İstanbul’da bir yakadan öbür yakaya birkaç araçla ulaştığımız iki odalı küçük ev, hep içime gariplik salan bir merak uyandırırdı. İleride yaşamımı etkileyeceğini bilemediğim bu duygumu önceleri altın varaklı oyma çerçeveli büyük boy fotoğraflara bağlamıştım. Zamanla mobilyalarının içinde birer yıldız gibi parlayan sedef kakmaları üçayaklı sehpalarla paylaşan açılır kapanır kolçaklı sandalyelerle, ayağımın gömüldüğü ipeksi yünün her rengi kullanılmış halılarla da ilgili olduğunu düşündüm. Çünkü evimizde sadece iki divan, dört sandalyeli bir masa ile artık tüyleri dökülmeye başlamış iki halı vardı. Ev sahibinin, yani babamın babaannesinin otoriter görünüşüne eşlik eden tavırları üzerimde hep gerginlik yaratırdı. O minik ellerimi, ayaklarımı nereye koyacağımı bilemezdim. Yetmezmiş gibi her yemekte beni annemin yardımına muhtaç eden, normal boylardan iki kat büyük, saplarındaki kabartmaların ellerime battığı gümüş çatal, kaşık, bıçaklar vardı ki onları beyaz masa örtüsü üstünde görür görmez yok olmalarını isterdim. Bize konuk geldiğinde tuvaletten çıkmasını kapı önünde havlu ile beklediğim yaşlı kadının, yemek sunarken bile söylemekten çekinmediği o emredici sözlerine uymaktan başka çaremiz yoktu. Yalnız, hamurunu kendi açtığı su böreği için “Yiyiniz efendim!” demesini bekleyemez, tereyağı kokusunun çekiciliği ile başlardım yemeye. Hatta ellerimle. O zaman büyük babaanne, “Gelin hanımefendi, mahdumenize lüzumlu terbiye veremiyorsunuz, adabımuaşeretten bihaber maalesef!” deyince annem, ağır oymalı ayaklarıyla sanki onu ezmeyi bekleyen masanın altına girecek duruma gelirdi neredeyse. Her bayramın rutin yemeklerinden Hünkâr Beğendi, Tavuklu Çerkez Pilavı, Vezir Parmağı bir yana, böreğin tadı hâlâ damağımda. Yine de bana bir an önce yemek bitse de yola çıksak dedirten evdeki havanın minik yüreğimde yarattığı üşüme etkisi de unutmadıklarımdan.                                                             

Üşüyordum.

