Marketten çıktım. İki elimde taşıdığım poşetler, parmaklarımı kesiyordu. Plastik saplar tenime battıkça içimde ince bir sinir birikiyordu; bu sadece fiziksel değildi. Bugün her şey üstüme gelmişti. Yanlışlıkla aldığım tavukları iade edememiştim. Görevli kadının soğuk yüzü hâlâ gözümün önündeydi:
“Alırken kontrol etseydiniz.”
Yüzümde donuk bir tebessümle başımı sallamıştım. İçimden avaz avaz bağırmak gelmişti. Onun yerine mağazada biraz daha dolanmış, ne aldığımı bile bilmeden rastgele birkaç şey daha sepete atmıştım. Belki de dikkatim dağılsın istemiştim.
Yokuştan aşağı ağır ağır yürümeye başladım. Aklımda bir uğultu vardı.
“Bir an önce eve gitmeliyim… Sadece sessizlik istiyorum. Bir duş, bir kahve… belki perdeleri çekip kendimden bile saklanmak.”
Her adımda poşetlerin ağırlığı biraz daha büyüyordu. Bir yük değil, bir ceza gibiydi.
Sanki bugünkü bütün başarısızlıklarım o torbalara dolmuştu da ben onları kucağımda eve taşımak zorundaydım. Elim uyuştuğunda, plastik sapı diğer parmağıma geçirdim.
Yüzümde rüzgârın bıraktığı soğuk bir iz. Kaldırımı dönerken bir ses duydum. İnce bir tıslama. Sonra boğuk bir soluk alış. Birden karşıma çıktı. Adam. Ağzı köpük içindeydi. Bu bir epilepsi nöbeti değildi; başka bir şeydi. Bilincinin perdesi yırtılmış gibiydi; gözleri dışarı fırlamış, yerinde duramayan ellerinde bir bıçak vardı. Bileği gevşek, ancak tehditkâr. İlk başta ne yaptığını anlayamadım. Bıçağın metal parıltısı gözlük camımda yansıdığında dizlerim titredi.
“Ne oluyor?” dedim içimden.
“Sadece marketten dönen sıradan bir insanım ben. Bugün tavuk bile değiştiremedim. Şimdi bu?”
Bir adım attı ve bıçak savurdu havaya. Rastgele. Ne var ki bilinçsiz değildi. Kafasının içinde ne varsa, yönünü kaybetmişti sadece. Etrafa baktım. İnsanlar vardı. Yanımdan geçenler, telefonlarında geziniyorlardı. Bir çift göz aradım. Beni gören ve fark eden yoktu.
“Neden kimse durmuyor? Neden bir kişi bile yaklaşmıyor?”
İçimde bir kırılma hissettim. Bir şey çatladı.
“Burada ölebilirim. Hiçbir şey olmamış gibi.”
Adam bir anda gözlüğüme uzandı. Sertçe. Gözlük kafama yerleşmişti; varlığıysa baskıdan fazlasını hissettiriyordu. Hayır, ona dokunamaz. O bir gözlük değil; babamın hediyesi. Annemin bana ilk “yakışmış” dediği tek şey. Benim çocukluğum, gençliğim, eski benliğim…
“Vermeyeceğim.”
Dudaklarımın ucuna kadar gelen o kelime içimde sustu; sesim yoktu. Dilimi yuttum. Etraf hâlâ sessizdi.
Adam yine yaklaştı. Bıçağı salladı, bu kez daha kararlıydı. Geriye bir adım attım. Kaldırımın kenarına geldim. Karşı kaldırımdaki tepeciğe gözüm kaydı.
Saçma bir düşünce geçti aklımdan:
“Orada olsaydım, daha güvende hissederdim.”
Gülünç. Hiçbir yer güvenli değildi. Çünkü insanlar bakmıyordu; duymuyordu.
“Beni burada öldürse, cesedimi çöplerin altına atsa, kim bulur? Ailem…”
Tek tanıdık isim o an zihnime düştü.
“Ev arkadaşım Rüya biliyor. O arar… belki.”
Adam sendeleyerek yaklaştı. Ağzındaki köpük daha yoğundu artık. Uyuşturucu? Delilik? Hayatın ona yaptığı bir şey mi bu? Önemli değildi. Tüm mesele bir şeye bağlıydı. Ya bıçak o an savrulursa? Ya saplanırsa?
İçimde bir düşünce yankılandı:
“Karşılık verirsem, dikkatini iyice çekerim. Ama durursam… belki geçer. Ben yokmuşum gibi…”
Bu “belki” çok ince bir ip. Zaman büküldü. Saatler geçmiş gibi hissettirdi bana. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki midem bulandı. Terlemiştim. Avuçlarımda poşetler daha da ağırlaşmıştı; bırakamıyordum.
“Ne garip… Ölüme bir adım kaldı, poşetler hâlâ elimde…”
İçimden bir çığlık koptu.
“Sadece bir gözlük bu. Neden?”
Sonra anladım:
Gözlük, geçmişimle tek bağ. Onu alırsa, ben silinirim.
O anda bir ses. Yankılanan bir çığlık:
“Serim! Çok geç kaldın!”
Rüya’ydı.
Tanıdık, canlı, korkmuş bir ses.
“Karşıya geç!” diye bağırdı.
Dondum. Gözümde yaşlar birikti mi, bilmiyorum. O ses, damarlarımda donan kanı bir anlığına ısıttı. Bir karar verdim. Koşmalıydım. Koş Serim! Bedenim benden önce davranmıştı. Bacaklarım beni taşımaya başladı. İlk adımımı attığımda, bir el bileğimden tuttu.
Arkamda adam…
“Hayır!” İkinci bir hamleyle beni savurdu. Caddeye. Ayaklarım yerden kesildi. Havada süzüldüm. Gözlüğüm gözümde parladı. Bir far ışığı. Korna sesi. Zaman durdu. Yere çarptım. Bedenim bana ait değildi artık. Sanki yıllarca sakladığım her şey bir kutunun içinden dökülmüştü. Bir yerlerde, Rüya hâlâ bağırıyordu. Sesler boğuklaştı. Gözlüğüm yerde. Camında yansımam.
Son bir düşünce geçti içimden:
“En azından yerimi bilen biri var.”
Ve sonra… Sessizlik.
Şeyda BİLGİN

Sürükleyici ve devamını okuma isteği uyandırıyor. Ya da öncesini; Serim’in bu noktaya nasıl geldiğini bilmek isterdim.