Uyandım. Neden kendi yatağımda değil de başka birisinin yatağında hatta evinde uyandığımı hatırlamam biraz zaman aldı.
Bir önceki akşam üniversite arkadaşım Ahmet evinde parti düzenlemişti. Erkenden gittim partiye. Esas derdimin parti, partide çalan müzikler, partiye gelen insanlar olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Ben bir an önce kafayı bulmaya gelmiştim. Çok yüksek sesli bir müzik eşliğinde ve loş bir ortamda bir iki saat içinde yıllardan beri içmediğim kadar içki içtiğimi hatırlıyorum. Ondan sonra sınırsız bir özgüvenle kendi başıma dans ettiğimi, biraz sonra da partiye gelmiş olan kadınlardan biriyle dans ettiğimizi hatırlıyorum. Ardından aynı kadınla yakınlaşmaya başladığımıza ilişkin bir an ve kadının evinden içeri girişimize ilişkin bir an kalmış aklımda.
Uyandığımda kadın yatakta yoktu. İsmini bile bilmiyordum. Dolayısıyla, evde olup olmadığını öğrenmek için ismiyle seslenmem imkan dahilinde değildi. Biraz ne yapacağımı düşündükten sonra, “pardon?” diye bağırdım. Yatak odasının kapısı açıktı. Evde olsaydı beni duyardı. Ses çıkmadı. Aslında sorun sadece ismi değildi, kadının yüzünü de gözümün önüne getiremiyordum.
Evde yalnız olduğumu anlayınca odağım ister istemez evin kendisine yöneldi. Yatak odasının duvarları en sevdiğim renk olan maviye boyalıydı. Nevresim takımı ise yeşil renkteydi. Ben de yakıştırırım mavi ile yeşili. Duvarlar posterlerle doluydu. Queen grubunun meşhur 1986 Wembley konserinde grubun solisti Freddie Mercury’nin işaret parmağıyla kamerayı işaret ettiği an, ünlü psikoloji âlimi Carl Gustav Jung’un ölmeden bir iki sene önce verdiği o uzun röportajın “içe dönük-sezgisel” kişilik tipinin inceliklerini anlattığı kısmını yakalayan bir kare, Ahmet Kaya’nın “Acılara Tutunmak” şarkısı için çektiği klipte oynayan ve kendisi de büyük bir söz yazarı olan Yusuf Hayaloğlu’nun anılan klipten bir görüntüsü, Sezen Aksu’nun “Bir Zamanlar Deli Gönlüm” şarkısının Sezen Aksu’nun bir gençlik fotoğrafının yanına yerleştirilmiş nakaratı (nakaratın dizelerinden olan “Pişmanlığım nefret olmaz, öfke olmaz” dizesi yuvarlak içine alınmıştı) hep bu posterlerde yer alıyordu.
Heyecandan nefesim kesilmişti. Bu kadınla ne kadar ortak zevkimiz varmış meğer. Ben de bu saydığım poster içerikleriyle son derece ilgiyimdir. Ayrıca belli ki o da benim gibi daha ziyade içe dönük ve sezgisel karakterli birisiydi. Peki, acaba, o da benim gibi “Acılara Tutunmak” şiirinin şairi Hasan Hüseyin Korkmazgil’e bu olağanüstü şiiri yazdığı esnada vahiy inmiş olabileceğini aklından geçirmiş miydi? O da mı çok pişman olduğu bir ilişkiyi sonlandırmıştı? Yüzünü bile hatırlayamadığım bu kişinin iç dünyası beni gerçekten etkilemişti.