Yıllar sonra İstanbul Üniversitesi’ni kazanınca tüm gün süren derslerin yorgunluğu ile Beyazıt’tan Erenköy’e dönmek, ertesi sabah erkenden yola çıkmak zor geldi. Okuluma çok yakın olduğundan, babamın da önerisi ile çareyi haftanın bazı akşamlarını o evde geçirmekte buldum. Otoriter sözleri, tutumları neredeyse yok olmuş büyük babaannenin her zaman başının iki yanından sallanan ipek örtüsü, biraz daha öne eğilmiş bedeni yüzünden boşlukta dalgalanıyordu artık.  Ünlü böreğini açamasa da mutlaka benim için bir şeyler yapmaya çalışıyor, sanki çocukluğumun üstünde yarattığı olumsuz etkilerin özrünü diliyordu. Hayretle gözlemlediğim bu duruma uyum sağlamak için, ders çalışmam gerektiği halde o akşamki gibi albümlere birlikte bakma davetini kabul edince fotoğraflar arasında kaybolduk.  Benim için hemen hemen hiç değeri olmayan anılarının, yanımdaki yaşlı kadının yüreğini burktuğu, göz pınarlarından art arda akan yaşlardan ne kadar belliydi. Sanki bir anda küçülen bedenine, fakir bir çocuğun pastane vitrini bakışı eşlik edince iç çekerek tüm siyah beyaz fotoğrafları detaylarıyla anlattı durdu. Amcazademin küçük kerimesi Seher Hanımefendi, halazademin dünürü Fatıma Hanımefendi’nin beslemesi Emine Hanımefendi diye diye.  Bu arada mekânlardan bahsetmeyi de unutmuyordu. Tabii önce kendi fotoğraflarından başladı. Büyük babaanne çok güzel bir Çerkez kızıymış. Selvi boyu, görene “Gündüz ay mı doğarmış?” dedirten yüzü, gül goncasının henüz açmaya yeltenmiş halli ağzı, baktığını yakan, üstü bal rengi noktalı koyu kahverengi gözleri, doğallığı ile hayran bırakan kaşlarının yanı sıra biraz etine dolgun bedenini taşımakta becerikli, keklik gibi seken ayakların sahibine bir gören dönüp bir daha bakarmış. Kimseleri beğenmezmiş ama. Giyimine çok önem verir, kendine renk renk feraceler dikermiş. Nihayet muradına erip Saray’dan bir paşaya gelin gitmiş. Bir çocuk doğurmuş. Yani babamın babasını, dedemi. Kadınların fotoğraflardaki açık denecek derecedeki giysileri, upuzun saçları, eşleriyle verdikleri samimi pozlar, gelinliklerinin, duvaklarının ihtişamı, yanlarında neredeyse yerlere uzanan gelin telleri ilgimi çekip durdu. O fotoğrafa gelene dek. Onunla tüm gördüklerim adeta silindi. Fotoğraftaki adam, sakalları olmasa ne kadar bana benziyordu. Yani ben ona benziyordum. Kaşı, gözü, elmacık kemikleri, teninin koyuluğu, bakışı aynı bendi. Adı Fadıl Paşa’ymış. Dedemin dedesiymiş. Göğsündeki birçok madalyanın dışında, sağ omzuna doğru çapraz takılmış, siyah beyaz fotoğraftan anlaşılmasa da renginin yeşil olduğu söylenen enli kurdele, Peygamber soyundan geldiğini gösteriyormuş. Türbesi Hindistan’daymış. Oraya Müslümanlığı yaymaya gitmiş. Hintli bir kadınla evlenince dedemin babası doğmuş. Öyle dalmışız ki sanki sabah okula gidecek ben değilmişim gibi vaktin gece yarısını geçtiğini fark etmemişim.                                                                                                          

Üşüyordum.

Yatağımda bir yandan ısınmaya çalışırken bir yandan da bana anlatılanları, kim kimin babası, kim kimle evlenmiş, kim nereye gitmiş diye zihnimde sıraya diziyordum ki göz kapaklarıma söz geçiremedim. Alelacele yattığımdan olacak tuvalete gitmek için bir ara uyandım. Tam girecekken arka odadaki büyük babaannenin yatağına gözüm ilişti. Bomboştu. Lambayı yakmadan girmiş diye düşünerek düğmeye basıp beklemek üzere yatağıma döndüm. Beş dakika geçince kesin bir şey oldu, öldü mü kaldı mı, ne olur ne olmaz diye kapıyı birkaç kez çalsam da ses çıkmadı. Hafifçe araladım, tuvalette kimse yoktu. Yatağına uzaktan tekrar baktım, boştu. Odada düştü mü yoksa diye gittiğimde büyük babaannenin evde olmadığını anladım. Nereye gitmiş olabilirdi?  Ne yapacağım ben şimdi kaygısıyla ellerimi ovuşturuyordum ki gözüm yatağın tam karşısındaki, asıldığı duvarın üçte birini kaplayan ağır oymalı çerçeveye ilişti. İlişmemesi imkânsızdı zaten. Fotoğraf, büyük babaanne ile paşa kocasının yani büyük dedemindi. Büyük babaanne Saray’a gelin olmasının tüm ihtişamını, yukarı doğru kaldırdığı başında, hükmedici bakışlarında, etekleri kat kat giysisinde, mücevherlerinde taşıyordu. Fotoğraftaki kadın, aniden çerçeveden dışarı adım atıp sedef kakmalı sandalyede açık mavi ipek elbisesinin sakin hışırtısı ile normal insan boyutlarında canlandı. Şaşkınlıktan bağırsam bağıramıyor, kıpırdamak istesem kıpırdayamıyordum. Az sonra o genç kadın, büyük babaannenin gerçek haline dönüşüverdi. O zaman kekeleyerek de olsa neler olduğunu sorabildim. Bana onu bazı geceler çağırdıklarını söyledi. “Nereye?” dedim tabii merakla. “Hindistan’a, büyük kayınbabamın mezarına,” diye yanıtladı. Bir yandan bu gidişin imkânsızlığını düşünüp bir yandan, herkes Amerika, Paris aşkıyla yanarken küçüklüğümden beri bayrağına kadar ezberlediğim, bulduğum her fotoğrafını incelediğim, yazısını okuduğum o ülkenin isminin olmadık bir zamanda karşıma çıkmasına hayret ettim. Donakalmış halimden beni çekip çıkaran büyük babaanne “Yarın akşam yine gel, konuşalım,” diyerek bana yatağıma kadar eşlik ettiğinde iyi ki üstümü sıkı sıkı örttü.                                                                                                                        

