SARAMAGO’NUN İRONİK GÜLÜMSEMESİ-PESSOA’NIN ÇOKLU BENLİĞİ
Yolculuk yalnızca varış noktasına ulaşmak için yapılan bir eylemden ibaret olmamalı. Yolcunun “benliğiyle” çıktığı yolda öğrenme, değişim ve keşif sürecinin birleşimi olan deneyim o yolculuğu anlamlı kılıyor. Portekiz seyahatim, öğrendiklerim, hissettiklerim ve keşfettiklerimle umarım ki dönüşümün gerçekleştiği bir deneyime evrilir.
Bu yolculuğun üç gününü edebiyat gezisine ayırmak, bir edebiyatsever için kaçırılmayacak fırsattı. Portekiz’e adım attığınız anda, ülkenin dili, tarihi, mimarisi ve gündelik yaşamının ritmiyle iç içe geçen edebi damarı hissetmemek mümkün değil. Benim için yol arkadaşlarımla yaptığımız planın en heyecan verici kısmı, iki önemli yazarın müzesini ve ülkenin başlıca kitabevi ve kütüphanelerini ziyaret etmekti.
Portekiz, küçük bir ülke olmasına rağmen, edebiyat dünyasının en güçlü seslerinden bazılarını yetiştirdi. Ülkenin tarihsel ve kültürel çok katmanlılığı, edebiyatına önemli bir derinlik katıyor. Hem keşfeden hem sömüren hem de zaman zaman gücünü kaybeden bir imparatorluk ve 48 yıl süren Salazar diktatörlüğünün ülkesi, edebiyatını güçlü bir biçimde şekillendirmiş. Bugünkü yarı-başkanlı parlamenter cumhuriyet yapısı, ifade özgürlüğünün korunmasına imkân sağlarken; edebiyatının daha cesur, rahat, eleştirel ve ironik olmasının önünü açıyor. Göç, göçmenlik, eşitsizlik, kent yoksulluğu, çevre sorunları, Avrupa Birliği kimliği ve kolonyal geçmişle yüzleşme gibi temalar, Portekizli yazarlar tarafından güçlü biçimde kullanılıyor. Gezimiz sırasında bu temaların ülkeye olumlu-olumsuz etkilerinin tam ortasında sıkça bulduk kendimizi.
Portekizce’nin ritmik ve melodik telaffuzunun kulağa çok hoş gelen bir tarafı var. Latin kökenli bu dil, yalnızca günlük yaşamda değil, edebiyatında da fark yaratıyor. Nice Portekizli yazarın eserlerinde okurun hissettiği bu duygusal titreşim, kimi zaman huzur, kimi zaman doğal bir gerilim yaratıyor. Dilbilimciler, Portekizce’nin adeta şiir için doğduğunu söylüyor. Dili ve ülkenin tarihsel gelişimi açısından en belirgin duygunun melankoli olması şaşırtıcı değil sanırım. Sarsıcı metinlerin kalemşörü Jose Saramago’nun küçük insanların büyük hikâyelerini anlattığı eserlerindeki gerilim ve huzursuzluğun etkileyiciliğinde ise uzun cümlelerindeki ustalıklı ritim büyük rol oynuyor.
Portekiz ziyaretimin ilk durağı Lizbon oldu. Fenikelilerin “güvenli limanı” Roma, Vizigot ve Müslüman dönemlerinin “Olisipo’su”, Portekiz Krallığı’nın ve bugünün Lisboa’sı. Kökleri hem mitoloji hem de deniz ve liman kültürüyle harmanlanmış şehir, tarihi, mimarisi, sanat ve edebiyatıyla Portekiz’in yüzü. Renkli sokaklar, tarihi binalar, fado ezgileri, kültür, sanat, edebiyat ve keşif. Deniz ve nehir kokulu canlı bir Avrupa şehri. Benim içinse sevdiğim iki yazarın yürüdüğü sokaklar, caddeler, oturdukları kafeler ve düşüncelerini kâğıda döktükleri mekanlar demek.
