O gün herkes padişahla birlikte Göksu Kasrı’na gitmişti. O ise kalabalığın karmaşasından yararlanıp Sarayburnu’nun ara sokaklarına karışmış, Topkapı Sarayı’ndan Aynalı Kavak Kasrı’na kadar yürümüştü. Gelene kadar sürekli arkasına bakmaktan helak olmuştu. Kasra çıkan yokuşu tırmanırken saçlarından aşağıya süzülen terden üzeri sırılsıklamdı.  Havanın boğucu sıcaklığına şükretti. Sokaklarda neyse ki kedilerden başka tek tük insan vardı. Kıyafetinden saraylı olduğu şıp diye anlaşılmasa iyiydi.

Gülnûş henüz on dördüne yeni girmişti. İnce burnu, siyah saçları, beyaz teni, öpülmek için yaratılmış dudakları ve dolgun göğüsleriyle çok gösterişliydi. Yaşıtlarından iriydi.

Nesteren Kalfa, eğer on sekizine kadar padişahın yatağına giremezse onu haremden atacağını kaç kere söylemişti hatırlamıyordu.

Çok da umurundaydı sanki o şişko yanaklı Avcı Mehmed’in koynuna girmek.

Kaftanının önünü iyice açmıştı.  Üzerine yapışan hırkasına, çiçekli şalvarına baktı. “Nesteren Kalfa beni bu halde görse kesin lime lime eder.” diye mırıldandı.

Kasrın o bildik, üzeri tuğralı ana giriş kapısına yaklaştığında iki büklüm eğilerek soluklandı. Kasra tek başına girmek için ne bahane uyduracağını saraydan çıktığından bu yana düşünüyordu. Kapıdaki görevlilere görünmediğinden emin olarak manolya ağacının altında nefeslendi. Üstünü başını düzeltti, yürürken kayan hotozunu kafasına iyice yerleştirdi.

Topkapı Sarayı’ndan duyduğu, onu kendine çeken, o muhteşem büyülü dilsiz kavalın sesi artık yakınlardan geliyordu.

Haremdeki diğer cariyelere bunu söylediğinde gülüyorlardı.

“Efendim neymiş, Tersane Sarayı’nda çalan müzik aletinin sesi Topkapı Sarayı’ndan nasıl duyulurmuş?”

Kaç kez ağız dalaşına girmişti bunun için hatırlamıyordu. Kim olursa olsun sonunda  “Aman, deli Giritliyle mi uğraşacağız!” diyerek ondan uzaklaşıyordu.

Kapıya doğru yanaştı. İki kanatlı devasa ahşap kapı aralıktı. Görevlilerin hiçbiri ortada yoktu. Buna bir anlam veremese de kimselere yalan söyleyemeyeceği ve sonrasında belki de daha az ceza alacağı için vakit kaybetmeden içeri süzüldü.

Kapının hemen karşısında, koruluğun ortasında, gökkuşağının renkleri ile bezeli vitray camlı saray yer alıyordu. Yerden başlayıp tavanda biten rengârenk camlardan yansıyan ışık genç kızın gözlerini kamaştırdı. Geriye iki adım atıp huzur bulduğu ve Topkapı Sarayı’na değişmeyeceği bu yere hayranlıkla baktı.

Sağdaki korulukta yer alan ağaçların hepsi baharın gelmesi ile en güzel giysilerini giymiş, düğüne gider gibi süslenmişlerdi.

Ön tarafta ise Haliç’in masmavi pırıl pırıl suları ayna gibi güneşi yansıtıyor, ışık Fener, Balat tarafındaki evlerin camlarına vuruyordu.

O an tüm manzara ile bütünleşmiş baharın kokusunu içine çekti. Koşar adımlarla o bildik, tanıdık huzur veren mekânına, erguvan ağacına yöneldi. Ana binanın hemen yakınındaki tulumbaya gözü takılınca susadığını fark etti. Etrafta kimsecikler görünmediğinden emin olunca tulumbadan su çekerek elini yüzünü yıkadı, kana kana içti.

Soluğu düzene girmişti.

Havuzun yanından geçerken üzerindekileri çıkarmaya başladı.

O arada kuşların suda yıkanmalarına gıptayla baktı. Keşke o da kuşlar kadar özgür olabilseydi.

