Bazı isimlerle aynı ortamda birlikte olmanın, sohbet etmenin, söyleyeceği bir cümlenin, anlatacağı bir konunun, yaşam öykünüz içinde unutulmaz bir dönemeç olduğunu hissedersiniz. Mesut Varlık’la tanışmam da işte böyleydi. “1. AND Öykü Ödülü”nün haberini veren afişi internette gördüğümde dikkatimi ilk çeken, kadın, aydınlık ve nesil kelimeleri olmuştu. Ardından jüri üyelerine baktım. Mesut Varlık’ın jüri başkanlığında çok kıymetli edebiyat insanları bir aradaydı. “Anne Sütü” isimli öykümle katıldığım bu yarışmada finale kalan eserlerin sıralaması ödül töreninde açıklandı. Bu esnada kendisiyle sohbet imkânı bulamadım ama fotoğraf çektirip kendimi tanıtmayı başarabildim. Sonrasında “Fransızca Edebiyat Atölyesi”ne katıldım. Akademisyen tarafıyla edebi derinliğini de izleyebildim.
Editör, çevirmen, eleştirmen, yazar, radyo programcısı ve yayıncı Mesut Varlık’la Pazartesi 14 dergisi için bir araya gelmek benim için büyük mutluluk oldu. Kendisi, 1980 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih bölümünü bitirdikten sonra Kültürel İncelemeler Yüksek Lisans Programı’ndan mezun oldu. Önemli dergilerde söyleşi, deneme, şiir ve eleştiri yazıları yayımlandı. k24kitap.org’ta yazı ve söyleşileri yayınlanmakta. Türkiye’nin ilk kültürel inceleme dergisi KÜLT’ün kurucularından olup Yayın Kurulu Üyeliğini ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürlüğünü üstlendi. Ayrıca Kültür Politikaları ve Yönetimi Yıllığı’nın Yayın Kurulu’nda yer aldı. Yaşama kültürü dergisi ONS’un ve Konsol Yayınları’nın kurucusu ve yayın yönetmeniydi. Açık Radyo’da 15 yıldır çeşitli programlar hazırlamakta. İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler Yüksek Lisans Programı’nın 10 yıl boyunca Bülent Somay ile birlikte koordinasyonunu üstlendi ve 2018’e kadar öğretim görevlisi olarak çalıştı.
Çevirdiği ve hazırladığı bazı eserler şöyle:
Derlediği ve Yazdığı Eserler: Edebiyatın Taşradan Manifestosu, Efendime Söyleyeyim, Olaylar Türkiye’de Geçiyor: Edebiyat, Endüstrisi ve Konuşamadıklarımız.
Bazı Çeviri Eserleri: Babanın (ve Oğulun) Adıyla-Immanuel Mifsud, Siyasal Bilinçdışı-Fredric Jameson, Avrupa Fikri-Anthony Pagden.
Sizi edebiyat camiası içinde farklı kılan en önemli özelliğiniz, edebi üretimlerin neredeyse tamamında aktif olarak yer almanız olabilir. Bugüne kadarki edebi üretiminize baktığınızda edebiyat sizin için ne anlama geliyor?
En başında ve en sonunda Şiir’dir, diyebilirim. İletişim için icat edip geliştirdiğimiz dil denilen aracın bir sanat eserine yontulması, en temel noktayı temsil ediyor, benim açımdan. Yolumu kaybetmiş gibi hissettiğimde daima şiire doğru bakarım. Tüm toplumsal ve tarihsel bagajlarından soyduğunuzda dahi orada varolmaya devam eden şiirdir.
Farklı türler, şiir tohumundan çıkıp yeni formlara dönüşen, Goethe’nin metamorfoz’u gibi, farklı anlatı yöntem ve mecraları olarak görülebilir kanısındayım.