José Saramago ve Fernando Pessoa’yu okuyanlar, yaşam öykülerini ve edebi hayatlarını inceleyenler; kaşiflerin denizleri aşan cesaretinin bu iki edebiyat insanında karşılık bulduğunu görebilir. Macera, cesaret, bilinmeyenlerle yüzleşme ve ulusal kimlik kavramlarının birbirine zıt gibi görünen iki farklı yaklaşımı. Aslında onların eserlerinde ortaya koyduklarına, tam olarak Portekiz’in ruhu diyebiliriz. Lizbon sokaklarında gezinirken bunu bir kez daha hissettim.


Portekiz’in ilk Nobel Edebiyat Ödüllü yazarı Jose Saramago’nun müzesi ilk hedefimizdi. Bulunduğu binanın ismi Casa dos Bicos. Lizbon’un Alfama bölgesinde. Bugün mülkiyeti Lizbon Belediyesi’nde. 2008 yılında Saramago Vakfı’yla bir protokol imzalanmış ve bina vakfa tahsis edilmiş. Bu arada vakıf, 2007 yılında, insan hakları, kültür ve çevre bilincinin yayılması amacıyla yazarın kendisi tarafından kurulmuş. Tarihi binaya vardığımızda müze henüz açılmamıştı. Binanın önündeki zeytin ağacının yanında bulunan banklardan birine oturdum, elimde yazarın “Kabil” kitabı. Kitaptan altını daha önce çizdiğim birkaç cümle okudum arkadaşlarıma. Saramago’nun küllerinin o zeytin ağacının altında olduğunu müzeden çıktıktan sonra öğrendim. Küllerinin başında onun kitabından dizeler okuduğumu düşündükçe yüzümde gülümseme oluştu. O an aklıma şu geldi; herkesin tekkesi, yatırı, türbesi, mabedi kendine.
Binanın mimarisi oldukça etkileyiciydi. Taş işçiliğinin ön planda olduğu bu yapı, 1523’te dönemin Hindistan Vali Yardımcısı’nın oğlu tarafından yaptırılmış. Cephe tasarımı İtalyan akımından etkilenmiş; özellikle Ferrara’daki elmas şekilli taşlarla süslü “Palazzo dei Diamanti” örnek alınmış. 1755 Lizbon depreminde hasar gören binanın iki katı yıkılmış. 1960’lara kadar özel mülk olarak kalan bina, Lizbon Belediyesi tarafından satın alınmış. Avrupa Sanat, Bilim ve Kültür Sergisi vesilesiyle restorasyon projesi başlatılan binanın orijinal haline sadık kalınarak, depremde yıkılan bölümler yeniden inşa edilmiş. Zemin kattaki çalışmalar sırasında Roma dönemine ait duvar kalıntılarına rastlanmış. Bu kalıntılar, arkeoloji ve mitlere ilgisiyle bilinen Saramago’ya çok yakışmış. Yazar aslında burada hiç yaşamamış ancak arkeolojik kalıntılar, eski duvarlar, zeytin ağacı, külleri, kendisine ait eşyalar, kitaplar ve sevenleriyle birlikte adeta kök salmış. Halka açık olan bina kütüphanesi, sergi ve konferans alanlarıyla şehrin önemli bir kültür merkezi. Bina girişinde asılı tabelada müzenin mesajı netti. “Lizbon’un tarihi sadece cepheden ibaret değildir. Gözle görülenden öte bir Lizbon tarihi.”
Nihayet saat onu gösterdiğinde kapı açıldı. Bizi karşılayan görevliye elimdeki kitabı gösterip çok heyecanlı olduğumu söyledim. Hiç umursamadı. Hatta fazlaca sert bir ifadeyle süzdü. Gülüşüm yüzümde, heyecanım kucağımda arkamı döndüm. Merdiven basamaklarında yazılı cümleler dikkatimi çekti. Her bir basamağa tek tek yazılmış cümlelere bakarak merdivenleri çıkarken Portekizce bilmediğime üzüldüm. Ancak imdadıma teknoloji yetişti. Fotoğraflarını çektiğim cümlelerin çevirisini yaptırdığımda şu satırlar önüme düştü:
“Gece yarılarına dek süren uzun saatlerde
Kamu kütüphanelerinde rastgele okuyarak
geçirdiği zamanlarda
iyi ustaları olmuştu;
Keşfettiği her yeri yeniden icat eden bir
denizcinin yaratıcı hayretiyle.”
