14 Haziran’da yapılması planlanan Ulusal Üniversite Giriş Sınavı cevap kağıtlarının hatalı basımı nedeniyle ertelenmiş, sınav tarihi en uzun günle çakışmıştı. Aybaşından beri gittikçe artan sıcaklıklar doruk noktasına çıkmıştı. Herkes ekolojik dengenin bozulduğunu biliyordu. Dünya ciddi bir kuraklık tehdidi altındaydı. Yağışlar azalmıştı. Sera etkisiyle buzullar eriyor, akarsu ve göller kuruyor, temiz su kaynakları azalıyor, evlere kesintili olarak su veriliyordu. Yağmur ya hiç yağmıyor, yağarsa da sellere neden oluyordu.
O gün havanın çok sıcak olacağı sabahın erken saatlerinde belli olmuştu. Boğucu, nemli bir hava şehri sarmıştı. Yaprak kımıldamıyordu. Sınav saatlerinde daha da artacağı kesindi. Geç yatmış, erken kalkmıştı. Kızarmış ekmek, beyaz peynir ve bir bardak çayla kahvaltısını yaptı. Yarım saat önce giydiği iç çamaşırları nemlenmişti. Değiştirip çıktı. Yollarda yorgun adımlar atan tek tük insanlar vardı. Otobüs tenhaydı, cam kenarına oturdu. Güneş vurunca yer değiştirdi. Kendini birden hafiflemiş hissetti. Sınav heyecanı dağılmıştı. Sınava gireceği okula yakın durakta indi. Islık çalarak yürümeye başladı. Okula gelince güvenlik elemanı sınav giriş belgesi ve kimlik kartını kontrol etti. Üst kat diye merdivenleri işaret etti. Saatinin kayışı bileğine yapışmış gibiydi. Sınava on beş dakika vardı. Lavaboya gitti. İhtiyacını gördü. Suların aktığını görünce şaşırdı. Yüzünü yıkadı. Serinlik bekledi. Yoktu.
Gözetmen tekrar kontrol etti evrakını. Oturacağı sırayı gösterdi. Şans!? O taraf güneş görüyordu. Camlar beyaza boyanmış olsa da oturduğu sıra sanki ateşten yapılmıştı. Fırın gibi yanıyordu. Sınav başladıktan kısa süre sonra koltuk altından süzülen terler beline kadar gelmişti. Bacaklarını hareket ettirince pantolonun dizlerine adeta yapıştığını anladı. Çekme hissi rahatsızlık veriyordu. Fen sorularına geçince bir yudum su içti. Su sıcaktı. Kalbi sıkıştı bir an için, nefes almak zorlaşmıştı. Gözetmen hanım yelpazeyle serinlemeye çalışıyordu. İlk bölüm bitince serin olacağı umuduyla okulun bodrum katına indi. Heyhat. Orası daha beterdi. Hava akımı yoktu. Sıcaklık sanki görünmez bir bulut gibi elle tutulabilirdi. Cehennemî, yapış yapış bir sıcaklık. İkinci bölüm başlayınca sanki soruların zorluk derecesi kimsenin umurunda değildi. Herkes burnundan soluyor, sınavın bir an önce bitmesine dua ediyor olmalıydı. Bir ara oturduğu sıradaki aydınlık azaldı. Güneş bulutların arkasında kalmış olmalıydı. Sıcaklıkta bir azalma olmadı tabi ki. Bir an önce kendini dışarı atma isteği oluştu.
Çıktığında yağmur başlamıştı. Tüm bedeni ter içindeydi. Yürürken saçak altlarını tercih etmedi. Yağmurda yürümek iyi gelecekti. Kısa süre sonra sağanak başladı. Mutlu bir şekilde ıslanıyordu. Terin verdiği ıslaklık yerini yağmura bırakmıştı. Caddeye çıktığında bir ferahlık hissetti. Hafif bir esinti çıkmıştı. En uzun günün dehşeti biraz olsun azaldı. Hava iyice kararmıştı. Başını kaldırdı, gittikçe koyulaşıp alçalan bulutlara baktı. İçine bir sevinç doldu. Farkında olmadan ıslık çalıyordu. Loş, alaca karanlık ortam iyi gelmişti.
