Adam, sabah tuttuğu balıkları temizlerken mutfak camından dışarı baktı. Sabah günlük güneşlik olan havanın bu hale gelmesine şaşırmış, karşında biri varmış da şaşkınlığını ona göstermek ister gibi yüz ifadesini değiştiriyordu. Rüzgâr pencereyi sarsınca içeri seslendi.
“Şuraya bak! Böylesini görmedim.”
Durgunluk vardı içerideki odada. Sesi sanki olduğu yere çakılmış gibi hissetti. Bir süre sonra nazlanarak gelen bir ses çalındı kulağına.
“Çok karardı değil mi? Biraz geç kalsan yolunu gözleyecektik.”
İmalı, alaycı geldi kadının sesi. Balığın karnına keskin bir darbe vurdu, yumurtaları hızla dağılıp kaydı. Pisliğini temizledi. Kanlar lavabonun içine incecik sızdı. Gözleri dışarıya kayıyor, günün değişimine kaygıyla bakıyordu.
“Evet, gece gibi. Sanki yüz metre ötede yerle gök birleşiyor. Gelsene. Şuraya bak nasıl savruluyor tekneler.”
Kadın yine sessiz kaldı. İçeriden hafif bir müzik sesi gelmeye başladı. Adamın içinde küçük bir kıpırtı gökyüzünün karanlığı ile birleşip dalgalanmaya başladı. Yeniden kadına seslendi. Aynı şeyleri tekrarladı. “Gelsene” diye yineledi.
“Şimdi bırakamam elimdekini.”
Ne yapıyor, diye geçirdi içinden adam. Bıraktığında koltuğunda bomboş oturan kadını düşledi. Yan odadaydı ama başka bir gezegene gitmiş kadar uzağında durduğunu düşündüğü karısına ulaşma hevesi canlıydı. Tekrar cevap alamayacağı boşluğa seslendi.
“Bir çay demlesen de içimiz ısınsa!”
Cevabı beklemeden diğer balıklara geçti. Çay demlenmeyecek, kadın cevap vermeyecek, adam salona geçmeyecekti.
Kapıyı sarmaşıklar sarmıştı. Mutfak çukuruna düşmüş adam, ruhunu temizlemesi için banyo yapması gerekirken balığın kanlarını sürüyordu bedenine. Kadının sessizliği nefesiyle dağılıyordu eve. Kesilmiş dilini avucunun içine alınca yaraları büyüyor, büyüyen yaralarına damlattığı mumla avucuna zamanın yataklarını kuruyordu. Orada doğurdu çocuklarını kadın. Balık yumurtaları tezgâhtan akıp kadının ayaklarının dibine kadar geldi. Avuçladı onları.
Derin bir nefes aldı. Savurdu. Gülmeye başladı. Oturduğu yerde doğruldu. Bağırarak seslendi kocasına,
“Hep seversin sen böyle fırtınaları!”
“Severim. Sıcak bir evde oturup pencereden izlemek keyif veriyor insana.”
Seversin ya, derdin gücün deniz. O zavallı balıklar. Avucundaki kanlar rüzgâra karıştığında her damlası başka birinin yüzüne konar. Yüzden ele, elden ele kasabaya dağılır. Koltuğumda sıkıştım kaldım. Denizin, suyun, balıkların, çayın… İçi kurumuş bedenim, koltuğun içine sinmiş tenim. Geçmişim, geleceğim kaybolmuş, solmuş, kumaşın içinde.
Kadının sesi tizleşip salonun içinde dağılırken adama ulaşmadı. Duvardan duvara çarpıp yeniden kendi kulağına geliyor, içinde dağılıyordu. Kadın kurulmuş plak gibi kanları, yumurtaları sayıklayıp olduğu yerde oturup kalkıyordu. Adama bir ses gitti. Bıçağı bir kez daha vurdu balığın karnına, durdu. Kulak kabarttı, derin bir nefes alıp bağırdı yanıtı almak istercesine.
“Kapı mı çaldı?”
“Bilmem. Bir bak.”
Adam mutfaktan çıkıp kapıya doğru ilerledi. Kadın salonda değildi. Sesin geldiği yönü tayine etmeye çalışırken kapının zili yeniden çaldı. Kapının deliğinden baktı. Biri elinde kocaman bir balıkla kapıda bekliyordu. Yüzünü göremedi. Açıp açmamak için tereddütle kapının kolunu tuttu. Bu sefer kapının tokmağı sert bir şekilde yankılandı. Deliğe yeniden baktı balık biraz daha büyümüştü. Kadının sesi geldi. Aç artık, diye bağırıyordu. Adam kapı koluna yüklendi. Kadın kapıda kucağında büyük bir balıkla duruyordu. Henüz yumurtaları yok, diyerek adamın kucağına koyuverdi.
Mutfağa geçti. “Her yeri pislik içinde bırakmışsın beni bekle demedim mi?” diye haykırdı kadın. Bıçağı aldı. Tezgâhın üzerindeki balığın karnına vurdu. Yumurtaları dağıldı.
“Dondum bir çay koysan da ısınsak,” diye bağırdı yeniden. Adam salondaki koltukta doğruldu. Ayaklarının altına doğru ilerleyen yumurtalara baktı.
Kalkmaya çalıştı, kalkamadı. “Çay kalmamış,” diye seslendi kadına. Ellerindeki kana baktı.
Kapının tokmağı yeniden vuruldu. Kadın koltuğundan kalkıp delikten baktı. Adam kucağında kocaman bir balıkla bekliyordu. Kapıyı açınca soğuktan, rüzgârdan dalgalardan bahsederek mutfağa daldı. Tezgâha yatırdı balığı. Kadın koltuğunda oturmuş örgüsüne devam etti. “Çay,” dedi adam, “hangi kavanozda?”
Kalmadı, diye seslendi kadın. Örmeye devam etti. Bembeyaz bir battaniye örüyordu. Yerlere dağıldı uçları. Rüzgârın sesine örgü şişlerinin sesi karıştı. Adam balığın karnına darbeyi vurdu. Kanlı yumurtalar kadının ayaklarına kadar geldi. Pamuk ipliğin ucundan çekilip battaniyeye dağıldı. Karnını tuttu kadın. Bacaklarından sızan kanlara baktı. Ayakuçlarında binlerce yumurta yuvarlandı.
Kapı çalındı. Tokmağı gümbürdeyerek kapıyı salladı. Kadın kapıya gitti. Kimse yoktu.
Adam seslendi.
“Tekneler nasıl savruluyor şuraya bak.” Kadın kapıdan denize doğru çevirdi gözlerini. İçinde bir sürü karnı şiş balıkla kocaman bir dalga eve doğru geliyordu.
Zeynep Pınarbaşı

Çok ilginç ama akıcı güzel bir yazı. Anlatım harikaydı, kaleminize sağlık.
teşekkür ederim, sevgiler
Nasıl bir kısır döngüde yaşanıyor adeta fotoğrafını çekmişsin…
Füsuncum çok teşekkür ederim, bazen taşıyor böyle 🙂
Çok güzel bir yokluk öyküsü, kutluyorum👍👏
Teşekkür ederim Meleksima Hanım, sevgiler