Bu pasaj, yazarın 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonra yaptığı konuşmasından bir bölümmüş. Onun bilgiye olan hayranlığının izinde, keşfetmenin edebi heyecanıyla çıktım basamakları.
İlk katta Saramago’nun tanıdık bir portre fotoğrafı karşıladı bizi. Gri takım elbisesi, siyah gömleği ve gözlükleriyle, “Tohum ve Meyveler” sergisine hoş geldiniz diyordu kendi üslubunca. Çocukluk fotoğrafları, okuduğu kitaplar, el yazısıyla yazılmış defterleri, başka dillere çevrilen kitaplarının basıldığı ülkenin dilinden kopyası, önemli gazetelerde yayınlanan söyleşileri ve elbette Nobel Edebiyat Ödülü ardı ardına geldi.
Büyük boyutlu başka bir fotoğrafsa yazarın ironik dünyasını sergiliyordu: Siyahlar içindeki Saramago’nun belinde metafor olarak kitaplar bomba gibi kullanılmış, ipi yazarın elindeydi. Her iyi kitap, toplumsal ve siyasi anlamında bir “canlı bomba” ne de olsa. Üstelik o kitabı Saramago gibi bir yazar yazdıysa. Bu sebepten değil midir, kilisenin yazdıklarından rahatsız olup ülkesinde yasaklı yazar ilan edilmesi, politik baskılarla ülkesinden uzaklaştırılması, büyük bir kırgınlıkla Kanarya Adaları’na yerleşmesi. Işığı az, karanlık bir odada sergilenen çalışma masası, daktilosu ve gözlüğü, birileri için hâlâ tehlikeli olmalı. Aynı odada duvara asılı resimde, örtülü, yalın ayak bir kadın ve arkasında yarım görünen küçük bir taka; sanki Saramago’nun kitaplarından çıkmış bir karakterdi.
Başka bir bölümde, camlı bir tezgâh üzerinde dizili kitaplar renkleriyle büyük bir görsel bütünlük oluşturmuştu. Yazarın kitapları farklı renklerde özel kapaklarla basılmıştı. Oldukça minimal kapak tasarımlarında siyah renkle Saramago’nun el yazısını andıran estetik tipografi kullanılmıştı. Lizbon’un pastel tonlarına boyanmış evlerinin renkleriyle tasarlanan kitaplar, şehrin kültürü ve dokusuyla özdeşleşmiş. Saramago’nun bu şehirle bağını ve edebi mirasını, vakfın bu şekilde pekiştirmesi çok etkileyiciydi.
Duvarlardan birinde çerçeve içinde boş bir A4 sayfası asılıydı. Yaklaşınca büyük puntolu el yazısıyla yazılmış bir not gördük. “Of! Deneme bitti!!! Bir kucak dolusu selam Jose” 8 Ağustos 1995 tarihli bu yazı yazar tarafından editörüne ve bazı arkadaşlarına faksla gönderilen roman bitti duyuru mesajıydı. Kendisine Nobel Edebiyat Ödülü kazandıran eserlerinden biri olan Körlük romanının Portekiz’de 1995 yılında basıldığı düşünülünce, kitabının bitişindeki sevinç ve rahatlama hali gözümde canlandı. Yarı güneş enerjisiyle çalışan kişisel bilgisayarını görünce karşısına oturdum. Körlük romanını bu bilgisayarda yazmış. İlk fikirden son noktaya kadar bu kitap için iki yıl çalışmış.
Saramago’nun seksen yedi yılına yaptığım geziyi bitirdiğimde, müzenin her köşesine sinen ironisiyle Lizbon’a ve bize yine göz kırptığını düşündüm. Çıkışta ziyaretçiler tarafından yazılması için bekleyen anı defterinde boş sayfayı açtım. “Üstadım” diye yazmaya başladım. “Körlük hâlâ en büyük salgın! İnsanların çoğu hâlâ Kabil’i suçlu görüyor.” demek istedim ama yazmadım. Onun yerine zeytin ağacının köklerine doğru ironik bir gülümseme bıraktım.