* * * * * * * * *
Aynı tarih, öğle vakti. Günlerden pazar. Nöbetçi doktor ameliyathanede tüp bebek yöntemiyle ikizlerine hamile kalan orta yaşlı bir kadına sezaryen ameliyatı yapıyordu. Yan taraftaki doğumhanede sırasını bekleyen üç gebe vardı. Anne adayları bebeğin kalp atışlarını, rahim kasılmalarını izleyen monitörlere bağlıydı. Kıdemli ebe bir taraftan monitörlere, diğer taraftan hamile kadınları yüzlerine bakıyordu. Anneler sakin görünüyordu. Şimdilik her şey yolunda görünüyordu. Bir numaralı masada yatan gebenin açıklığı cep saati kadar olmuştu. Dördüncü doğumuydu. İhtimal ilk o doğuracaktı. Doğumhane, klimalar çalışmasına rağmen oldukça sıcaktı. İçerdeki herkes terliyordu. Ebenin alt dudağının altında, gebelerin de köprücük kemiklerinin birleşim yerindeki küçük çukurda ter birikmişti. Termometre 29 dereceyi gösteriyordu. Ebe hanım cep telefonundan dışarısının hava durumuna baktı. 35 derece. Sabah yedide hastaneye gelirken günün çok sıcak olacağı belliydi.
Yandaki ameliyathaneden bir süre sonra kedi miyavlaması gibi bir ses geldi. Aradan çok geçmeden ikinci miyavlama. Doğum hanedeki gebeler kendi dertlerine düştükleri için bu seslerin farkına varmadılar. Lakin ebenin yüzünde bir gülümseme belirdi. İkizler doğmuştu. Kısa bir aralıktan sonra miyavlamalar kesildi. Bebekler yeni doğan ünitesine alınmıştı. Doktorun işi kolaylamıştı.
Cep telefonunda torunlarının resimlerine bakan ebe bir numaralı masadan gelen ani bir çığlıkla irkildi. Kadın ölüyorum diye bağırıyordu. Monitörde rahim kasılmasının çok kuvvetli olduğunu gösteren bir dalga belirdi. Ebe hemen örtüyü kaldırıp rahim ağzına baktı. Gözleri yerinden fırladı. Kadının suları geliyordu. Bebeğin kolu dışarı çıkmıştı. Aslında böyle olaylar nadiren meydana gelirdi. Fakat ciddi bir durumdu. Böylesi vakalarda anne sezaryene alınırdı. İkizleri doğurtan doktor henüz ameliyatını bitirmemişti. Beklemeye zaman yoktu. Çünkü kol ile beraber bebeğin başı da doğum kanalına girer, beynin kan dolaşımı bozulabilirdi. Beyin felci riski vardı. Çıkan kol derhal yerine konmalıydı. Geç kalınırsa kolda ödem olur, kolayca rahim içine itilemezdi. Ultrasonla kontrol etti. Yanılmamıştı. Bebeğin kafası doğum kanalına girmek üzereydi. Eldiven giydi. Bebeğin kolunu nazik bir şekilde rahim içine itmeye çalıştı. Üçüncü denemede başardı. Monitördeki görüntüler ve gelen sesler normale dönmüştü. Ebenin çenesinden ter damlıyordu. Bebeğin rahim içindeki durumunu anlamak için yeniden ultrason kontrolü yaptı. Bebek normal görünüyordu, ama ters dönmüş, başı yukarı, makat aşağı pozisyona gelmişti. Doktor beye bir sezaryen ameliyatı daha çıkmıştı. Kadının terini sildi, durumu anlattı. Ağrısı geçen kadın tedirgindi. Sonra kendi terini sildi. Durum içerdeki ameliyat bitince netleşecekti.
Yaşadığı bu telaş, ebe hanıma, doğumhanedeki sıcaklık daha da artmış gibi geldi. Kritik bir müdahalenin sorumluluğu ve zorluğu terlerin ensesinden kuyruk sokumuna kadar akmasına yol açmıştı. Tüm vücudu yapış yapış olmuştu. Daha önce böyle bir haziran nöbeti yaşadığını hatırlamıyordu. On beş dakika sonra doktor geldi. O da kan ter içindeydi. Monitör, bebekte şu an için acil bir sorun olmadığını gösteriyordu. Uzman ultrason ile bebeği kontrol etti. Evet, ebenin teşhisi doğruydu. Bebek makat gelişi pozisyonundaydı. Bebek ameliyatla alınacaktı. Duş alıp geleceğini söyledi. Ameliyathane yarım saat içinde hazır olurdu. Ebe bir kere daha doktor olmadığına üzüldü. Kendisi duş alıp gelebilirdi. Her tarafını saran terden kurtulurdu. Öteki hastalar ter içinde beklemekteydi.
