durumda. 16 Mart 1978. O bizim gençliğimiz…

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Bu sabah Şehzadebaşı’ndaki Muzıka Karakolu’nu İngilizler basıp oradaki askerlerle çarpışarak, sonunda şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar*.  Bilgilerinize arzolunur.

Manastırlı Hamdi

Ben bu telgrafın altına kurşun kalemle ‘ivedi olarak kolordulara benim imzamla M. Kemal’ işaretini koyduktan sonra, telgrafı verenden açıklama istemeye başladım. Manastırlı Hamdi Efendi birbiri ardınca bilgi vermeye devam etti.

‘Bizim en güvendiğimiz bir arkadaşımız var ki, yalnız o değil herkes, yani gelenler söylüyor. Şimdi de Harbiye’nin işgalini haber aldık. Hatta Beyoğlu telgrafhanesinin önünde İngiliz askerlerinin bulunduğunu öğrendik. Fakat telgrafhaneyi işgal edip etmeyecekleri bilinmiyor.’

Bu sırada Efendiler, Harbiye telgrafhanesinden memur Ali bilgi vermeye başladı.

‘Sabahleyin İngilizler basarak altı kişiyi şehit ettiler. On beş kadar da yaralı var. Şimdi İngiliz askerleri dolaşıyor. Şimdi, işte, İngiliz askerleri nezarete giriyorlar. İşte içeri giriyorlar. Nizamiye kapısına. Teli kes! İngilizler buradalar. ** 16 Mart 1920. Onlar bizim geçmişimiz…

Derken önümüzdeki sokağın sağ tarafından geliyorlar. Fazlalar, çok fazlalar, gençler, çok gençler, haykırıyorlar, çok haykırıyorlar. Arkalarında ellerinde kalkan taşıyan genç polisler. Ön camlara koşuyoruz. Tam önümüzden geçerken görüyorlar bizi. Hep beraber ellerini kaldırıyorlar, haykırıyorlar, “gel, gel, gel, gel”. Neşeyle el sallıyoruz, “geliyoruz, geliyoruz, geliyoruz”. Mart 2025. Onlar bizim geleceğimiz…

Belediyenin önü insan seli. Hep gençler, hep çok gençler. Konuşmalar yapılacak, telefon ışıkları yakılacak. Hava kararıyor, pankartlar, sloganlar, alkışlar. Ya hep beraber ya hiçbirimiz! Gece ilerliyor. Hem bedenen hem yaşça ufacık bir kız ellerini uzatmış ağlaya haykıra kalabalığa karışıyor. Gaz sıktılar, göremiyorum, arkadaşlarımı kaybettim. Yaşça daha büyük abilerle ablaları hemen çevresini sarıyor. Pembe saçlı bir kız çantasından çıkardığı ilacı yanındaki genç erkeğin uzattığı suya atıyor. Su köpürüyor. Sıvı, pembe saçın birleştirdiği avuçlarına dökülüp kızın yüzü suya batırılıyor. Hala daha ağlamaya devam etse de gözler açılıyor. Ufaklık arkadaşlarını bulmak üzere kalabalığa karışıyor.  

Üzerinde her türlü renk bulunan tek bir kedi dolanıyor etrafta. İstanbul’un bütün kedileri onda toplanmış gibi. Gelene geçene kendini sevdiriyor. Mama veriyorum. Yiyor. Salına salına uzaklaşıyor. Metroya yürüyoruz ama girmek mümkün değil. Bütün merdivenler yalnızca gelişe hizmet ediyorlar. Akın akın, sıra sıra, omuz omuza geliyorlar. Bu gücün karşısında kimsenin duramayacağına bilerek, inanarak. Bendini yıkıp geçen kükremiş seller gibi, mart ayında…

Asil Şenol Topçu

*16 Mart Şehitler Caddesi, adını bu olayda katledilen askerlerin anısına almıştır.

** Nutuk- Mustafa Kemal Atatürk