Mahmut Yesari’nin 1943 yılında ikinci baskısını yapmış *Tipi Dindi* adlı kitabını elime aldığımda, sarı saman sayfalarının çoğu, ya yandan ya da üstten kapalıydı. Bıçakla keserek okunabilir hale getirdikten sonra, gevşek ciltten ayrılan yaprakları yapıştırmak istemedim. Sayfaları özenle çevirmem ve iki elimle tutmam yeterli olacaktı. Kitabın yarısına geldiğimde, kucağıma ve koltuğun üzerine dökülen sarı minik kâğıt parçalarına çoktan alışmıştım. Romanı okuduktan sonra, varoluş ve etrafındaki şeylerin (önce *değerlerin* yazmıştım, silip *şeylere* çevirdim; çünkü *değer* demek, hem kişisel hem politik bir anlam taşıyordu) eriyerek yok olması sırasında, daha derinlerdeki bir şey yaşamını bir biçimde sürdürüyor diye düşünmeye başladım.
Ayfer Tunç’un öykü kitabına *Memleket Hikâyeleri* adını verdiğini gördükten sonra, yazımın başlığını gönül rahatlığıyla *Tipi Dindi* koydum. Refik Halit Karay’ın *Memleket Hikâyeleri*, benim için edebiyatımızın başyapıtlarından biridir. Son derece etkilendiğim bu ustalıkla yazılmış öykülerden, çok daha önce—mesela lise yıllarımda—haberdar olup, onları o zamanlar okuyamadığım için halen üzüntü duyarım.
*Tipi Dindi*; varlıklı bir ailenin orta yaşa gelmiş oğlu Macit’in, baba evinin dışında geçirdiği eğlence dolu hayatını bırakıp geri dönmesiyle başlayan bir yok oluş hikâyesidir. İş arkadaşlarıyla gittiği meyhanede Macar-Rus kadınlarıyla içki içerken, yaşadığı aşk acısı yüzünden kendini öldürme isteği duyduğu sırada, kız kardeşi Müzehher’den gelen mektupla başlar roman. İstelyano ve Eleni’nin pansiyonlarında sürdürdüğü uzun yıllardan sonra döndüğü Müslüman mahallesindeki evinde, artık babası yoktur. Uzak akrabalar, komşular, esnaf onlara karşı işbirliği içindedir. Dedelerinden, ninelerinden kalan zenginlik, güç ve etkinlik, kış boyunca yok olur gider. Tavırlarındaki görgü ve zihinlerindeki bilgi, yoksullaştıkça silinir, kaybolur.
“Evden taşınmaya mecburum evkaftan gelecekler… Alacaklı yalnız sütçü kasap mı? Kömürcü, sucu, zerzevatçı, bakkal, belki de terzi, aktar, daha akılda olmayan kimler gelmeyecek? …”
Evden eve taşınılır, eşyalar birer birer satılır; yeni hayatı kış boyunca sürdürmek mümkün olmaz. Küçük kardeş Niyazi, yatılı okula gönderilerek kurtarılır. Böylece roman yalnızca kişisel bir dramı değil, dönemin yitip giden kültürel ve sosyal mirasını da taşır. Bireysel trajediyle toplumsal çöküş arasındaki sınır silikleşir.
Okurun elinde dağılan kitapla Macit’in ellerinden kayan yaşam arasında bir tür paralellik kurmak mümkün. Sayfaların kopuşu, harflerin silikleşmesi, kitabın fiziksel çözülüşü—bunlar romanın anlattığı içsel dağılmanın da dışavurumudur. *Tipi*, yalnızca bir doğa olayı değil; içsel bir çözülmenin, değerlerin, varlığın sessizce çözülüşünün metaforudur.
Ve yok oluş, ölüm üzerine son sözler, Macit’in söyledikleri olsun:
“Bir mucize onu hayata iade etse, belki de pek hoşumuza gitmeyecek… Zira karşısında utanacağız… Yaşadığımız için ölülerden, ölümden kaçıyoruz değil mi? Bu kadar süfli endişelerle yaşamaktansa, ölmek bin defa …”
Bu sözler yalnızca bir karakterin tükenişini değil, bir çağın hayatta kalmaktan duyduğu utanmayı da dile getirir. Macit’in ölümle barışıklığı, tipinin dinmesiyle ortaya çıkan boşluğun kendiliğenlik duygusudur. Yaşam artık neşeyle değil, mecburiyetle sürmektedir. Tipi dindiğinde, kar kalksa da altından yeni bir bahar çıkmaz. Çünkü tipi, hem hatıraları hem de umutları sürükleyip götürmüştür.
Tipi Dindi

Yeni baharlar hep gelsin!… Kaleminize sağlık👍👏