Bu yıl ilk kez düzenlenen Güre Fest 2025, müziği ve doğayı aynı sahnede buluşturuyordu. Festivalin duyurusu şöyleydi:

“Güre Fest 2025, bu yıl ilk kez Güre Amfi Tiyatro’nun büyüleyici atmosferinde düzenleniyor! Haziran 2025’te gerçekleşecek bu eşsiz festival, caz, folk ve rock müziğin ruhunu bir araya getirerek katılımcılara unutulmaz bir deneyim sunmayı hedefliyor. Müzikseverler, bu festivalde hem yerel hem de uluslararası sahnelerin önemli isimlerini dinleme şansı bulacaklar. Doğal güzelliklerin içinde, yıldızların altında müziğin büyüsüne kapılmaya hazır olun. Güre’nin tarihi ve doğal dokusuyla harmanlanacak bu etkinlik, bölgenin kültürel zenginliklerini de tanıma fırsatı sunuyor.”

Bu satırları okuyunca ister istemez heyecanlandım. “Sadece bir festival değil; müziğin birleştirici gücünü hissedeceğiniz bir kutlama” diyordu duyuru. Dili abartılıydı belki ama mekânın vaadi gerçekti. Güre Amfi Tiyatro, taşın sessizce sakladığı bir hikâyeydi benim için. Bu sahne ilk kez böyle bir buluşmaya ev sahipliği yapacaktı. Müziğin taşı dönüştürmesini, geçmişle şimdiyi birbirine değdirmesini istedim. Biraz da, içimdeki sessizliği başka bir sesle bölmek. Taş, Güre’de her zaman saklayıcıydı. Sıcağı saklardı, sesi saklardı, zamanı saklardı. Amfi tiyatro da, bu saklayıcılıklardan biriydi. Ama sadece geçmişi değil, mimari yaratıcılığı da taşıyordu içinde. Tam o anda Cengiz Bektaş’ın adı düştü aklıma.

Cengiz Bektaş, Güre’ye öyle rastgele gelmemişti. 18 Ağustos 2014 tarihli Evrensel gazetesindeki köşe yazısında anlatmıştı: Kaz Dağı’nın güney eteğinde, Homeros’un sesiyle bin pınarlı İda’nın yamacında olmayı bilinçli seçmişti. Suyun Anadolu’da en son tükeneceği yerlerden biri olduğunu söylüyordu burası için. Ama bir gün o pınarların da yanlış planlamalarla, açgözlü müdahalelerle kuruyabileceğini seziyordu. Güre’ye gençlerle birlikte olmak, onlara zeytini, suyu, toprağı anlatmak için gelmişti. Bir yanda sabahtan akşama dek okey oynayanların görüntüsü; öte yanda anlamayı ve anlatmayı kendine dert edinmiş bir mimarın, suya ve taşa kulak veren düşüncesi.

O yaz, hangi yaz olduğunu tam da hatırlamadığım, fakat Adrina Oteli’nin sahile yayıldığı, kumsalın şezlonglarla örtülüp denizin kıyısından içeriye bir çizgi gibi çekildiği, kamusal olanla özel olanın birbirine karıştığı, kimin neyi sahiplenip neyi kaybettiğinin tam olarak belli olmadığı zamanların başladığı o yazda, Bektaş’ın da avukatı olan arkadaşımla, Güre’nin içindeki kerpiç evlerine gittik. Evin avlusunda, zamanın tam olarak nerede durduğunu kestiremediğim bir öğleyle ikindi arasında, çiçeklerin susarak çoğaldığı bir gölgelikte oturuyorduk Cengiz Bektaş, telefonu elinde, belediye başkanına bağlanmaya çalışıyordu. Sesini telefona değil, etrafındaki duvarlara, güneşte susmuş toprağa ve bizlere de duyuruyordu. Adrina otelini söylüyordu. Çünkü bir yapının hakkı, suyun yönü, bir kıyının açık mı kapalı mı olması gerektiği gibi meseleleri, yalnızca teknik çizimlerin değil, bir yaşam düşüncesinin parçası gibi taşıyordu.

Yaz okulu alanını gezdik. Eşi Gönül Hanım el emeğiyle yapılmış küçük bez bebekler gösterdi bize. O bebekler ellerde şekillenmişti; köylü kadınlarla birlikte yapılmıştı. Dikişle düşünceyi, kumaşla sözü bir araya getiren bir çalışma gibi görünüyordu ama arkasında başka bir şey vardı. Köylü kadınların, istemekten çekinenlerin, susarak başkaldıranların izleri vardı her birinde. O bebekler sanki konuşmayanların hatıra defteriydi. Küçüktüler, ama taş gibiydiler. Hafiftiler, ama bir şey taşıyorlardı.

