Rengi siyah, üzerine pembe çiçekler işlenmiş. Öyle güzel kavrıyor ki ayaklarımı, duruşu hem otantik hem zarif. Parmaklarımı pıtı pıtı oynatıyorum. Patik sıcacık tutar, el emeğidir, nakıştır, renktir ya; biraz da Anadolu’nun ta kendisidir öyle değil mi? İçimdeki Anadolu kadınına bir selam verip gülümsüyorum. Ne diyor eskiler? Kız çocukları, kadınlar ayaklarını sıcak tutsunlar, bellerini açıkta bırakmasınlar. Üşütürler yoksa, yel girer. Karınları ağrır… Ben de üşütmeyeyim diye giyiverdim ayağıma. Karnımı da bir battaniyeyle örttüm. Uzanıp kadınlığımı düşünüyorum…
Bir kız çocuğu ne zaman kadın olur? O ilk kanama olduğunda annesi gelip yüzüne bir tokat vurur ya hani, yanakları pembe pembe olsun diye… Kadın olmanın sillesini ilk orada mı yiyor acaba? Yetmezmiş gibi o dayanılmaz kasık ağrıları eşlik ediyor bu yeni duruma. Üstelik ayıpmış günahmış gibi saklanıyor çoğu zaman… Belki anneler fısıltıyla benim kız adet gördü diyor teyzenin kulağına. Ne bir tebrik ne bir karşılama! Korkuyla karışık bir heyecan… Gencecik kızlarda hep bir telaş, bir yerime bulaştı mı? Kirlendim mi? Hala öyle değil mi? Bakış açıları ne kadar değişti ki? ‘Zaten doğal olanı’ normalleştirmeye çalışıyoruz hala!
Ben şanslı olanlardanım. Kadınlığa ilk adımım 14 Şubat gününe rast geliyor. Benim annem de yüzüme bir fiske vurmuş, yanaklarıma ayva sürmüştü. Ah babamsa bir kırmızı gül alıp gelmiş, pastaneye götürmüştü annemle beni. Tatlılarımızı yerken bu özel günü taçlandırmıştık. Benim nahif, ince düşünceli babam… Kadınlığa ilk adımını atıyorsun demişti ve kutlanmaya değer bulmuştu bunu üstelik! Biraz utanmış ama çok mutlu olmuştum. Özel hissetmiştim kendimi, önemli ve güzel bir şey yaşadığımı düşünmüştüm. Sonrasını biliyorsunuz; hormonlarınız bir sıkıntı çıkarmazsa her ay aynı sancılar, kırmızıyla boyanmalar…
Soruya geri dönersek; peki ne zaman kadın olunur? Evlenince ya da anne olunca daha da kadın ha ne dersiniz? Bir kadın kadınlığı üzerine ne zaman düşünmeye başlar? İçindeki kadınlarla ne zaman tanışır peki? Toplumun dayatmasıyla ‘çok’ kadın olmuş mudur yoksa çoktan? Neydi o; mutfağın aşçısı, evinin hizmetçisi, çocuklarının annesi, sokakta hanımefendi, yatakta kocasının or*spusu… Toplumun biçtiği roller içinde kız çocuğu kahkahalarını, heyecanını, merakını içinde saklayan kadın… Birazcık özen görme, pohpohlanma, ilgilenilme isteğini bastıran prenses… Öfkelendiğinde çığlıklarını bir yastıkla boğan savaşçı…
Ben anne oldum. 28 yaşında. O zaman kadın oldum demeyeceğim elbette. Hem ne münasebet anne olmayan kadın değil midir? Az mıdır? Benim kadınlığım üzerine düşünmem anne olmamdan sonra başladı diyebilirim ancak. O zamana kadar ne miydim? Ailemin sorumluluk sahibi evladı, kocamın karısı, evimin yöneticisi, öğrencilerimin öğretmeni vb. Anne olduğumda o kadar yoğunlukla doldum ki annelikle, başka hiçbir şey değilmişim gibi geldi. Yoruldum, yoruldum… Sadece anne olamazdım. Geceleri zaten uyuyamıyordum, kadın hikayeleri anlatan filmler izledim. Üzgün kadınlar, mutlu kadınlar, cesur kadınlar, gölgelerin, sislerin ardında kalan kadınlar… Kitaplar okudum. Ressamların kadınlarını, sanatçıya ilham olan fakat örselenen, değersizleştirilen kadınları. Rodin’in aşkıyla gölgesinde kalan Camille Claudel’i, Sylvia Plath’ı, Virginia Wolf’u, Picasso’nun kadınlarını, Frida Kahlo’yu, Simone De Beauvoir’i, Lou Andreas Salome’u, Duygu Asena’yı, Tomris Uyar’ı… Daha öyle çok var ki Nazım’ın annesi Celile, Orhan Veli’nin aşkı Nahit Hanım, Ahmet Arif’in Leyla’sı… Peki ya ben kimdim? Gözlerimin içine, en derinlerine hiç bakmış mıydım? Yoksa bakmaya başladıktan sonra mı kahverengi gözlerim elaya dönmeye, pırıl pırıl parlamaya başlamıştı? Vücudumun kıvrımlarına başka kimse değil kendim dokunduğumda, kalçamı kıvıra kıvıra dans edip kendimi izlediğimde, ‘Ben’ diye başlayan cümleler kurmaya başladığımda, temizlik yaptıktan sonraya bırakmayıp keyif kahvemin sırasını en öne koyduğumda, adımın ışığı da karanlığı da ortaya çıkmaya başlamıştı.