Üşüyordum.

Ertesi gün, akşamı nasıl yaptım bilmiyorum. Son iki derse girmedim. Kapıyı çaldığımda büyük babaanne “Bu akşam da geleceğinizi niye söylemediniz kızım, arzunuza göre yemek hazırlardım?” dedi. Gözlerimi kocaman açarak “Önemli değil,” diyebildim. Yaptığı omlet ile evdeki çorbayı bölüşerek akşam yemeğini hallettik ama halledilecek asıl sorun ne olacaktı? Büyük babaanneye bakacak olsam konu hiç açılmayacaktı. Çünkü elindeki Kuran’ı başını hiç kaldırmadan okuyordu. Dayanamadım geçtim ayaklarının dibine oturdum. Bir bir anlattım geçen geceyi. Yanıtı, “Evlâdım üşüdünüz herhalde, yorganınızın üstüne battaniye takdim edeyim,” oldu. ‘Bu sözlerine hem kızdım, hem de çok üzüldüm. Gördüklerimin gerçek olmadığını kimse söyleyemezdi bana. “Ama ama!” diyerek küskün küskün yatağıma gittim. Büyük babaanne, kalın bir battaniye ile az sonra yanımdaydı.                      

Üşüyordum.

Dalmışım. Birden bir dürtme ile uyandım. Büyük babaanne başıma dikilmişti. “Buyurunuz efendim, bu gece beraber gitmemiz isteniyor,” dedi. Çok korktum, sığındığım yorganın altından “Hani sen bir yere gitmemiştin. Akşam öyle dedin ya,” dememe kalmadan kolumdan çekiştirdi. Arka odaya geçmemizle o koca çerçevenin içinde açılan yola girmemiz bir oldu. Hindistan’da olduğumuzu anlamam hiç zor olmadı ama. Büyük babaannenin tıpkı fotoğraftaki gençliğine dönmesinin yanı sıra benim de pijamalarımdan arınmış, üzerinde yol yol işlemeler olan geleneksel Hint giysisine büründüğümü hayretle fark ettim. Hep duyduğumuz o filler, inekler, izbe binaların yanı sıra görkemiyle göz kamaştıranları, fakirlik, zenginlik, ihtişam, kirlilik sarmalanarak geçti gözlerimizin önünden. En son yeşil bir türbenin önüne geldik. Fadıl Paşa’nın türbesiymiş. İçinde bir mezar daha vardı. Hintli karısının mezarı olduğunu tahmin ettim. Dualarımız bitmiyordu. Oysa benim bildiğim Arapça dualar sayılıydı. Hava, siyahın tüm tonlarının hakkını vererek yavaş yavaş karardı. İçimi kaplayan korku derinleşti. Sanki bir korku filminin ortasına düşmüşüm hissiyle her an bir yerlerden yarasalar üstümüze doğru uçacak gibi geliyordu. Biraz sonra gökyüzünden konfetiye benzer parlaklıklar Hintli kadının yani dedemin babaannesinin yattığı yerin üstüne küme küme yağmaya başlayıp aydınlatırken buğulu bir ses yükseldi.

