I
İnsanın aynadaki imajı bir bütünlük vaadidir. Dil kendi sembolleriyle insana saldırmaya başladığında bu imaj yıkılır, insan artık parçalıdır. Dünyayı da öyle algılamaya başlar. Gözler parçaları bir araya getirerek bütüne ulaşmayı benimser. Bu bütünleştirmedeki araç ayna gibi doğrudan değildir artık. Dil, dolaylı bir yansıtıcıdır.
İnsan artık sözcüklerle sınırlı ve sırlıdır. Sözcükler insani eylemlere de sahiptir. Bu eylemleri ifade edebilmenin tek yolu olan sözcükler ise bütün ciddiyetlerinin yanında sırnaşık bir sıcaklık da taşıyarak gerçekliğimize ket vurur. Onların etimolojik yol alışları “siyaset” ile eş değerdir. Kapatır sözcükler ve yön verir. Bunu da iplerin kullananın elinde olduğunu düşündürerek yapar. Önce söz vardır, kendi içinde sonsuz patlamalar, parlamalar yaparak yayılacağı dünyayı yaratır sözcükler. İnsan bu inşa dünyasının içine doğar. İlk sözcük aynı zamanda ilk aidiyet belirtkesi, ilk kelepçedir.
Sözcükler tam da kendi başlarına ifade aracı olduklarından ifade edilemez. Hiçbir sözcük sesletilenle aynı değildir. Zihinden ağza düşen aynı olmadığı gibi ağızdan çıkıp diğer kulağa da aynı değildir. Bu yüzden zihinler arası doğrudan sözcüklerle iletişim mümkün değildir. Uçucudur, sözcükler, temas edilemeyendir.
Ağızdan çıkan buharlaşır, parçacıklara ayrılır ve bambaşka bir şeye dönüşmüş olarak iletilir. Girdi hiçbir zaman çıktıya benzemez.
II
Sözcükler birbirinin yerine geçebildiğinden beri hareket alanları alabildiğine genişlemiş, anlamlar sıvılaşmış ve metin dediğimiz toplam bir manipülatör haline gelmiştir. Neyse ki bu manipülasyon katmanlı, kendi içinde yine kendine çatabilen bir biçimsellik gösterir. Bu çatışmanın alanı da elbette edebiyattır.
Yazmanın amacı hayatta kalmaktır, diyor Faruk Duman*. Yazıya bir tekvin noktası biçiyor. Yazı temelde kayıt tutmaktır aslında. Yani bilgiyi saklamak. Uçucu sesleri kafeslemek. Böylece normatif sistemler “hatırladığım kadarıyla”ya indirgenemeyecek ve nesnel bir düzen şeklini alacaktır – şimdilik yazılı olanın eğilip bükülebilirliği göz aradı edilmiştir. Ancak bu hayatta kalma çabası kurumsallıktan (kanun da denebilir burada) ziyada kişiselleşmeye başladığında bugünkü anlamıyla edebiyatın ilk adımları atılmış olur. Edebiyat aslında kişinin hayatta kalma çabasından (Şehrazat bir örnek olabilir burada.) yol alıp topluluğun içinde düzenin kişi üzerinden, kişinin yaşam biçimi üzerinden tahsis edilmesine ulaşır. İdeal kişiler ve tezatlarıyla kurulan çatışmadan yol alan edebiyat hayatın böyle yaşanıp şöyle yaşanmayacağı ikiliğine – ki Türkçe romanın ortaya çıkış serüveni de aşağı yukarı böyledir- döndüğünde kurumsallaşır.
Dil günlük hayatta, konuşmaya başladığımız andan itibaren bizi sınırlarını kendi çizdiği yaşantılar içinde manipüle eder. Edebiyat da kurumsallaştığı ölçüde bu manipülasyona çanak tutar. Görünürde estetik bir hazla kişiyi yeni yeni yaşantıların, duygulanımların içine sokan edebiyat aslında bir yaşama şeklini, idare edilme biçimini dikte eder.
Faruk Duman aynı kitapta yazmak savunmaktır, derken de haklı. Yazar bilerek ya da bilmeyerek – hâlâ sözcüklerin sahibi ya da efendisi değilsiniz – bir savunu yapar. Yazar iddia eder. Bir dünya tasavvuru koyar ortaya, bu dünyaya taraflı da olabilir, tarafsız da ama elindeki aracı nasıl kullanıyorsa tasavvur ettiği dünya da o yönde gelişir. Bütün mümkünlerin kıyısında dilin mümkünleriyle hareket eder. O mümküne baş mı eğer kafa mı tutar, manipülatif tarafını bu belirler.
Kurumsallığın sindiremediği, kaçak yollar açan, dengeden şaşan, şakulden inhiraf eden, çizgiyi bozan, yaşanılanı silikleştiren, “gündelik”in içinde gedikler açan hatta olan biteni bombalayan, yani dilin ördüğü ağları dağıtıp terörize eden edebiyat ise bu yaşantısallık sınırlarını ihlal eder. Sözcüklerin içini boşaltıp onları bütün kodlarından arındırır. Neyi gösterdiğini, neye işaret ettiğini ifşa edip kurumsallığın altını oyar, üstünü çizer, yaralar onu. Dört bir yanı sarmalayıp konfor alanı oluşturan kurumsallığa karşı İsavari bir çaba olsa da bu eylemci havariler hep vardır.
* Faruk Duman. “Yazmalı Defter”

Eylemci havarilere selam olsun. 👏🏾
Ön açıcı düşünceler, iyi bir değerlendirme…