Ağustos sıcağı, burada insanın üstüne ağır bir yorgan gibi çöker. Her gölgede, her köşede, nefes alınan her anda o bunaltı sezilir. Kelimelere dökülmez belki, ama her satır aralığında hafif bir varoluşsal huzursuzluk belirir.
Ağustos, buraya tanınmaz bir sıcakla gelir; gölge de fayda etmez, uyku da. Nefesin bile yavaşlar, tenin ağırlaşır. Yol kenarlarında diz boyu sararmış otlar, bahçe duvarlarının dışında yol boyunca uzanan o solgun manzara, insanın içindeki huzursuzluğu fısıldar. Sararmış otlar sanki bu yerin asıl rengiymiş gibi havada kalır. Derinden gelen ağırlığın kaçınılmazlığı sabahla başlar. Her sabah öten horoz yeni bir günü haber verir. Bütün haberler, havada asılı duran bir sızıntının içinde kaybolur. Her yeni gün, okunan her satırda gezinen o isimsiz bulantı gibi insanın içine sızar.
Adını toprağının renginden alan, çıplaklığıyla ufku genişleten Akdağ sabahları görünmez olur. Güneşin altında belirmeyen dağ, öğlene doğru ortaya çıktığında bile insanın zihninde tam şekillenmeyen bir tuhaflık bırakır. Oysa bütün coğrafya hatları; Akdağ, Bulgaz Dağı, Bozdağ sabit olmasına rağmen gökyüzünde açıklanmayan bir belirsizlik, ovada görünmez bir ağırlık kalır.
Menderes nehri havzası kadim yerleşiminin beş bin yıllık kerpiç evlerinde Ana Tanrıça bereket kaynağını saklamıştı. Boğa boynuzlu rölyeflerin gizlediği verimlilik inancı, sular çekildiğinde sarardı; yazın sıcaklığıyla birleşti, tarihten bugüne taşınmış bir yük gibi kaldı.
MÖ 2000’lerde, Hititlerin batıya uzanan en uç yerleşimlerinden biri burasıydı. Doğunun merkezi gücüyle batının suya dayalı yaşam biçimi burada buluşmuş, kerpiç duvarlara hem bereketin hem de iktidarın sembolleri kazınmıştı. Sular çekildikçe, bu bereketin yerini sarı toprak ve ağır sıcak aldı.
Suyun çevresinde şekillenmiş bu ova, binlerce yıl boyunca toprağı besleyen taşkınların, pınarların, alüvyonun hediyesiydi. Yerleşimler, suyun gölgesinde büyüdü; evler, suyun yoğurduğu kil ile yapıldı. Tarlalar, suyun her yıl bıraktığı ince bereket tabakasıyla yenilendi.
Şimdi su, toprağın altındaki derin katmanlardan çekiliyor; kimi bahçede 50 metreden, kimi tarlada 150 metreden. Su, artık yerin kendi eliyle sunduğu değil, makinelerle zorla çıkarılan bir bereket. Bütün bu zorlamanın içinde, toprak hem yeşeriyor hem de yavaş yavaş tükeniyor.
Sıcak, artık yalnızca mevsimin değil. Yeraltındaki doğal su azalıyor; toprak nemini kaybettikçe, güneş ışığını buharlaşmaya değil doğrudan ısınmaya harcıyor. Eskiden pınarların, sulak tarlaların serinliği ovayı beslerdi; nemli toprak, geceleri de serin tutardı. Şimdi sulak alanlar kayboldukça, güneşin altında hızla ısınan bir ova kalmış geriye.
Bu yalnızca yerel bir değişim değil; küresel iklimin adımları burada daha hızlı hissediliyor. Son yirmi yılda yazlar hem daha kurak hem daha sıcak oldu; yağışlar azaldı, kalanlar da düzensizleşti. Yağmur, günlerce beklenip de birkaç dakika süren sağanaklarla gelip geçiyor. Ağustos ortasında, gökyüzünde beliren küçük bir bulut, bir iki dakika çiseleyip kayboluyor.
Buna bir de arazi kullanımı ekleniyor. Yeni inşaatlar, çıplak toprak yüzeyler, ısıyı tutan duvarlar… Rüzgârın serinletici akışı kesiliyor. Çivril gibi ovada, hava akımı sınırlı, sıcak gün boyu birikiyor, gece de eksilmiyor.
Geceleri dönen pervanenin yanında Buddenbrooks okurken, her sayfanın sonunda o anlatılmayan, kelimelere dökülmeyen sıcak, adı konmamış bir çaresizlik gibi yerleşiyor zihnime. Her satır aralığında, bu Ağustos’un içinde hem toprağın hem havanın taşıdığı o sessiz yükü hissediyorum.
