Demirci

Saat yedi. Sahildeyim. Deniz henüz uyanmamış gibi, göğsünde hafifçe kabaran bir solukla duruyor. İki sandal iskeleye yakın duruyor; biri hafifçe kıyıya yaslanmış, öteki suyun ritmine kendini bırakmış. İskelede bir baston, üzerine sarılmış bir havlu. Sessizlikte bir cümle gibi duruyorlar. Tanıyorum onu; sabah erken ve akşam geç saatlerin yüzücüsü. Suyla düşünür, suda şifa bulur.

Derken iki bastonlu adam kumsalda göründü. Bastonlar aynı mıydı, yoksa başka bir çiftin bıraktığı izler miydi? Sabahın bu kadar dingin olduğu bir vakitte, insan her şeyi bir işaret sanıyor. Sanki Hephaistos, Zeus’un yaralı yaratıcı oğlu, bu sabah onları toplamıştı kıyıya. Demirci tanrı kendi atölyesini değil, sabahı kurmuştu bu kez; kıyıya gelen her beden, onun dokunuşuyla yerleşiyordu sabahın ortasına.

Az sonra, tam bastonla havlunun olduğu yerde bir çocuk arabası belirdi. İçindeki çocuk mavi gözlü, sarışın bir bebek. Yüzü güneşte yanmış gibi kırmızı. Bastonun yorgunluğuna karşılık bir parıltı. Bebek öne, denize bakıyor. Baston geride kalıyor. Dede denizde yüzdü. Her şey yer değiştiriyor ama aynı rolü oynuyor gibiydi.

Ardından haşemalı bir kadın denize girdi; bedenini dalgaya bıraktı, hiç acele etmeden. Derken bir kumru yanaştı yanıma, tereddütlü. Kıyıdaki birkaç kırıntıyı yedi, sonra uzaklaştı. Fotoğrafını çekemedim. Tam o sırada bir arı, dairenin en iç halkasından geçmiş gibi başımın etrafında dolandı. Sanki görünmeyen bir çemberin içindeydim.

Bu sabah, Hephaistos’un kalkanındaki dünyaya benziyor. Her şey yerli yerinde: adamlar, bastonlar, bebek, çocuk arabası, denize giren haşamalı kadın, yanına yanaşan kumru,  başımın etrafında dönen arı.

Akhilleus için yaptığı kalkanda savaş ve barış, tarla ve kent, gündüz ve gece, evlenenler ve ölenler vardı. Şimdi, bu sabah sahilde, onun bir başka eseri gibi: yaşlılık ve çocukluk, yalnızlık ve birliktelik, sessizlik ve çırpınış. Bastonlar ve çocuk yan yana. İnsan hayatının iki ucu. Hephaistos burada görünmüyor, ama sabahın içine kalkan gibi bir bütünlük serpmiş. Belki bir an için her şeyi durdurmuş. Bastonla gelen yalnızlığı, bebekle gelen geleceğe bağlamış.

Turkuaz

Sabah on. Deniz yine o turkuaz… İnce, parlak, sanki bir kumaş parçası suyun yüzüne serilmiş. Kıyıya yakın, gümüş tepsiler, üçgenler, bozuk kareler dalgayla bozulup yeniden kuruluyor. Kırılma dedikleri şey bu, evet, ama ben öyle görmek istemiyorum. Thetis, babası Nereus ve elli Nereid su perisi dans ediyor orada. Bunu bilmenin kimseye faydası yok, bana da pek yok aslında. Akhilleus öldüğünde bu su perileri gözyaşlarını denize karıştırarak yas tutmuştu. Mitoloji böyledir işte; çok söyler ama hiçbir yarayı kapatmaz.

Derinlere yüzdükçe şekiller küçülüyor, göbek büyüklüğünden parmak ucuna iniyor, çizgileri silikleşiyor. Dalgalar kararsız; Artemis’in işi olmalı, Güre’nin tanrıçası… Belki bir Agamemnon arıyordur, kızını kurban etsin diye, rüzgâr çıksın diye. Gemiler bekliyor diye kızını kesmek… Yunan trajedisi diyoruz, ama hâlâ dünyanın bazı yerlerinde rüzgâr uğruna kurbanlar veriliyor. Hikâyeler ne işe yarar ki. Birdenbire rüzgâr yön değiştirince aklıma gelmeleri dışında. Bayraklar önce doğudan, sonra güneyden, sonra açıktan gelince dalgalar bir yöne değil, birkaç yöne savruluyor, tıpkı düşünceler gibi.