Bugüne kadar yaptığım yayınlar arasında en az görünen/bilinenleri hep şiirlerim oldu. Bu yıl ilk şiir kitabımı yayıncısına teslim edeceğim. Murat Belge Hocamın dediği gibi, şiirlerimle kimseleri rahatsız etmem umarım…
2013 yılında Kadir Has Üniversitesi’nde bir sempozyum düzenlemiştiniz. Oldukça önemli edebiyat isimlerinin bulunduğu bu sempozyumun devamında Edebiyatın Taşradan Manifestosu kitabı geldi. Kitabın size ait sayfalarının bir bölümünde modernitenin nimetlerinden faydalanamayan taşralı yazar ve okurlardan bahsedip mevcut durumun genel olarak edebiyatımız için bir kayıp olduğunu ifade etmişsiniz. Aradan geçen 12 yıldan sonra Edebiyat ve Taşra konusunu nasıl değerlendirirsiniz?
Taşra artık sadece bir ruh halidir ve o haldir ki taşralıları birlikte tutar. Taşra artık kendi bildiği yerde yaşama arzusudur, yerleşik hayattır taşra, tutunma ihtiyacıdır, hayatta kalma gayretidir, bir ruh halidir ve erişimde olduklarını seçme ve eleme ve tutma ve nefes alacak birilerini bulma hülyası da diğer kefedeki ruh halidir. Merkez-taşra ayrımı bugün artık “depresyon/illüzyon” ve “bilinç/ayrım” olarak kendisini idame ettirmekte. Taşrayı yeterince konuştuğumuzu düşünüyorum, saçılmışlığı ne yapacağız? 50 yıldır neoliberal, yani toplum artık metadır dünyasında merkez-taşra’nın artık “operasyonel” ve “lojistik” görülen bir ayrıntı haline gelişine hep birlikte şahitlik ettik, son 10-15 yılda. Şimdi, nihayet, artık, devlet ve piyasa hepimizin her şeyine sahipken ve bir tür kıyamete bizi hazırlamaktayken “neredeyiz?” sorusunu, başında ve sonunda merkez-taşra sorunsalının kökünü yeniden sorduğumuzda, “yer(ler)indekiler/yerlerini bilenler” ve “saçılmışlar/yerlerini arayanlar” olarak şimdilik sınıflandıracağım iki hatta bu sorunun karşılığını bulmaya başladığımızı düşünüyorum.
Türkiye’de edebiyat yayıncılığı oldukça kırılgan. Ekonomik dalgalanmalar, okur profili değişimi, siyasi baskılar bu kırılganlığın devamlılığında önemli etkenler. Edebi kanonların tarihsel geçişi ve bugüne yansıması ise başka bir detay. Mevcut durumu nasıl değerlendirirsiniz?
Türkiye’de kültür yayıncılığı kırılgan, çünkü acemi ve kurumsallaşmaktan çok uzak. Bugün, bunca deneyime rağmen halen bir “sektör” değil, sadece bir kitap “piyasa”sı, yayıncılar çarşısı konumundadır. Yüzlerce yayınevimizin kaç tanesi en azından 20 yaşından büyüktür? Büyük yayınevlerimizin yayın yönetmenlerinin görevde kalma sürelerinin ortalaması nedir? Bir yayınevinde çalışan editör orada kaç yıl çalışmakta? Kaç yıl sonra yayıncılıktan ayrılmakta? Yayın emekçilerinin “sektör”deki ortalama varlığı, sokak kedilerinin ömrü kadar; ezici çoğunluk 3-5 yılda bir yer değiştiriyor. Üstelik, bugün bir parfümeri tezgahtarına verilen maaşlar, yayın koordinatörlerine reva görülüyor. Dışarıdan editörlük ve redaksiyon işleri yapanların aldıkları ücretler ise yeni lisans mezunlarına harçlık vermeye alışmış bir yapıyı işaret ediyor.
Evet, dünyanın, Türkiye’nin, toplumların, nesillerin, ekonomilerin vs. değişimi yayıncılığı doğrudan etkiliyor ama birkaç istisna haricinde yayıncılarımızın ne işle meşgul olduklarının pek farkında olmadıkları kanaatindeyim, yaklaşık otuz yıllık deneyimimi gözönüne aldığımda. Yayıncılarımızın birçok şikayetleri, talepleri, yetkililer tarafından tamamlanması gereken eksikleri var, amenna, ama tüm bürokratik ve ekonomik ve sosyal sorunlar çözülüverdiği halde de yayıncılığımız, kurumsallaşmadığı sürece “kırılgan” kalmaya mahkûm görünüyor…
Diğer tüm “medium”lardan farklı olarak, sadece yayıncılığın sahip olduğu tarihsel bir özellik vardır. Dünya üzerinde herhangi bir şeyi “yaymak” istiyorsanız, bir yayınevi kurmanız ve yayın yapmaya nesiller boyunca devam etmeniz yeterlidir. Başka hiçbir şey yapmanıza gerek kalmadan, her ne için o yayınevini kurduysanız, o kitle o yayınevinin etrafında oluşmaya, toplaşmaya başlar. Kitap, evet, alınır-satılır bir metadır ama çikolatalı gofretten daha farklı işlevlere sahiptir.