* * * * * * * * *
Günlerden pazar, sabah vardiyası başlamak üzere. Sıcak bir gün olacağı güneş doğarken belliydi. Durgun hava bunun habercisi gibi elle tutulabilirdi. Kömür ocağında işe gireli bir yıl olmuştu. Ocaktaki çavuş başı bu güne kadar genç madencinin tecrübe kazanması için yer altında sadece elli kot seviyesinde çalışmasına izin vermişti. Büyük gün gelmişti. Bugün yüz elli kot seviyesinde çalışacaktı. Yüzüncü kotta yeni klima monte ediliyordu. Orada çalışma yoktu. Heyecanlıydı. Daha derine inecekti. Ekip arkadaşlarıyla birlikte asansöre bindi. Hepsinin dudaklarında sessiz bir kıpırtı vardı. Dünyanın en tehlikeli işinin yer altından kömür çıkarmak olduğunu biliyordu. Sabah gün doğarken kalkmış, yüzünü yıkayıp kurulamamıştı. Bir serinlik umudu. Sabah çorbasını içti, annesi ve yüklü eşiyle helâlleşti. Servis minibüsüne binip yola koyuldu.
Asansör elli ve yüzüncü kot seviyelerini geçti. Az sonra durdu. Yüz ellinci kota gelmişlerdi. Kapı açıldı, çıktılar. Klimalardan gelen serin hava yüzüne çarptı. Ortam çalışmaya uygundu. En azından fazla terlemeyecekti. Vardiyası 9-12 saatleri arasındaydı. Üç saat sonra kısa bir mola verilecekti, 150.ci kot tahkimatı daha sağlam görünüyordu. İki gün önce açılan yeni bir ayakta çalışacaktı. Burada zengin bir damar bulunduğu rapor edilmişti. Termometre 26 dereceyi gösteriyordu. Bulunan damar hafif bir meyille yukarı doğru genişliyordu. Baretindeki ışığı açtı. Elindeki darbeli delginin fişini en yakın prize soktu. Aletin “kullanıma hazır” ışığı yandı. Delgiyi tüfek gibi tutarak “bismillah” deyip cevherin tam ortasına sapladı. Alet kısa, lakin güçlü darbelerle kömürün bağrında delikler açıyor, kara elmas küçüklü büyüklü kitleler halinde önüne dökülüyordu. Belli bir yığılma olunca kürekçi kömürleri vagona dolduruyordu. Molaya kadar beş vagon doldurdu. Bulunan cevher verimli görünüyordu. Devriye çavuşu çalışma temposuna bakıp “aferin, iyi gidiyorsun” kabilinden omuzuna vurdu. Morali yükselmişti. Çalıştığı bölgenin tavanı alçaktı. Eğilerek çalışmak zorundaydı. Mola verildiğinde belinin ağrısını hissetti. Molada kuru incir ve soğuk su dağıtıldı. Sırtını tahkimat kolonuna verip oturdu. Soğuk suyu üstüne dökerek iştahla içti. İki incir yedi. Üçünü eşine götürmek üzere cebine koydu. Tiz düdük sesi molanın bittiğini haber veriyordu. Üç saat daha çalışacaktı.
Cevher inatçılık etmiyor, delginin ucundan kolayca akıyordu. İnançlı bir gayret içinde bu sefer aleti ilk kazdığı yerin sağ tarafına yöneltti. Kömür sağanak gibi dökülüyordu. İnsanlar ısınacak, fabrikalarda çarklar dönecekti. Biraz soluklandı. Yeniden sapladığı delgi aleti biraz zorlanarak koca bir kömür parçasını yerinden söktü aldı. Ancak açılan boşluktan tazyikli bir su yüzüne doğru fışkırdı. Baret kafasından uçtu, etraf karardı. Yere düştü. Önce anlayamadı. Gelen su sıcaktı, adeta kaynardı. Yüzü, gözü haşlandı. Etrafı görmez oldu. Geri çekildi. Kaynar su fışkırmaya devam ediyordu. “İmdat” diye bağırdı, “yetişin”. Kürekçi kaçmıştı. Su diz kapaklarına gelmeden çavuş ve ilk yardım ekibi madenciyi sıcak suyun altından çıkardı. Çizmenin içindeki ayakları, ve tüm vücudu yanıyordu. Üstündekiler bedenine yapışmıştı. Acele tulumunu çıkardılar. Paçalı donla kaldı. Tüm bedeni kıpkırmızı olmuştu. Bazı yerler su toplamaya başlamıştı bile. Gelen mühendis suyun 59 derece olduğunu ölçtü, numune aldı. Bölge acele boşaltıldı. Betonculara haber verildi. Ayağın kapatılması kararı alındı. Bunları hastanede öğrenecekti. Ambulans gelene kadar dünyaya çıkan madencinin üzerine su sıktılar. Ağrısı geçti. Kendini cennette gibi hissediyordu. Oysa dışarda hava 39 dereceydi. Daha da artması bekleniyordu. Ambulans siren hastaneye giderken genç madenci Haziran Sıcağına şükrediyordu. Yolda “Eyvah, İncirler” diye mırıldandı. “Cebimde kaldılar”. Ambulanstaki görevli ne diyorsun der gibi yüzüne baktı. Madencinin gözleri kapalıydı.