Lizbon’dan tramvaya binip başka bir anlamın içinde bambaşka bir derinliği içime çekmek üzere, arkadaşlarımın eşliğinde yola devam ettim. Sıradaki durağımız, Lizbon’un Campo de OuriQue semtinde, Rua Coelho da Rocha da 16-18 numarada bulunan, Fernando Pessoa’nın son 15 yılını geçirdiği evdi.
Navigasyon uygulamasını açtığımız cep telefonu elimizde, sokak sokak adresi ararken, mütevazı evlerin arasında gizlenen sokakların sessizliğinde bulduk Pessoa’nın evini. Üç katlı apartmanın dar kapısından içeri girerken neyle karşılaşacağımı tam olarak bilmiyordum fakat gördüklerim beklentilerimin ötesindeydi.
1993 yılında açılan müze, 2021’de “Portekiz’in En İyi Müzesi” ödülünü almış. Üç farklı katta ayrı bölümler olarak düzenlenmiş. Müzeye girişimle birlikte zemine işlenmiş bir horoskopla karşılaştım. Şairin hayattayken astrolojiye olan düşkünlüğünü bu vesileyle öğrendim. Gezegen konumlarına göre karakter analizi yapacak, kendi doğum haritasını yorumlayacak kadar üstelik. Hatta kendi heteronimleri için bile horoskoplar çıkardığı söyleniyor. Zemindeki doğum haritası da gezegenlerin onun doğum anındaki konumlarını gösteriyormuş.



Bu kozmik sembolü geçince Pessoa’nın bin bir hali ve sözleriyle bezenmiş alışveriş köşesiyle karşılaşıyorsunuz. Göz ucuyla baktığım raflarda, çanta, defter, buzdolabı süsü, kalem, bardakaltları ve kim bilir daha neler satışa sunulmuştu. İlk etapta fazla ticari gibi bulsam da buradan elde edilen gelirin müzenin ve Pessoa hafızasının devamlılığı için kullanılma ihtimaline tutundum. Elbette bu noktayı en sona bırakıp yukarı çıktım.
Üç katlı müze üç ana tema üzerine yapılmış. Yazar olarak, okur olarak, insan olarak Pessoa. Meşhur “heteronimler” müze içinde her yerde, her an karşınıza çıkabiliyor. Ancak onlar için özel bir alan elbette tasarlanmış. Her heteronim için iki parçalı paneller yapılmış; bir kısmında ismi, özellikleri ve edebi kimliği anlatılırken, diğer kısmında Pessoa’nın düşünceleriyle heteronimleri arasında bağlantı kurma çabası şemalarla gösterilmiş. Ayrıca yazarın onlar için çizdiği horoskoplara da yer verilmiş. Kırk yedi yıllık kısa yaşamının çoğunu yazarak geçiren yazar, seksene yakın takma isim kullanmış, her biri için farklı ve detaylı yaşam öyküleri, zevk, inanış ve dünya görüşleri oluşturmuş.
Şairin yatağı, yazdıklarının bir kısmını biriktirdiği sandığı bir arada sergileniyor. Arka tarafta bulunan özel bölmede ise yazılarının diğer kısmını biriktirdiği çekmeceli özel komodinini görebiliyoruz. Bu alan, saman rengi sayfalarla donatıldığı özel tasarımıyla ziyaretçileri kendine çekiyor. Üzerindeki yazıları anlamasam da yazarın notları, çalışmaları çekmecelerden çıkmış, komodinin üzerine, duvar ve tavanlara saçılmıştı.19. Yüzyılın sonlarına ait olduğu belirtilen mobilya, rustik bir Portekiz mobilyası. Yazarın kız kardeşi tarafından Lizbon Belediye Kütüphanesi’ne bağışlanmış. Müzenin açılmasıyla birlikte de burada sergilenmiş. Hayattayken yazdıklarının yalnızca küçük bir kısmı yayımlanırken, ölümünün ardından bu sandık ve komodinden çıkan 30.000 belge Portekiz edebiyatına miras kalmış. Şiirleri, düzyazı metinleri, mektup, deneme, çeşitli listeleri, yayımlama projeleri gibi belgeleri düzenlenerek kitaplaştırılmış.