Sektörün, piyasa beklentisiyle edebi değer arasındaki sıkışmışlığının yanında edebi editörlük için “Yayıncılık sektörünün kör noktasında kalıyor” diyenlerin sayısı az değil. Bu sıkışmışlığı, edebi metnin niteliği, mesleki etik değerler ve yazar-editör ilişkisi kapsamında editörlüğün bugününü değerlendirir misiniz?
Önce kolay kısmı cevaplandırayım: Bugüne kadar birçok değerli yazarımızla hem müstakil kitap hem de külliyat boyunda çalışmalar yürüttük. Birkaç örnek haricinde hep uzun soluklu ilişkiler kurulabildi. Ancak bugün yazarlarımızın “da” editörün yeri, işlevi, görevine dair pek bilgi sahibi olmadıklarını söylemek zorundayım. Meraklısı, vaktiyle Perihan Mağden’e yönelik ama “gelinim sen anla” yazısı olan “Eli değmeden editörü öldürmek” yazıma K24’ten ulaşabilir.
Zor kısma gelirsek: Edebi metnin niteliği, mesleki etik değerler konusuna hiç girmeyelim, bu söyleşinin birkaç cilt sürmesine gerek yok. Öyle nüanslı ve o kadar umursanmayan şeyler ki konuşmaya başlarsak bitmez. Ancak yayıncılık içerisinde editörün kör noktaya düşmesi, az önce bahsettiğim “kâr edebilmek için kırılgan kalma inadından” kaynaklanıyor. Kitap nesnesi, tarihi boyunca editöründen bu kadar uzak tutulmadı. Güvenilir, geçerli kitap kopyası, editör elinden çıkmış olanıdır. Gözümüzün önünde, yazardan gelen word dosyasını sayfaya dizip kitap diye piyasaya süren o kadar çok yayınevi var ki… Okura ve kültüre bunu uygun görenlerin kırılganlıklarına da üzülemiyorum. Öncelikle editör eli değmeden kitap yayımlamanın cinayet olduğunu anlamamız gerekiyor, daha işin burasındayız yani…
Dergi editörlüğünde ise daha çoksesli bir yapı var ve karar vermek büyük sorumluluk olsa gerek. Editör açısından yaratıcılık anlamında daha kısıtlı bir ortam diyebiliriz. Dergi editörleri gelen metinlerin neresine ne zaman müdahale etmeli sizce?
Yayıncısına, dergisine, yazarına göre farklılaşan nüansları var bu sorunun. Ancak dergi veya kitap editörünün, fark etmez, verili yayınevinin yayın sürdüğü alanın topografyası onun zihninde oturmuş olmalı ve karşısına yeni gelen dergi yazısı veya kitap dosyası, metni o alanda konumlandırarak ona muamele etmeye başlar. Temel çalışma prensipleri çok değişmez ama dergicinin, mecmua/cem edilmiş yazılar toplamının kendi doğası gereği alanın her yerine bir tarayıcı gibi kontrol eden bir zihne sahip olması gerekir. Öyle dergiye gelen yazıların dizilip basılması, uzun soluklu ve etkili yayınların ortaya çıkmasına neden olmuyor. Derginin çoksesliliği, öncelikle yayın yönetmeninin zihinsel çokkatmanlılığına muhtaçtır. Bütün bu yapı oluştuğunda, artık o dergiye/yayına karada ölüm yoktur. Bu, kaç sayı çıkarsa çıksın varlığını göstermesini sağlar ama yayının devamlılığı önce ekonomik yapıya bağlı. Bugün KÜLT veya ONS’un devam edemeyişinin nedenleri…
Edebiyat dergiciliği giderek dijitalleşiyor. Bu geçişin en önemli nedenlerinden biri ekonomi. Dijitalleşmenin erişimi kolaylaştırdığı bir gerçek ama diğer yandan, hız, görünürlük baskısı ve devamsızlık getiriyor. Yazar açısından fırsat olarak ya da metne ve emeğe karşı tehdit olarak değerlendirilebilir. Dijital dergiciliğe bakış açınız nedir?