Toplumun doğrularıyla yetişen uysal, söz dinler kız çocukları… Kalıplar içinde kalan, bilindik ‘doğruları’ devam ettiren, sistemin güvenilir evlatları, sağlayıcıları. Yakınmayan, kabullenen, sineye çeken, ses çıkarmayan kız çocukları; geleceğin ev tozları, ev bulutları, ev sisleri ve ev yangınlarının içinde sessizce duran, süpüren, temizleyen, düzenleyen, toparlayan, yeniden inşa eden kadınlarına dönüşüyor. Adının, güzelliğinin, zihninin, isteklerinin, bastırılmış heyecanlarının farkında bile değil!
Biz kadınlar erkeklere göre daha çok sınırlar içinde var olabiliyoruz. Her birimizin sınırları, içinde bulunduğumuz çerçeveler birbirinden farklı. Kimi dört duvar arasında bir pencere aralığından görebiliyor dışarıyı, kendi içinden bile dışarı çıkmıyor belki. Hatta kendi içine bile bakmıyor, bakamıyordur. Herkes kendi dünyasını, sınırsızlığını taşıyor ya içinde; içini keşfeden dört duvar arasına sığabilir mi? İçine bakıp da çerçevesini kırma ya da genişletme şansı bulanlar şehirlere, ülkelere ve hatta dünyaya sığabilir mi? Çok sevdiğim bir laf ‘Ben sığmazam tenime’ tenin içindeki aşkınlığı fark edince taşmamak mümkün mü?
Gerçekleşmesinin mümkün olmayacağı şeylerin hayalini pek kurmam. Hayal kurarken bile gerçekçi bir düzlem ararım. Bir çeşit savunma mekanizması sanırım. Hayal kırıklığı yaşamamak için zihnimi ve ruhumu koruyorum. Düşünsenize ömrünüz ev temizliği, çocuk bakımı, kocaya, aile büyüklerine hizmet döngüsünde geçiyor ve kendinizi bir külkedisi olarak hayal ediyorsunuz. Sihirli bir değnek değiyor ve bir prensese dönüşüveriyorsunuz. Şık bir baloda güzelliğinizle hayran bıraktığınız prensinizin kollarında zarafetle dans ediyorsunuz. Teniniz, bakışlarınız, ses tonunuz bile yumuşacık, dertsiz, tasasız… Sizi derin bir merakla arayan prensiniz önünüzde diz çöküp camdan ayakkabıyı giydiriyor ayağınıza. Öyle narinsiniz ki hassasiyetle dokunuyor size. Tüm coşkusuyla fakat incitmeden seviyor sizi. Sonra mı, pufff, bir anda külkedisine bile değil yerde yuvarlanan balkabağına dönüşüveriyorsunuz. Öyle ya madem birileri tarafından takdir edilmeyeceğim, görülmeyeceğim, sevilmeyeceğim hiç, aynada kendimi bütün bu başkalarına adanmış sıfatlar dışında ‘biri’ olarak görmeyeceğim, öyleyse kadınlığımın, kadın olmanın ne anlamı var? Gerçekleşmesi mümkün olmayan hayaller… Bu çizdiğim tablo çok basit, masallarla büyüyen kız çocuklarının henüz hayal kurarken bir kurtarıcının gelebileceğine dair inancını taşıyor. Sihirli bir değnek, bir peri, yakışıklı bir prens… Kurtarılması gereken hale düşüren ne, kim peki? Neden kurtarılması gereken bir hal içindeyiz? Cevabı hepimiz biliyoruz değil mi? Paçalarımızdan çeken gerçekliğin hepimiz farkındayız…
Ortaokul 5. sınıfta Kültür ve Medeniyet dersi var. Kültürün baskıcı olabileceğinden, medeniyetinse özgürlükçü ve bireyi ön plana koyacağından bahsediyor. Çocuklar ne okuduklarının ne kadar farkındalar bilmiyorum. Yaşadıkça, yaş aldıkça görecek anlayacaklar kültürün yozlaşarak ne kadar baskıcı bir hale geldiğini, medeniyetten gün be gün ne kadar uzaklaşıldığını… Kız çocukları… Ne demiştim; kültürün sadık sağlayıcıları ve devam ettiricileri… Umarım ki çok geç kalmadan bakabilirler kendi içlerine, kadınlıklarına…
Yine kendime dönecek olursam… Patiklerimi seviyorum, mutfağımda yaptığım yemeğin kokusunu da… Çocuğumun etrafında pervane olmayı, annemin babamın vefalı evladı olmayı da… Düşünebilmeyi seviyorum, fikirlerimi söyleyebilmeyi, yalnız olabilmeyi, kahkaha atabilmeyi, seyahat edebilmeyi, üretebilmeyi, görülmeyi seviyorum. Biz kadınların bu kadar basit ve insanca olan var oluşum(uz) çok görülmese ya. Hem ne münasebet!
Şule Zobar

O kadar bizden bir yazı olmuş ki… elinize ve kaleminize sağlık
Kişisel hikayenin sıcaklığında, kültürün dayattığı rolleri sorgularken, kendi iç ışığını bulmanın inceliğini taşıyor. Tebrikler, güçlü ve içten bir anlatı.
Çok naziksiniz, teşekkürler…
Sn. Şule Zobar, muhteşem anlatısıyla kadına dair toplumsal doğrularına, daha çok da yanlışlarına yönelik kadınsal-anaç duyguları… 👏👏
Çok teşekkürler geri bildirim ve beğeniniz için…
İyi bir içe bakış anlatısı!…👍
Teşekkür ederim😊