Diğer bölmeye geçince “Fernando Pessoa Orpheu okuyor.” İsimli ünlü tablo ilk dikkat çekenlerdendi. Tablo, arkadaşı ve yoldaşı olan Almada Negreiros tarafından yapılmış. Kırmızı zemin üzerine masasında tasvir ettiği Pessoa portresinin karşı duvarında; siyah beyaz çizilmiş, yan yana asılmış Pessoa’lar, onun kimlik bölünmesini yorumluyordu sanki. Pessoa’nın Pessoa’larını seyrettiği koridorun sonunda sergilenen mektuplar, dergi kupürleri, yazılarına dair notlar bu görsel anlatıyı tamamlıyordu. Siyah zemin, yerler ve duvarlar arasında yazarın zihninde büyülü bir şölen. Yazarın en ayırt edici özelliği olan edebi oyununa ait bu bölümde onu tasvir eden farklı eserler de burada sergileniyor. Müze, sanat koleksiyonu açısından oldukça zengindi.
Pessoa’nın yazı üretiminde kullandığı daktilosu kırmızı duvar önünde cam kutuda sergileniyor. Duvarda “Bugün, yalnızca bana ait küçük bir insanlığın buluşma noktasındayım.” cümlesi yer alıyor. Hoparlörden verilen daktilonun tuş sesleriyle, farklı kimliklerin sesini her an duyabilmek mümkün gibi geldi bana.
Müzenin en aydınlık yeri okuma odasıydı. Beyaz, sade dekorasyon, kitap dolu masalar ve duvarlarda soyut sanat eserleriyle birleşmişti. Ziyaretçilerin yazarın eserlerini inceleyebileceği şekilde tasarlanmıştı. Burayı diğer yerlerden ayıran beyaz perde üzerinde: “Okumak, başkasının elinden tutarak hayal kurmaktır.” yazıyordu. “Bu cümle Pessoa’nın hangi kimliğine ait?” diye düşünmeden edemedim; cevabı Bernardo Soares’di.
Pessoa’nın yazım sürecine dair otantik belgeler, düzensiz, parçalı, bazıları silinmiş veya üstü çizilmiş notlar ve tamamlanmamış metinler, insan yaşamının somut belgeleri olarak önünüzde duruyor. Bu tamamlanmamışlıklar arasında huzursuzlanıyorsunuz; tıpkı Huzursuzluğun Kitabı’nın sayfalarında gezinir gibi. Pessoa’nın özel kütüphanesi, kitapların tamamı dijital formata dönüştürülmüş olsa da bir tür özel kasada sergileniyor. Ulusal Hazine olarak sınıflandırılan kitaplar, müzenin en kıymetli alanı diyebilirim. Müze yetkilileri buraya Pessoa’nın kalbi denildiğini belirtti.
Yazarın, Lizbon’daki hayatının yanı sıra Güney Afrika’daki hayatı, içinde bulunduğu edebi çevreleri keşfetmeye yarayan bölümler fotoğraflarla, yazarın metinleriyle zenginleştirilmiş. Müze bünyesinde, dünya şiirine odaklanan halka açık bir kütüphane, bir kitapçı ve etkinlerin düzenlendiği bir salon da bulunuyor.
Kırk yedi yıllık kısa ömrünün büyük kısmını yazarak geçiren Pessoa, sadece bu değerli müzede değil; caddelerde, mağazalarda, hediyelik eşya dükkanlarında her an her yerde. Kesinlikle o Portekiz’in en değer verdiği isimlerinden biri.
Tek bir günde Saramago’nun açık, sert, ironik dünyasından, Pessoa’nın içe dönük, kalabalık ve melankolik evrenine geçmenin yorgunluğu en iyi bir fincan kahveyle atılabilirdi. Öyle de yaptım. Sıradaki edebiyat gezimizle ilgili heyecanım kahve yanı tatlısı oldu.
Özlem Budak
Kaynak:
https://www.nobelprize.org/prizes/literature/1998/saramago/lecture

Jose Saramago en sevdiğim yazarlardan biri. Yazınızı okurken müzeyi gezmiş gibi oldum, ellerinize sağlık.
Saramago benim için de çok farklı bir yazar. Beğenmenize sevindim. Yorumunuz için teşekkür ederim. 🙏🏾