* * * * * *
Ekmek fırını tavını alınca aklına her seferinde annesinin tandırdan çıkarıp tülbentin üzerine bıraktığı yufka ekmeği gelirdi. Dayanamaz bir lokma koparayım derken elini yakardı. Üfleyerek yediği ekmeğin tadı damağındaydı. Şimdi O, annesi gibi fırında nar gibi kızarmış ekmekler pişiriyordu. İlyas usta hasta olduğu için pazar nöbetindeydi. Hava sıcaktı. Lakin fırının ağzı cehennemi aratmıyordu. Öğle ve akşam ekmeklerini pişirecekti. Bu demektir ki en az yedi saat fırın da kendi de yanacaktı. Hamurkârlar iyi iş çıkarmıştı her zamanki gibi. Çıkan ekmekler çok güzel kabarıyordu. Fırına sürmeden önce hamura boylamasına attığı her çizik öyle bir kızarırdı ki, mutlaka kıtır kıtır ses çıkarırdı yerken.
Öğlen ekmeğinin son partisinin çıkmasına beş dakika kala elektrikler kesildi. Jeneratör devreye giremedi. Fırında bir telaş baş gösterdi. İçerde iki yüz ekmek vardı. Ekmekler zamanında çıkmazsa kömür gibi kararırdı. Otomatik fırın kapağını elle açmak imkânsızdı. Ancak elektrik gelince kapak açılabilirdi. O sırada fırının içi kara bir dumanla kaplanır, aspiratörler dağıtmaya yetişemezdi. Yanık ekmek kokusu kızarmış ekmek kokusuna benzemezdi. Rahatsız edici koku genzi yakar, şiddetli öksürük krizlerine yol açar, ekmek almaya gelenleri dışarı kaçar, bir panik havası ortama hakim olurdu.
Jeneratör devreye girdiğinde ekmekler yanmıştı. Pişirici, telaşın verdiği acelecilikle fırının kapağını açar açmaz yoğun bir dumanla birlikte sıcak havayla burun buruna geldi. Kan ter içindeki genç adam derin bir nefes alınca ciğerlerinin yandığını hissetti. Şiddetli bir öksürük nöbetiyle geri çekildi. Görüşü bulanıklaştı. Sendeledi ve arka üstü düştü. Kasadaki çocuk dışarı kaçmıştı. El yordamıyla dışarı çıkmaya çalıştı. Bulunduğu mekânda rahat hareket eden körler gibi kendini dışarı attı. Haziran sıcağı fırıncıya serin hava gibi gelmişti. Kaldırıma çöktü. Etraftan yetişenlerin getirdiği suyla yüzünü yıkadı. Gözleri hâlâ bulanık görüyordu. Sıcak hava yüzünü gözünü yakmıştı. Ambulansla hastaneye giderken “Göremiyorum, kör oldum” diye ağlıyordu.
* * * * * * * *
Haddehanede akkor haline gelmiş erimiş madenle çalışan işçiler, tıkanan trafikte gün boyu direksiyon sallayan şoförler, hamamdaki tellak ve natırlar, güneşin altında ekin biçen çiftçiler ve diğerleri bir an önce en uzun, aynı zamanda en sıcak günün bitmesini isterler. Güneşin batması, şansları varsa biraz esinti çıkması, içilecek buz gibi bir maşrapa su, akşam yemeğinde öğle vaktinde kuyuya sarkıtılmış kütür kütür karpuz özlemle beklenir. Şurası bir gerçektir ki, en uzun günde cehennemi sıcakta çalışanların en uzun geceye hiç bir itirazları yoktur ve olamaz. Bu insanlar için soğuk, sıcaktan daha değerlidir.