Ayrılmak üzereyken Cengiz Bektaş, tek kelime etmeden bana bir kitap uzattı. Şiir kitabıydı. Kapağında beyaz mermerden bir Yunan heykeli, gözleri aşağıya doğru bakan, sakalları düzgünce kıvrılmış bir figür. O figüre baktım, sonra Bektaş’a. Gözlerinin içinde o heykelin duruşu vardı. Kapağa bakarken “bana benziyor” dedi. Benziyordu sakallarıyla, çehrenin biçimiyle, bedenin gölgesiyle.

Kitap imzalıydı. Adımı yazmıştı. Altına kısa bir not. Söylediği hiçbir şey kadar etkileyiciydi o yazmadıkları. Gönül Hanım gülümsüyordu. Kapı aralığında durmuştu, çocuklara anlatılan eski masalları anımsatır gibi bir hali vardı. Sanki biri biraz daha kalsın, biri azıcık daha dinlesin istiyordu. Çıktık. Kerpiç duvarlarda bir şey kaldı, kalan şeyin ne olduğunu hâlâ bilmiyorum. Ama yazdığım cümlenin altında onun serinliğini duyuyorum.

Cengiz Bektaş, yıllar sonra yazdığı yazıda “hep birlikte yaptık” diyordu. 17 Ağustos 2015’te yazdığına göre, bir yaz günü, Güre köylüleri Asos’a götürülmüş. Agorayı, senatoyu, tiyatroyu görmüşler. Kaç kişi yaşamış burada, diye sormuş Bektaş. 30-40 bin demişler. Aslında yalnızca 3500 kişi yaşamış. Dönüş yolunda köylülerin aklına tiyatro fikri düşmüş. İyi bir fikir düşer de susar mı? Susmamış. Güre Belediyesi’nin kendi bahçesine yapılmıştı Güre Amfi Tiyatrosu. Genco Erkal’ın dediği gibi mücevher kutusu gibi. Taştan. Açık hava. İçinde düğünler yapılmış sonra. Sahnesine yıllar içinde Genco Erkal da çıkmış, Haldun Dormen de, Altan Erkekli de. Arif Sağ da türkü söylemiş, Nejat Uygur da kahkaha bırakmış taşlara. Bir yapının halkla ilişkisi böyle kurulur işte: Önce görmek, sonra istemek, sonra sahip çıkmakla.

Güre’nin içinden hafif bir yokuşla yürürken birdenbire karşınıza çıkan yapı, bir amfi tiyatrodan çok daha fazlasını ima eder. Dışarıdan bakıldığında alçakgönüllü bir taş kütle; içeri girildiğinde ise insanın sesini çoğaltan, duygusunu büyüten, anlamını derinleştiren bir akustik hazinedir. Cengiz Bektaş’ın tasarladığı bu amfi tiyatro, yalnızca mimari değil, aynı zamanda etik bir bildiridir. Çünkü bu yapı, taşın, toprağın ve sanatsal alanın nasıl bir saygıyla ele alınması gerektiğini anlatır.

İlk fotoğraflarda, henüz basamaklar ve yüzeyler tamamlanmamışken, yapının sade ama sağlam omurgası belirir. Betonun ve taşın birlikte çalıştığı bu iskelet, estetikten önce dayanıklılığı, sonra ise açıklığı ve daveti önceler. Seyir basamakları taşla döşenmiştir. Bu tercih sadece malzemenin yöreselliğini değil, aynı zamanda kalıcılığını da temsil eder. Her bir basamak hem oturmak hem düşünmek için yapılmıştır.

Arka cepheyi gösteren fotoğraflarda, mimarinin içine yerleştiği dokuyla kurduğu ilişki net biçimde okunur. Çevredeki evlerle mesafesini korurken, onların siluetine zarar vermeyen alçak kütleli yapı; aynı zamanda kamusal olanla özel olanın nasıl dengede durabileceğini gösterir. Tiyatronun hemen arkasında yer alan taş duvarlar ve yuvarlak hacimli servis birimi, sade bir kompozisyonun sessiz oyuncuları gibidir. Giriş kapısı ferforjeden yapılmıştır; duvarlar ise yöresel taşlarla örülmüş, çimento derzlerle birleştirilmiştir.

Son karede ise yapı artık görevini yerine getirmektedir. İnsan dolmuş, sesler yükselmiş, susuşlar paylaşılmıştır. Tüm basamaklar, kendi ağırlıklarından kurtulmuş gibi; sanki sadece insan oturunca gerçek formuna kavuşur hale gelmiştir. Tıpkı Genco Erkal’ın dediği gibi, bu yapı bir “mücevher kutusu”dur. Ama içinde altın ya da elmas değil; sözcükler, ezgiler, gölgeler ve alkışlar birikir.