İskele civarında kefal yavruları görünür; deniz çayırlarında çoğu zaman balık olmaz. Birinde, uçları çizgili, mekik biçimli birkaç balık gördüm, sarpa ya da ispari, belki istavrit. Balıkların adını bilmek çoğu kişinin umurunda değil. Ben yine de aklımda tutuyorum; insan bazen denizde gördüğü küçücük şeyi adlandırarak tutunuyor hayata.

Yaz başında tanıştığım bir adam var; emekli elektrikçi. Eşiyle buraya taşınmışlar. Portatif sandalyelerini açıp uzun uzun oturuyorlar, bazen konuşarak, bazen sadece yan yana susarak. Kadın balıkçıları gördüğümde içimde bir sevinç oluyor; sanki Artemis uzaktan gülümsüyor, “Devam edin” der gibi.

Denizin yüzünde koyu yeşil, küp biçiminde bir duba; ağ atanların sınırını gösteriyor. İlerde turuncu yuvarlak dubalar, onlara bağlı iki-üç sandal; yan evlerin balığa çıkan elleri. Dün oltanın kancasına takılma korkuma sörfçüler eklendi. Biri hızla geçti yanımdan, Boreas’ın İstanbul’daki mağarasından çıkıp Kuzey Ege’ye inen poyrazı arkasına almış. Hâlâ iyileşmeyen omzuma o hızla çarpsa… İkinci sörfçü yavaştı, acemiydi; ama yakınlık bazen hızdan daha çok ürkütür.

Denizin altında beton tonozlar; yosun tutmuş, hiçbir şeye bağlı değil, bırakılmış. Aralarında çerçöp; yüzeyde zaman zaman kir. Balıklar yüzeye çıkan kırıntıları almak için başlarını sudan çıkarıyor. Bir de sepetle balık tutanlar var; içine ekmek ve taş konan, balığın girip çıkamadığı tel düzenekler.

Hepsi burada: sepetle balık tutanlar, ağ atanlar, oltayla bekleyenler, sörf yapanlar, denize girenler, iskeleden atlayan çocuklar. Her biri başka bir ritimle, başka bir hevesle, başka bir korkuyla… Deniz hepsini saklıyor, hepsini taşıyor, hepsini bir dalganın altına alıp geri veriyor. İşin aslına bakarsak bütün bu sahne, Thetis’in, Artemis’in ya da Boreas’ın umurunda bile değil.

D vitamini

Saat iki. Güneş tepede. D vitamini yüksek, ama onunla birlikte gelen ultraviyole yakıcı, sızdıran. Bu saatte denize inen azdır; ancak içeride bunalan, bir işten kalkıp gelen. Yüzmek için değil, serinlemek için.

Birazdan iskele değişir; çocuklar gelir. On kadar çocuk, iskeleyi bir aquaparka çevirir. Her seferinde merdivenden çıkar, hemen yeniden atlarlar. Ortadan, sağdan, soldan, kimi koşarak, kimi olduğu yerden, kimi geriye doğru. Sanki Akhilleus’un Patroklos için düzenlediği cenaze oyunlarının su versiyonu; sadece ödül yok, rakip yok, ama sürekli tekrar eden bir atlayış ritmi var. Onlar için bir oyun, benim için bu yıl yeni bir tedirginlik: çarpacaklar, düşecekler, kıyıda çarpışacağız.

Kimi anneler “dikkat et” diye bağırır. Agamemnon’un kızını rüzgâr uğruna kurban etmesini hatırlatıyor bu bana; orada ölümün kesinliği vardı, burada kaza ihtimali. İkisinde de masumiyet, bir üst amacın kurbanı olur.

Kıyıdan iki metre açılınca gürültü geride kalıyor, su sakinleşiyor. O sakinliğin içinde 2007’yi hatırlıyorum; buraya ilk taşındığımız yıl. Kıyıda tanıştığım bir kadın, tam önümüzü göstererek, “Kocam burada boğuldu,” demişti. Kalp krizi. Derinde değil, açıkta değil; kıyıdan birkaç metre. Hiçbir kahramanlık hikâyesine sığmaz böyle bir ölüm. Bir deniz tanrısı uğurlamadı, bir tanrıça yas tutmadı. Sadece bir kaybolma.

Ve geçen gün, neredeyse aynı yerde bir boğulma daha. İkisi de genç; biri otuzlarında. Biri diğerini boğdu. Nedenini bilmiyoruz. Kurmaca olsa, çok neden bulurduk; aşk, ihanet, intikam ya da savaş tanrısı Ares’in kıyıda gizlenip iki bedeni suyun altında birbirine kenetleyecek bir öfke fısıldaması. Ama bu gerçek; sessiz bir acı, karanlık bir haber. Ölümün iki azı dişi, art arda kapanmıştı suyun ortasında.