Bu düşüncesini Nesteren Kalfaya söylese hemen itiraz eder, sarayın ne kadar eşsiz, ne kadar güvenli bir yer olduğundan girer, padişahın koynuna girip ona bir oğlan çocuğu doğurarak haseki sultanlığa terfi etmesi gerektiğinden çıkar, saatlerce özgürlüğün ne bela bir şey olduğunu anlatırdı.

Gülnûş da her açıklamaya itiraz ettiği için derhal ona bir ceza verilir, o ise sevinçle cezasını çekmek üzere yalnız kalırdı. Kimse bilmiyordu ki ceza olsun diye yalnız bırakıldığında özgür olmak Gülnûş’a pek iyi geliyordu!

Başındaki hotozu çıkarıp yanına koydu. Uzun saçları çağlayanlar gibi akarcasına omuzlarına döküldü. Güneş ışınları, kemerindeki taşlara vurup tekrar yukarı çıkıyor, kuzgun rengi saçlarının arasında dans ediyordu.

Etrafı kolaçan etti. Kimsecikler görünmüyordu. Kafasını kaldırıp kendisine kucak açan erguvanın dallarına baktı.  Öyle büyüleyiciydi ki! Hâlbuki meyve vermez, gölge yapmaz, çiçeği desen koparıp saçına taç bile yapamazsın… Bahçede bu kadar ağaç varken bu ağacın onu neden etkilediğini içten içe hissedebiliyordu. 

Dört beş yaşında ya var ya yokken, annesinin kucağından zorla alınıp saraya getirilmek üzere gemiye bindirilmişti. O uğursuz gecenin öncesinde, annesi ile birlikte evlerinin bahçesinde erguvan ağacının altında tahta sedirde oturduklarını, annesinin taa o zamanlarda da herkesin gıpta ile baktığı kuzgun gür saçlarını limon suyu ile ıslata ıslata tahta tarakla tarayıp iki örgü yaptığını hayal meyal hatırlıyordu.

O ağacın çiçeklerinin renkleri ile annesinin çığlıkları bunca yıldır hiç aklından çıkmamıştı.

İç çekerek gözündeki tek damla yaşın akmasına izin verdi.

Üzerinden çıkardığı hırkasını yere serdi. Şeffaf iç gömleği ile kalmıştı. Bir gören olsa hemen Nesteren Kalfaya haber uçurur, sonra da diğer kızların önünde yemediği azar kalmazdı. Bu sıcakta, etrafta namahrem yokken dahi niye böyle kat kat giyindiklerini anlayamıyordu.

Yok, aşçılar görürmüş, yok Lala Paşa görürmüş daha neler! Halbuki aşçılar kafayı kaldırmaya cesaret dahi edemezler. Yine Nesteren Kalfanın kendisi değil miydi ‘Lala Paşa’dan size zarar gelmez, o da bizden biri!’ diyen. 

Erguvan ağacına sırtını vererek oturduğu yerde gözlerini kapadı.

Ne zaman içinden çıkamadığı bir durum olsa buraya gelir, içini döker, ağaçtan gelecek cevabı beklerdi. Her seferinde sorduğu soruya bir cevap bulur, içindeki ağırlığı ağacın dibine gömer, kuş gibi hafiflemiş olarak seke seke geri dönerdi.

Yüzünü yalayıp geçen güneş ışınlarının şefkatine sığındı. Etrafta sessizliğin sesinden başka sadece kuşların varlığı hissediliyordu.

Bu huzurlu ortamdaki huzursuzluğu onu deli ediyordu. Ortaçağda Avrupa’da yaşamış olsaydı kesinlikle cadı diye yakılacak kadınlardan biri olurdu Gülnûş. Hiçbir şeyi kabul etmiyor, sorgulamalarının sonu gelmiyordu. Diğerlerinin “Yunan dölünden ne beklersin ki!” dediğini hep duymazdan gelirdi.

Sadece buraya geldiğinde görebildiği, dilsiz kavalını yanından ayırmayan sarı benizli gök gözlü müzisyenin bakışları Gülnûş’u delip geçer, duvarları aşıp Haliç’e kadar uzanırdı.

Nesteren Kalfaya padişahı istemediğini, dilsiz kavalla meşk eyleyen sarı benizli oğlana gönlünün düştüğünü söylediğinde yüzüne okkalı bir tokat yemiş, yere düşmüştü.