İçinde bulunduğum evin sahibinin ruhunu daha fazla tanımak için yatak odasından çıkıp çalışma odası ve salon olarak kullanıldığı anlaşılan odaya girdim. Kocaman bir kütüphanesi vardı. Çok da büyük olmayan bu odada tamı tamına yirmi kütüphane rafı saydım. Kütüphanenin sağ başına gidip kitaplardan birkaç tanesini elime alıp incelemeye başladım. Gözlerime inanamıyordum. Elime geçen kitaplar şunlardı: Stephan Zweig’ın otobiyografisi, George Orwell’den “Paris ve Londra’da Beş Parasız”, Aziz Nesin’den “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”, Orhan Pamuk’tan “Sessiz Ev”, Haldun Taner’in “Bütün Hikayeleri”nin 2.cildi… Bunların hepsi benim büyük ilgiyle okuduğum öykü ve romanlardı. Hemen, ev sahibinin okurken verdiği tepkiyi görmek için Haldun Taner’in adı geçen öykü kitabında yer alan “Ablam” öyküsünün açtım. Bu öykü o ciltte en fazla keyifle okuduğum öyküydü. Ev sahibinin de metnin çeşitli yerlerine gülücük işareti koyduğunu ve birçok satırının altını çizdiğini gördüm.
Ne kütüphanede ne de çalışma odasının başka yerinde ev sahibinin yüzünü görebileceğim herhangi bir fotoğraf yoktu. Birçokları gibi çocukluk ya da gençlik fotoğrafını çerçeveletip koymamıştı odanın bir köşesine. Acaba o da mı çocukluk fotoğraflarına baktığında benim gibi o masmavi çocukluk günlerini hatırlayıp kederleniyordu? Melankoliye kapılmamak mıydı fotoğraflarını bir yerlere gömmesinin amacı? Şu anki kendisiyle o küçük çocuğun aynı kişi olduğunu kavramakta o da mı zorlanıyordu benim gibi?
Kütüphanenin karşısında duvara yaslanmış bir piyano durduğunu fark ettim. Heyecanım daha da arttı. Çalışma masasına yaklaştığımda Ferdi Özbeğen’in çok sevdiğim “Gündüzüm Seninle” isimli parçasına ait notaların masanın üzerindeki kağıt ve defter yığınının en üstünde duran bir nota kağıdında yer aldığını gördüm. Nota kağıdının üzerine detaylı notlar alınmıştı. Ayrıca masanın üstünde bir de metronom duruyordu, şu profesyonel müzisyenlerin kullandıklarından. Bir müzisyenin evinde miydim? Her hâlükârda, müziksiz bir hayat düşünemediği apaçıktı, tıpkı benim gibi.
Mutfağa gittim. Buzdolabının üstünde de ev sahibinin hiçbir fotoğrafı yoktu. Ancak bir sürü ülke bayrağı vardı. Ziyaret ettiği ülkeleri unutmak istememişti belli ki. Bayrakların haricinde Paris’i temsil eden birçok mıknatıslı süslerden vardı buzdolabının üstünde: Eiffel kulesi, Seine Nehri, Notre Dame Katedrali başta olmak üzere Paris buzdolabının üzerindeydi. Paris’in yeri bende de bir başkadır. Ruh eşimin neler yediğini görmek üzere buzdolabını açtığımda, her evde olabilecek yiyecek ve içeceklerin yanı sıra bir badem sütü kutusu, yıkanıp tabağa konmuş yaban mersinleri, bir kasede pancar turşusu ve kavanozda incir reçeli dikkatimi çekti. Tat anlayışımızda da ortaklık vardı ruh eşimle.
Evet, onu ruh eşim olarak adlandırmam en doğrusuydu. İsmini bilmediğim hatta yüzünü bile hatırlayamadığım bu kişiye karşı derin bir yakınlık hissediyordum.
Çıkmam gerekiyordu. İşe geç kalacaktım. Acaba Ahmet’ten ruh eşimin ismini öğrenmeli ve onunla buluşmayı denemeli miydim? Ruhundan bu kadar etkilendikten sonra yüzünü beğenmemek olur muydu? Kendime bu kadar benzeyen birisiyle tanıştığımda ne hissederdim? Büyü bozulur muydu? Sıkılır mıydım ondan? Ondan sıkılmam kendimden sıkılmam anlamına mı gelirdi? Onunla buluşmayıp ondan kaçmam kendimden kaçmam anlamına mı gelirdi?
Kafamda bu sorularla işe gitmek üzere evden ayrıldım.