Güre Amfi Tiyatrosu, bir yapının nasıl özenle tasarlanması gerektiğine dair bir derstir. Burada hiçbir şey rastgele değildir. Ölçek, malzeme, eğim, yönlenme… Her biri insan için, birlikte olabilmek için, birlikte duyabilmek için düşünülmüştür. Bu nedenle sadece bir tiyatro değil, aynı zamanda bir mimari hafızadır. Usulca bekleyen, ama zamanı geldiğinde konuşan bir yapı.

Konserin sekizde başlayacağını biliyorduk. Oysa, meğer mücevherin kapısı sekizde açılacakmış; konser ise dokuzda başlayacakmış. Çay bahçesinde adaçayı içecek kadar vaktimiz vardı. Neden iki farklı saat verilmişti, bilmiyorum.

Yerimiz E bloktaydı. İçerisi henüz yarıdan az dolmuştu ve Kazdağları’nın rüzgârı, sahile göre çok daha serin bir yerden yakalamıştı bizi. Orta blokta birkaç sıraya plastik koltuk yerleştirilmişti. Gözüm onlara takıldı. Hoşlanmamıştım o plastiklerden. Ancak sırtımı bir yere dayamak istiyordum. Oturduğum taş sıcaktı. Rüzgâr soldan, amfiye yan yan giriyordu.

Sahnede bir klavye, bir davul, bir bordo kanepe, nota sehpaları, anfiler ve birkaç mikrofon gördüm. Sonra müzisyenler geldi, yerlerini aldı. Gökyüzü, akşama hazırlanan koyu mavisiyle, Cengiz Bektaş’ın mimari zekâsına yakışmıştı. Saksafon, gitar, davul, kontrbas ve klavye… Caz standartları çalmaya başladı. Müzik buydu.

“Autumn Leaves” çalıyordu. Kazdağları’yla Ege Denizi’nin tam ortasındaydım. Elimi yukarı uzatsam Zeus, aşağı uzatsam Poseidon… Sağımda Hera, solumda Apollon. Ay haziran. Hava durgun, gökyüzü lacivert, rüzgâr tanrısal bir fısıltı gibi. Ve o anda solist Ebru girdi sahneye. Birkaç kelime etti yalnızca. Sonra söyledi: “What a Wonderful World.”

“Yeşil ağaçlar görüyorum, kırmızı güller de, Benim ve senin için açıyorlar, Ve içimden diyorum ki: ne harika bir dünya.”

“Mavi gökyüzünü görüyorum ve beyaz bulutları, Parlak kutlu günü, kutsal karanlık geceyi, Ve içimden diyorum ki: ne harika bir dünya.”

Solistin sesi taşlara çarpıp geri dönmüyor, sanki taşın içine sızıyordu, “parlak kutlu gün” derken gözüm dağın siluetine, “kutsal karanlık gece” derken gökyüzünün mor katmanlarına takıldı. Bektaş’ın mimarisi yalnızca dinlemeye değil, eşlik etmeye başlamıştı. Bu şarkı bir duvar değil, bir yankı istiyordu. Ve o yankıyı bulmuştu.

İda’nın kutsalları ayağa kalkmıştı. Alkışlamadılar, konuşmadılar. Sanki ses yalnızca bize değil, taşların içine, yapının damarlarına da işliyordu. Bir yapının mimarisiyle sesin bu kadar uyumlu olabileceğini ilk defa orada hissettim. Sadece geçmişi değil, mimari yaratıcılığı da taşıyordu içinde. Tam o anda Cengiz Bektaş’ın Güre iskele meydanı gözümün önüne geldi. Şimdi o meydan sadece eski bir fotoğrafta yaşıyor. Şimdiki haliyle kıyaslanamaz bile. Eskiden kahvede adaçayı içilirdi. Yan masada balıkçılar oturur, tekne sohbeti yaparlardı. “Hangi koya ağ atılır, hangi sabah deniz kıpırtısız?” diye başlayan konuşmalar olurdu. Kimse size dinliyor musun diye sormazdı, zaten ses ortak bir hafızaydı.

Bir zamanlar o meydanda yer alan binalar, tek katlı esnaf dükkânları, heykelin arkasındaki havuz, Atatürkçü Düşünce Derneği sergi salonu ve çay bahçesi, halk evi şimdi yok. Yerlerine gelen düzen yeni ama özensiz taklit, birbirinin aynı. Cengiz Bektaş’ın ölçekle kurduğu ilişki, meydanın kamusal yüzü, gölgenin dinlendiği ağaçlar; artık sadece arşivlerde.