Dağ ve Ay

Rüzgâr güneybatı; lodos. Notos’un soluğu yüzümde. Merdivenlerden inince suyun üstünde ekmek dilimleri gördüm; altı, yedi tane, beyaz küçük sandallar gibi. Belki sepetten çıkmış, belki biri bırakmış. Notos bunları birine armağan etmiş olabilir. Onları balıklara bıraktım, yüzümü yeşil dubaya döndüm. Dalganın geliş yönüne karşı yüzmek hoşuma gidiyor; dönüşte dalga seni taşır. Dün Boreas yönünde yüzmüştüm; öyle açılmışım ki iskele minik bir çizgiye dönmüştü.

Açıkta Kazdağları’na baktım. Kız kardeşimin dediği gibi: sırtüstü yatan kadın. Saçları geriye düşmüş, yüzü yan dönük, boynu, göğüsleri, karnı, bacakları. İşte Kazdağı’nın tepeleri böyle diziliyor. Bulutlar tül gibi örtülmüş; yerleri değişiyor, ışık başka yerden vuruyor. Belki Aeneas’ın annesi Afrodit’tir bu, Anchises’i böyle bir yatışla baştan çıkarmış olabilir. Bunu bilmenin kime ne faydası olur. Ama ben bakınca hâlâ bir hikâye görüyorum; çünkü bir dağın üzerine aşk hikâyesi yakıştırmak, gerçeğin kendisinden daha kolay.

Tepelerin adları vardır elbette; Sarıkız hayli uzakta, görünmez; Karataş değildir. Sağ tarafta, siluetten hayli uzakta, hava açık olduğunda köyler seçilir; birinin adı Ortaoba denmişti ama emin değilim. Bu bilgiyi bilmenin, bilmemekten farkı olmasa dahi hafızada bir isim bazen fotoğrafın kendisinden uzun yaşar.

Saat yediye doğru güneş Kaz Dağı’na ilerliyor, orada biriyle buluşuyor; anlaşıyorlar, Ay’ı gönderiyorlar gökyüzüne. Dolunay şenlik burada; bazen Madra Dağı’ndan, bazen Kaz Dağı’ndan doğuyor. Dağdan, güneşin güneyinden. Gün batımında Madra mor kesiliyor.

Uğultu

Güneş batınca deniz laciverte, neredeyse siyaha dönüyor. Ay ışıkları ve kıyı ışıkları beliriyor. Kıyıda müzik çalıyor; içeride ağaçların uğultusu duyuluyor. Önümüzdeki çınar sararan yapraklarını çimlerin üzerine bırakıyor; hafif ve kuru bir ses çıkıyor. Çam daha derinden konuşuyor. Zeytinler sessiz, çınarın ve çamın korumasında duruyor. Kıyıda palmiyeler, yüksek ve sert, rüzgârı doğrudan göğüslüyor.

Kuruçay tarafında insanların dinlediği müzik çalıyor. Arada çığlıklar ve haykırışlar karışıyor. Bekçinin düdüğü zaman zaman araya giriyor. Yan komşudan gelen konuşma sesleri işitiliyor. Gençler eğlenirken ani kahkahalar duyuluyor, ardından sessizlik geliyor. Çocuklar çoktan uyumuş olmalı, gençler hâlâ dışarıda. Sahilde gündüzden farklı, kıyıya oturmuş bir zaman yaşanıyor.

Geceyi korumak, tehlikeyi uzak tutmak, sessizliği sürdürmek, uykuyu saklamaksa, Zeus, bütün tanrıları yöneten ve yönlendiren bir otorite olarak bu korumanın başında duruyor. Yıldırımları, rüzgârları, hatta diğer tanrıların kararlarını yönlendirerek geceyi şekillendiriyor. Kader, çoğu zaman onun elinde biçimleniyor; bazen sert, bazen yumuşak, ama her zaman kendi isteğiyle.

Tanrıların koruması mitolojide bile eksiliyor ya da sadece seçtiklerine ulaşıyor. İnsanların koruması bazen işe yarıyor, bazen hiç kimsenin umurunda olmuyor. Geceyi dalgaların hiç durmayan ritmi de koruyor. Bu ritim bir sahili, bir uykuyu, bir rüyayı taşıyor. Korumak çoğu zaman kendini avutmak için söylenen bir kelimeye dönüşüyor. Rüzgâr esince dalgaların sesi çamların uğultusuna karışıyor. Uyku ile uyanıklık arasında insan hem gerçekte hem kendi efsanesinde oluyor.

Nükhet Eren