-Nihayet getirebildin Sitare’yi! Görevin bitti, bırak ve git! Bir daha gelme!

Neydi bu sözlerin anlamı, kime, ne için söyleniyordu? Kim gidiyordu, kimi bırakıyordu? Oysa biraz düşününce soruların yanıtı belliydi. Kalacak olan bendim ama benim adım Yıldız’dı. Büyük babaannenin birden ortadan kaybolmasıyla tüylerim diken diken oldu.                                                                                                                            Üşüyordum.

Ses devam etti.

-Şimdi ayakucuma gel.

Hem korktum hem de merakla içimden geçirdiğimi mırıldandım.

-Parmaklıklardan nasıl geçeceğim ki?

-İlerle.

Bir adım atmıştım ki parmaklıklar yanlara açılırken nereden çıktığı belli olmayan bir kürek ellerime bırakıldı.

-Ayakucumu kazmaya başla.

Artık robot gibi olmuş, komut alıyor, ses ne derse onu yapıyordum. Toprak yumuşacıktı. Kazdığım çukur, kısa zamanda bir insanın içine çömelerek oturacağı büyüklüğe gelmişti. Burada önemli bir şey olmalıydı. Bir sandık örneğin. İçi altın dolu. Cumhuriyet ilan edilince büyük dedemle, büyük babaanne ülkede kalmayı tercih etseler de tüm sülale, yükte hafif, pahada ağır ne varsa yanlarına alıp Suriye’ye giderek Lazkiye’ye yerleşmişler. Dedem, yıllar sonra onları bulduğunda ayakkabıların topuklarının bile altın olduğundan bahsetmişti. Dönüşte dedemin cebine koydukları harçlık, emektar dolmuşunu yenileyecek kadar fazlaydı. İşte içimdeki büyük umut buydu, oralardan bir türlü bize gelemeyen mirastan payımıza düşen altınlar kazdığım yerden çıkabilir miydi? Bu bir işaret miydi? Ses buğusunu arttırdı.

-Ben ölünce benim ruhum sana üflendi ama uzun yıllar Araf’ta bekletildik. Bedeninde hayat bulduğumda içim hiç rahat değildi. Nihayet seni getirtebildim Sitare. Benim çektiğim çileleri çekmemen için seni yanıma almalıyım artık. Yoksa çok kötü günler gelecek senin için. Bu çukur senin kurtuluşun olsun. Şimdi üstünü örtmeye başla.

 “Benim adım Yıldız, Sitare değil,” desem de çömeldiğim yerden toprakları üstüme avuç avuç atmaya başladım.                                                                                

Üşüyordum.

Zangır zangır titreyerek uyandım. Neydi beni çökerten o baskı? Yorgan, battaniye birlik olmuş, bana karabasan yaşatmaya ant içmişlerdi sanki. Kalktım, büyük babaanne yine yerinde yoktu. Tuvaletteymiş. Evden nasıl çıktıysam o, ölene dek bir daha gitmedim. Zaten altı ay içinde hem büyük babaanne, hem de dedem öldü. Miras kalan daire satılarak amcamla babam arasında paylaşıldı. Sedef kakmalı sandalyelerle, sehpalar artık bizim evdeydi. O çerçevelerin, fotoğrafların ne olduğunu bir türlü öğrenemesem de öteden beri beni Hintlilere benzetenlere “Ne ilgisi var canım,” dememin saçma olduğunu anlamıştım. Her biri dört saat süren, üç kez seyrettiğim Raj Kapoor’un Awara filminin ezgisini neden dilime pelesenk ettiğimi de.

 Awara hoon, awara hoon, ya gardish mein hoon, aasamaan ka taara hoon

Tüm bunlar zihnimde birleşip birleşip üstüme gelirken bir de Yıldız isminin Hintçe karşılığının Sitare olduğunu öğrenince yıllardır bilinmez bir merakla takip ettiğim Hindistan adı her geçtiğinde bir ürperme almaya başladı beni.                                                                                                                         Üşüyordum.