“Dijital dergi” diye ayrı bir form oluştu mu, emin değilim doğrusu. Bazı onlineda sayfa çevirmeli versiyon yapan dergiler bir kenarda, onlar algıyı cevaplamaya çalışıyorlar. Edebiyat dergisinin web sitesi olarak yayın yapan mecralar, dijital dergicilik gibi adlandırılıyor. Oysa “dergi” formatına daha uygun yayın yapan farklı site ve platformlar söz konusu ama onların da dijital dergicilik gibi bir amacı olmadığı için format üzerinde çalışmıyorlar. Hal böyle olunca, basılı dergicilikteki işleyişten farklılaşan yanlarını anlamakta zorlanıyorum. Daha esnek yayın takvimi ve istendiği anda gerekli değişikliği, düzeltmeyi yapabilmek gibi avantajları bir yana. Basılıdan çok farklı olmayan bir editoryal süreç ve yine telif ödememenin “norm” kabul edildiği bir ekonomik yapı görüyorum, maalesef.
Dijital yayıncılık ise, ilk başta zannedildiği gibi, basılı gazetelerin ölümü gibi yayınevlerinin, kitapçıların da ölüp tüm yayın etkinliğinin dijitalleşeceği bir senaryoya evrilmedi. Neyse ki türümüzün evrimi buna engel oldu. Basılı kitap varolmaya devam edecek ama giderek daha “prestij” amaçlı ve/ya bas-oku düzeninde bir yayıncılık düzenine doğru gidiyoruz. Ürünler değil, ürünlerin basımı dijitalleşiyor artık. Bu da bir miktar kaliteden götürüyor ama hız ve kâr her şeyden daha önemli!
Digital platformlar, e-kitap ve sesli kitapların, kitabın fiziksel varlığına yansıması, okura ve yayıncılığa etkisi de bu noktada konuşulması gereken konulardan. Tabii burada yapay zekayı unutmamak ve ayrı değerlendirmek gerekir sanırım. Teknoloji ve edebiyatın birlikteliğini okur ve yayıncılık açısından ele alırsak nasıl değerlendirirsiniz? Gelecekle ilgili düşünceleriniz neler?
Nereden başlasam? Çok büyük sorular bunlar. En son, Kıraathane’de düzenlediğimiz Kitap Şenliği’nde “Yapay Zekâ ve Entelektüel Emeğin Otomatizasyonu” başlığıyla, katılımcı yayınevi ve meraklı konuklarla birlikte bir forum düzenlemiştik. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da kafalar çok karışık, yanıtları verilmesi gereken çok hayati sorular var ama bunlara yasal düzenlemeler getirmesi gerekenler, maalesef çoğu zaman bu işlerden en uzakta görevlilerden oluşuyor. Batı’da, en azından bir haklar düzeni nispeten oturmuş, kurumsallık yerleşmiş, genel eğilimler az çok beklenir durumda. Ancak burada bunlardan biraz uzakta olduğumuz için sorunu çözmeye neresinden başlayacağını da bulabilmek kolay değil.
Öte yandan, yapay zekanın öykü, roman yazmasından korkanlar var. Neden korkulduğunu anlamıyorum. Açın önünüze bilgisayar ekranını, açın istediğiniz bir yapay zeka yazılımını, nasıl, ne türde şeyler okumak istediğinizi söyleyin, her ne istiyorsanız, ona uygun bir şekilde birkaç saniye içinde önünüze dökecektir. Diyelim edebiyatımızda bugüne kadar 1.000X sayıda öykü kitabı yazılmış olsun. Bir tuşla birkaç saniyede o sayıda kitaba yeniden ulaşabilirsiniz. Ee? Ne yapacaksınız onları? Ne “tadı” kaldı ki? Arkasında bir insanın, bir canlının olduğunu bilmek edebiyatı değerli, anlamlı kılan, bizler için.
