Aradığımı bulamadım çünkü yoktu.
Her kemik boğumundan irice daha
da uzunca üremiş parmaklarımı
yüzümde gezdiriyorum, kalbimi
arıyorum, ıssız. Gözlerim büyük ve
kirpiksiz. Günlerdir kendime benzer
yüzleri bembeyaz insanlar dışında
etrafımda bir şey göremedim,
umutsuzluk gözlerimin etrafında
mora çalan siyah çökük halkalar
yaratmış olmalı. Duyarlılığı azalmış
parmak uçlarım duyarlı olmaya
çalışarak ilerliyor göz çukurlarımda,
etraflarında derinlik. Parmaklarım
çirkin, çok uzun, ayaklarımda …Çok
uzun boyluyum ve zayıfım, tüm
vücutlarda kemikleri görüyorum.
Yüzlerimizde kırmızı iplerle bir
kulağımızdan diğerine kadar dikilmiş
siyah bir gülümseme.
Uzun, kısa, kirpik, kırmızı renk
bunları nereden biliyorum?
Bu seferlik geçici görüntüm için
yaratıcım tarafından tanımlanmış
olmalı.
Burnum yok gibi ve siyah, dudak
iplerim çatlak. Üstlerini çimler
kaplamış, konik kısa kağıttan
ağaçlar arasında yürüyorum kaç
gündür. Eski yaprakları çiçek ya da
tablo, bedenleri ahşap süs eşyaları
olmuş şimdinin sadece
kartondan ağaçları. Onları
görüyorum, kendimi göremiyorum.
Yaprak? Yaratıcım yaratırken yeni beni silmeyi unuttuğu kodlar beynimde yankılanıyor zaman zaman.
Süslü uzun eteklerim ağaçların
kağıtlarına takılıyor, ama yırtılmıyor.
Ağaçları kokladım eski kitap kokusu
yok, herhalde susuzluktan. Yaladım,
tadı yok. Sesler, sesleri… Konuşuyorlar elbette konuşmayan
ağaç olur mu? Benim sesim var mı?
Kertenkele gördüğünde bağırdım,
istemsiz, daha gür sanmıştım sesimi
çok tizmiş, bu daha da çok korkuttu
beni. Gökyüzündeki kuşların
çığlıkları çığlıklarımı bastırıyor. Su
yok, karton ağaçlar havadan
nemlenmesin diye sürekli ilaçlama
yapılıyor, hava kuruyken nefes almak bile zor.
Burası dev bir mezarlık gibi şimdi her
yer kemik, böcekler, hortlaklar ve çiçekler çiçekler, kağıttan çiçekler. Sanki toprağın altıüstüne çıkmış, sanki her türlü börtüböcek kutsallaştırılmış, Cadılar Bayramı.
Beni izleyen hayvanlar görüyorum.
Tüysüz, çıplak vücutları alacalı,
yarılmış vücutlarından kan kokusu
doluyor küçük burnuma, kanlarının
rengi farklı, hepsi gözlerini dikmiş,
tek hareketime odaklanmış beni
izliyorlar. Şefkat ister gibi
sokuluyorlar bana. korkuyorum,
kokuları değişik değişik. Tanıdık
birisini bulmayı bekliyorum, ama
bana benzemesin, parmakları kısa
olsun, burnu büyük, sesi gür,
kirpikleri olsun, değiştirsin ağaçları,
karton kutu yapsın onları.
çimleri ağaç,
hatırlatsın bana kalıcı olanı.
Ben bir avatarım ve bu bir pinterest
ormanı, avatar olduğum için şeklim
sürekli öngörenim tarafından
değiştiriliyor ve şimdi cadıların bayramı, varlığımla onurlandırdım mı acaba yaratıcımı?
Uyku ve uyanıklık arasında onun şu
andaki gerçek dünyasının düşsel
sınırları içinde buldum kendimi,
günlerdir dolaşıyorum amaçsızca.
Hayvanların arasında bir gölge görüyorum, görünüp görünüp
kayboluyor, kemikleri dışardan
gözükmeyen küçük bir gölge.
Sesleniyorum yabancıya
“Acı bana”; diye bağırıyorum,
“kim olursan ol, ister gölge, ister
Gerçek insan!”
İnsan? O gerçek insansa ben
gölgeyim, ben gerçeksem o gölge.
Ben gölgeyim
ben gölge!
Aklın yolu. Onun bana ağaçları,
rüzgarı, suyun sesini, insanı
hatırlatmasını umuyorum. Gerçeği,
eski kitapların kokusunu, süzülerek
geçen kalıcılığı, çimen kokusunda pembeyi.
Bağırıyorum,
Acı bana yabancı!
Korktum,
Başkasının düşsel sınırı
Kırmızıdan.
Şaheser Yılmaz

Etkilemin iyi bir yorumu👍👏
Çok teşekkürler.
İnsan ile avatar arasında sıkışmış bir varlığın kâbusu. Hafıza parça parça; “uzun, kısa, kirpik, kırmızı… bunları nereden biliyorum?” sorusu, belleğin son kırıntılarını işaret eden en güçlü an.
Pinterest ormanı ise sahte bir gerçeklik, karton ağaçlar, kokusuz çiçekler, ilaçlanan yapraklar.
“Acı bana yabancı!” diye haykırmayla, var olma isteği kadar yok olma korkusunu da taşıyan şiirsel anlatı. Teşekkürler Şaheser Yılmaz.
anlatmak istediğimin nerdeyse anlatımın bir üst seviyesinde çözümlenmesi harika bir duygu, teşekkürler.