Bu yıl Ağustos sıcak, rüzgâr ve nemin içine hapsolduğumuz günlerde başladı. İnsanı serseme çeviren rüzgarla devam ediyor.
Mutsuz ağustos günlerinin içine hapsoldum. Bu yıl niyetim ağustos ayını dört tarafı ormanlarla çevrili memleket evinde geçirmekti. Biri bitip ardından diğeri başlayan yangınlar huzursuz etti. Gitmeyince memleketten arkadaşlar geldi. Sinema pazarımızı onlara feda edip günü dışarda geçirmek için evden çıktık. İlk durağımız kahvaltı edeceğimiz Manastır Kafe’ydi.
Zeytinburnu Balıklı Rum manastırının yanında olan kafenin tam karşısında Balıklı Ermeni Mezarlığı var. Dört tarafı ağaçlarla çevrili tatlı rüzgârın estiği bahçe kısmında oturduk. Dört yanımız ağaçlarla çevrili çünkü o ağaçlar mezarlıkların gölgelikleri. Artık İstanbul’da şehir içinde ağaçlık olan her alan mezarlık. Beton yığınları içinde kısa bir oksijen molası.
Siparişleri beklerken etrafı izledim. Mezarlığın kapısında ellerinde yiyecek, içecek dolu tabaklar, kutular olan otobüs, minibüs, özel araçlarla gelen bir sürü siyahlı insan vardı. Cenaze olduğunu düşündürdü bize. O esnada garson arkadaş masaya kahvaltılıkları koyarken tahin pekmez kâsesi kayıverdi elinden, masanın üzerinde sarı kahve bir renk yerini aldı. Siyahlı insanlar, mezarlar, tahin pekmez aynı anda zihnimin içinde dolanırken telefonumdan gelen mesaj sesi dalgınlığımı dağıttı. Mesajı açar açmaz başka bir dalgaya kapıldım, kuzenler grubuna düşen foto beni o masadan alıp çocukluğumun geçtiği evin salonuna taşıdı. Fotoğrafta babam vardı. Zihnim şimdi o salonda… Yere kocaman bir sofra serili, ortasında babam oturuyor, bir yanında pekmez kavanozu, diğer yanında tahin var. Kardeşimle ben karşısına geçmiş ikisini kâsede katık edişini izliyoruz. Heyecan ve iştahla bekliyoruz. Kocaman bir kâse tahin pekmez hazır, ekmekler hazır. Gamsız bir akşam, mutlu keyifli. Dökülen kâsenin yerine masaya yenisi geldi, pekmezi yok denecek kadar az, tadı acı, dağılan anı kadar acı. İtekliyorum önümden fark eden arkadaş hemen pekmez istiyor. Masanın kapanışını tahin pekmezle yapıyorum, dilimin ucunda çocukluğum, kalbimde bir sızı mezarlığın önünden geçiyoruz, siyahlı insanlar gittikçe çoğalıyor.
Merak edip arama motoruna yazıyorum tarih ve yer olarak karşıma kısa bir bilgi çıkıyor. 10 Ağustos Pazar günü Balıklı Ermeni Mezarlığında Hokehankisd ayinleri düzenlenecek. Altında on bir kişinin ismi, yorumlarda dua eden emojiler vardı. Bilmediğim bir terim, yeniden google’a soruyorum. “Rab’de uyuyanları anma” açıklaması var. Aslında bir anma töreni olduğunu anlıyoruz. O an kalbimde de bir anma ayini var. Can yakıcı. Çok detaylı bakmıyorum. Bir nevi mevlit gibi düşünüyorum.
Eminönü’ne geçiyoruz. Vapurla Kadıköy’e gideceğiz. Karaköy’de bir Cruise gemisi demir almış, devasa, onu inceleyerek konuşuyoruz. Martılar çok az, birkaç martı eşlik ediyor sadece. Vapur iskeleye yanaşırken denize bakıyorum çöplerle kaplanmış ve o çöplere dadanmış büyük balıklar sürü halinde dolaşıyordu. Büyük bir su dalgası gibi insanlar akıyor meydana doğru. Kadıköy kalabalık, vapurlar kalabalık, mekânlarda uğultulu kalabalık sesleri. Kendi içinde bir düzen kurmuş karmaşa var. Sıcak, boğucu bir havaya rahatsız eden bir rüzgâr eklenmiş. Mekâna girmeden bir mağazaya girip yelpaze aldım. Mekânda, klima, pervane, açık camlar, sigara dumanı içeride düzenli bir karmaşa vardı. Günü akşam ettik.
Gün batımını yakalamak için sahile indik. İstanbul’da benim için gün batımın en güzel anları güneşin Ayasofya’nın ardından kaybolup güne veda edişi. Eminönü iskelesinin üstündeki İstanbul Kitapçısı’nda oturduk. Vapurlar gelip gittikçe güneş biraz daha kayboldu. Son vapur yanaşırken iskeleyi sarsıyor. Etrafta bir panik havası var, sarsıntı herkesi tedirgin ediyor. Orayı bilenler vapurlardan diye düşünürken deprem sesleri yükseldi.
Boğazımda bir el gün batarken sıktıkça sıkıyor, turuncu aydınlık gözümü yaktı. Arkadaş tedirgin, huzursuzluğu arttıkça panik atağı tetiklendi. Vapurla dönerken Crusie gemisi demir almış, kendi maviliğinde ilerliyordu. Telefonların ışıklarıyla vapura el sallıyorlar. Karşılık veriyoruz. Geminin gidişi arkadaşı daha da huzur etti. Tutamadık, eve geçer geçmez kendi memleketine dönüş biletini aldı. Güne onu yolculayarak veda ettik.
Rüzgâr bir baştan bir başa esip uçuruyor bizi. Boğucu bir nem havada üzerimize yapıştı. Gece nefessiz düştü yatak odasının içine, boğucu bir ağustos gününü bir diğerine uyanmak için kapadık.
Zeynep Pınarbaşı