Bizler için diyorum, çünkü alfa kuşağına dair bilgimiz ve görgümüz henüz emekleme aşamasında. Onların neyi, nasıl talep edeceklerini henüz kestirmek çok güç. Onlar diye tek parça bir toplamdan da bahsetmek doğru değil elbette. Ancak genel olarak genciyle yaşlısıyla edebiyat okurunun elektronik gelişmelerle arası pek iyi olmamıştır, hatta hafiften horgörmüştür. Şimdiyse bu, affı mümkün olmayan bir hata haline geldi. Giderek daralan huni ağzından kimler nasıl geçecek, neler dökülecek…
Ama mesela bildiğimiz dünyada, yapay zekaya öykü-roman yazdırıp, üzerinde bazı şeyler değiştirip, ben yazdım diye piyasaya sunmalar, çeviri yaptırmalar, editoryal çalışma yapmasını istemeler… bu yeni normaldışılıklar hakkında ne yapacağız, nerede duracağız, hız ve kolaylık adına nelerden vazgeçeceğiz… hep birlikte yaşayıp göreceğiz. E-kitap konusunda türümüzü kurtaran zihnimizin plastisite özelliği bize daha neler yaptıracak, merak ediyorum.
Fakat en sonunda, yazılı kültürün insanlık tarihinde bir parantez haline gelip, sözlü kültürün dijital bir versiyonuna, bir DijiLang’e doğru gittiğimiz kanaatindeyim. Buna şimdiden hazırlanmazsak, bizi tüy gibi üfler, uçar gideriz…
Editörlük ile çevirmenlik arasında sık sık geçiş yaptığınız bir çalışma düzeniniz var. Çevirmenlik metni sadece dil olarak değil, kültürel olarak da taşıyabilmek demek. Bu oldukça önemli bir denge. Çeviri için metin seçim biçiminizi ve bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Yerli edebiyat ve çeviri edebiyat arasındaki dengenin Türkiye’deki durumunu değerlendirir misiniz?
Evet, hele bu yaz, bu iki şapka arasında kişilik bölünmesi yaşıyorum! Bir deste kitabın editoryal çalışması ve zorlu bir metnin İngilizceden Türkçeye çevirisiyle boğuşuyorum. Çevirideki “kültürel taşıma” konusu büyük ölçüde çözüldü, eski krizleri ardımızda bıraktık bence. Çeviri metin seçimi konusunda pek şanslı değilim maalesef. Önerdiğim kitaplar çoğunlukla ya kabul edilmedi, yahut başkasına verildi. Bana teklif edilenleri şimdiye kadar kabul ettim, diyebilirim.
Sorunuzun sonuna gelirsek, açıkça görülüyor ki okurlar çeviri edebiyata daha fazla ilgi gösteriyor. Hem baskı hem satış rakamları bunu gösteriyor. Bunun eleştirisini hem yaratıcı yazarlık endüstrisi bağlamında, hem Türkçe Edebiyat bağlamında, hem yayıncılığa dair eleştirilerimle yıllardır dile getirmeye, kalkın ey ehl-i vatan demeye uğraşıyorum ama sesim yeterince davudî değil anlaşılan.
Son olarak edebiyat dünyasında yol almak isteyen gençlere tavsiyelerinizi öğrenebilir miyiz?
Mutlaka hem Türkçe hem İngilizce öğrenmeyi atlamasınlar, ikisini de! Hayattan aslında, içten içe ne istediklerini ne beklediklerini ne umduklarını pekala biliyorlar. Neye, ne kadar, ne şekilde ulaşırlar; yaşayacaklar. Onlara bilmeleri gerektiği söylenen güç, para, bir an önce sivrilmek, başkalarının önüne geçmek, hak yemekten çekinmemek gibi şeylerden kendilerini sıyırıp biraz olsun kendi kendileriyle kalarak sakince düşündüklerinde onlar ne yapacaklarını bilirler. Yeter ki onlara biraz huzur verebilelim.
Umarım, yorulduğunuza değmiştir, teşekkürler Özlem Hanım…
Genç yaşında edebiyatımıza büyük katkıları olan Mesut Varlık’a bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz.


Çok tatlı bir söyleşi olmuş, Özlem’in gülümseyen yüz hali ile okudum.