Cengiz Bektaş’ın doğayla uyumlu mimarlık anlayışının yalın ama etkili bir başka örneği Güre Devre Mülk Tesisiydi. Alçak katlı yapılar, araziye saygılı yerleşimi, ahşap doğramalı geniş pencereleri ve köşe camlarıyla iç-dış ilişkiyi zenginleştiriyordu. Cephelerdeki girintili çıkıntılı hatlar, ışık ve gölge oyunlarını mimarinin parçası hâline getiriyor; ortak yeşil alanlar ve pergolalı geçişler, yaşamı dış mekâna taşıyordu. Betonarme yapı olmasına rağmen sert değil, insan ölçeğinde ve doğayla konuşan bir yapılar bütünüydü. Bu yapı yalnızca bir termal tesis değil; mimarlığın suyla, zeminle, iyilikle kurduğu bir ilişkiler ağıydı. Şimdi onun yerinde yükselen betonlar, yalnızca fiziksel değil, anlamsal bir yıkımın da izlerini taşıyor.

Bu yapılar, yalnızca estetik değil; ölçek, malzeme, doğa, iklim ve insan ilişkisini bütüncül düşünen bir mimari hafızadır. Yıkımı yalnızca fiziksel bir kayıp değil, bir mekân ahlakının yok oluşu anlamına gelir.

28 Haziran akşamı, Güre Amfi Tiyatro’nun taş duvarları arasında yankılanacak ezgiler, sadece bir konser değil; geçmişe, mekâna dair duyarlı bir çağrıya dönüşüyor. Ebru’Ca ve müzisyen arkadaşları, Türk cazının iki öncü kadın sesi olan Sevinç Tevs ve Ayten Alpman’a bir saygı duruşunda bulunuyor.

Ama bu gece yalnızca müzikle değil, mekânla da konuşuyoruz.

Üç saat süren konserde, 70’ler ve 80’lerin sevilen Türkçe şarkıları caz düzenlemeleriyle yeniden yorumlandı. Seyirciden katılım istendi; bu parçaların nostaljik etkisiyle herkesin yüzü aydınlandı. Ebru’Ca sahnede hareketliydi, zaman zaman seyircilerle göz göze gelmek istedi , bazen şarkılar arasında konuşarak samimi bir ortam kurdu. Fakat tüm caz tavrına rağmen, benim için yorumda nüans eksikti; duygunun ritimle derinleştiği o katmanlı geçişleri duymadım.

Emprovizasyon (doğaçlama) yok denecek kadar azdı, oysa caz biraz da beklenmeyeni aramaktır. Belki rüzgâr etkiliydi, belki repertuvarın sınırları buna izin vermedi. Rüzgâr, sadece sesi değil, kostümü de etkiledi: sahnede giyilmesi planlanan kıyafet giyilemedi, onun yerine bol, rahat bir pantolon tercih edilmişti. Bu da geceye ait doğallıklardan biriydi.

İzleyiciler taş basamaklarda, minderlerin üzerine ya da bazen iki yastığı üst üste koyup küçük bir kanepe yaparak oturdular. Amfide sesin taşla buluştuğu o akustik alan, cazın az serbest ama çok tanıdık haliyle doldu. O gece rüzgâr sadece yaprakları değil, şarkıların içimizdeki yerini de kımıldattı.

Cengiz Bektaş’ın Güre Amfi Tiyatrosu, bu buluşmanın sessiz ama güçlü bir ortağıydı.
Doğayla kavga etmeyen, onunla uyum içinde var olan mimarinin temsilcisi Bektaş, bu amfiyi “taşla yapılan şiir” gibi kurgulamıştı. Bektaş’a göre bir yapı, yalnızca işlev değil; bir ses, bir gölge, bir yankı üretmeliydi. Tıpkı caz müziği gibi…

Caz da mimari de doğaçlamaya dayanır. Caz müzisyenleri gibi Bektaş da, sabit bir kalıptan değil, yerin hafızasından hareket eder. Güre’nin taşını, rüzgârını, yamaç eğimini dikkate alarak yaptığı bu açık hava tiyatrosu, bugün hâlâ hem bedene hem sese hem ruha hitap ediyor. Tiyatro, bu özel geceye sadece fon değil, bir enstrüman olacak. Saksafonun taşta yankılanışı, baterinin basamaklara dokunuşu, vokalin göğe karışan tınısı… Her biri mekânla kurulan canlı bir ilişki. Çünkü bu mekân, “sahneden çok sahici” bir yer.

Güre’deki konser, “Ebru’Ca” kimliğiyle taşla, nostaljiyle ve izleyiciyle buluştuğu özel bir andı. O gece, sadece cazın değil, geçmişin de taş duvarlara yankılandığı bir geceydi.
Bektaş’ın kurguladığı mimaride, ses sadece duyulmaz, hatırlatırdı.