Bir şeylerle dürtüldüm durdum yıllarca. Okulu bitirip işe girdiğim ilk yıl, maaşımı biriktirip Hindistan’da aldım soluğu. Türbeyi bulmam zor olmadı. Yıllar önce gördüğüm kâbustaki gibi yani üstünde kubbeleşmiş hissi veren yeşil parmaklıklarla çevrelenmiş duruyordu. Yanındaki mezarın ayakucunda sanki küçük bir gömü daha varmış gibi bir kabarıklık göze çarpıyordu. Çok geçmedi kulağıma o tanıdık, buğulu ses çalındı.

-Bu kez gelmek senden, döndürmemek benden Sitare. Ne çekeceksen madem bu topraklarda, yanımda çek o zaman.

Sesi duymamla ellerimi türbenin soğuk demirlerinden ayırmam bir oldu.                         Üşüyordum.

Her akşam olduğu gibi bu akşam da büyük babaanneden babama, ondan da bana miras kalan sandalyelerden birine oturup sehpadan kahvemi alırken o sedef kakmaların içinde kaybolmaktan korkuyorum. “Tüm bunlar yalnız yaşamaktan oluyor. Kendi kültürünüzden olmayan biriyle evliliğinizdeki zorluklar, daha sonra başınıza gelen korkunç olay sizi yıldırmış. Yine de kuvvetliymişsiniz, araştırmalara göre dünyada en çok intihar eden kadınlar Hindistan’daymış. Çok geç de olsa yeni bir yaşam kurmak elinizde. Anlattıklarınıza göre yüzünüzdeki izle kurtulmanız bir mucize. Ölebilirdiniz. O iz, hiçbir zaman geçmez ama yüreğinizdeki izleri silmeye tüm eski eşyalarınızı atarak başlayın lütfen! Fotoğraflar, giysiler buna dahil, unutmayın. Sonra da bir köpek alıp her gün onu gezdirin. Böylece hem evden çıkmış olursunuz hem de insanlara yakınlaşmak için bir adım atabilirsiniz. Bu kaçıncı ricam sizden? Tabii ki bir psikiyatrisin tedavisi altında olmanız da gerekiyor. Yoksa gördüğünüz gibi bu koşullarda sadece terapiyle hiç ilerleyemiyoruz,” tekrarını her seferinde dinlemek hoş olmasa da yarın yine psikoloğuma gitmeliyim.

Karşımdaki duvarda asılı fotoğrafımla göz göze geliyoruz. Sağ kolumun bir kısmı görünmese de fotoğrafın dans ederken çekildiği, yani karşımdakine sarıldığım ortada. Üzerimdeki mor rengin hâkim olduğu altın ipliklerle yoğun işlemeli ipek sari kayganlığını elimin altında hissettiriyor. Sallantılı küpelerimle takım olan elmas, ensemde büyük bir topuz yapılmış saçlarımın orta çizgisinden aşağıya, alnımdaki kırmızı noktanın tam üstüne denk geliyor. Başlarına ne gelirse gelsin bakışları değişmeyen gözlerimi olduğundan daha da büyük gösteren ağır makyajımı, burnumdaki hızmamı, her biri ince işçilikli, dirseklerime kadar uzanan çok sayıda altın bileziklerimi, ağırlığı fotoğraftan fışkıran ateş renkli gerdanlığımın gösterişini izliyorum uzun süre. Birden belimdeki bir parmak ucu gözüme ilişiyor. Oysa usta bir fotoğrafçıya yanımdaki kocamı her şeyiyle sildirmiş, adeta yok ettirmiştim. Demek ki insan ne yaparsa yapsın geçmişinden kurtulamıyor. O parmak ucunun sahibinin, kıskançlık uğruna attığı kezzabın yakıcılığıyla tanınmayacak hale gelen yüzümün sol yanı cayır cayır yanmaya başlarken, titreyen bedenim için kombiyi en yüksek ayara getirmek üzere yerimden kalkıyorum.                                                                                                                   

Üşüyorum. 

Ceyda Sevgi Ünal

Öykü, 2022 Yılmaz Sunucu Öykü Yarışması’nda Anılmaya Değer Öyküler arasına seçilmiştir.