‘Öyle biri yok, unut onu!’ diyerek yeri göğü inletmişti kalfa.

Uzaktan dilsiz kavalın içli sesini duydu yine. Bu O’ydu. O’nun üfleyişi kimselerinkine benzemezdi.

Müziğin sesinin dalga dalga yayılarak ona doğru yaklaştığını, kulağının dibine kadar geldiğini duydu. Gözlerini açıp açmamakta kararsız kaldı. Birden üstündeki kıyafetleri altına serdiği aklına geldi, utancından ateş bastı.

Çekine çekine gözlerini açtı. Tam tepesinde dikilmiş gökyüzü mavisi gözlerini Gülnûş’un zeytuni gözlerine dikmişti. İlk kez saraydaki hizmetkârlar dışında biriyle yalnız kalmış, bakışları bakışlarına değmişti. Sanki dünya durmuş, zaman donmuş ve o anda asılı kalmışlardı. Bakışlarında Romeo ve Juliet, Ferhat ile Sirin, Kerem ile Aslı raks ediyordu.

Dilsiz kavalı dudaklarına götürdü, üfledi ve ‘İyi misin?’ diye sordu.

‘Çağrımı duymayacaksın, bana gelmeyeceksin diye endişelenmeye başlamıştım.

Yanına oturabilir miyim?

Korkma, görevlileri müziğimle hipnotize edip uyuttum. Ben tekrar çalana kadar uyanmazlar.

Rahat olabilirsin.’ diye devam etti. 

Gülnûş tüm konuşmanın sarı benizli adamın ağzından değil, kavaldan çıktığından adı gibi emindi. Ne Nesteren Kalfa ne diğer cariyeler söyleyeceklerine inanacaklardı. “Hayal kuruyorsun sen!” diyeceklerdi. Bu defa kimseye söylemeyecekti işte. 

Yavaşça yanına oturmasını izledi. Havanın sıcak olmasına karşın o yanına oturur oturmaz içi ürperdi. Ellerinin ne kadar şeffaf olduğuna hayret etti. Sanki camdan yapılmıştı.

“Her gece senin için çalıyorum, biliyor musun?” dedi.

“Haremdeki mutsuzluğunu, bir gemiye atlayıp annene gitmek istediğini, sarayın senin için zindandan farksız olduğunu, her gece boğulma hissi ile sağa sola döndüğünü, benim müziğimi duymadan uyuyamadığını, hepsini ama hepsini biliyorum.”

Gülnûş’un gözleri şaşkınlıkla fal taşı gibi açılmıştı.

“Ama nasıl olur! Sizi sarayda hiç görmedim ben. Nereden bilebilirsiniz?”

“Müziğimin ulaşabildiği her yerde gözüm kulağım vardır. Seni de iki yıldır her gece izliyorum. Nasılını sorma sakın!” diye mırıldandı yine dilsiz kaval. 

“Neden iki yıldır?” diye sordu Gülnûş.

“Çünkü sana olan aşkımı padişah öğrendi ve beni iki yıl önce burada, beste odasında boğdurdu. Cesedimi de bu erguvan ağacının altına gömdü. O gün bugündür ruhum buradan ayrılamadı.”

Bunu söyledikten sonra kutuplardan daha soğuk elini Gülnûş’un kucağında birbirine kenetlenmiş ellerinin üzerine koydu. Koymasıyla birlikte Gülnûş’un vücudunu alevler bastı.

Gülnûş’un saçının telinden en mahrem yerlerine kadar yayılan o alevler önce üzerinde oturduğu kaftanını fistanını, sonra ağacın dallarını oradan atlaya zıplaya Kasr’ın ahşap çatısına kadar ulaştı.

O gece kasırda neden yangın çıktığını, dilsiz kavalın ezgilerinin o olaydan sonra neden hiç duyulmadığını, o yangından Gülnûş’un nasıl sağ kurtulduğunu kimseler bilemediği gibi, yangından sadece birkaç gün sonra Gülnûş’un padişahın koynuna girip ilk geceden hamile kalarak, dokuz ay sonra gök gözlü sarı benizli bir oğlan doğurup Haseki unvanını nasıl kazandığına da kimsenin aklı ermedi.

Sevgi Alatlı