Aceleyle kendini içine attığın taksi Dolapdere’den Talimhane’ye çıkan yolda trafiğe teslim olmuştu. Gidecek bir yer kalmayınca yağmur damlalarının süzüldüğü camdan dışarı bakmaya başladın. İnsan kafasında başka şeyler olduğu sürece gözünün önündekileri görmez. Bu sefer farklıydı. Burnunun dibinde olup bitenleri fark etmek sanki büyüledi seni. Camın hemen dışındaki suratsız adam elindeki içeriği malum torbayı büyük bir dikkatle ceketinin iç cebinden, elinin daha kolay ulaşabileceği yan cebine aktarıyordu. Bakışları bu kadar kaçamak, bir sağa bir sola dağınık olmasa bir gariplik olduğu aklına gelmezdi. Hiç dizi ya da film izlememiş bu satıcı diye düşündün.

Bu sarsak satıcı gibi serseri bir hayat sürmüşlüğün yoktu. Şu İstanbul denen şehrin bu gibi sokaklarından taksiyle bile geçmişliğin enderdi. İki kuruşluk yere “güvenli” gitmek için bindiğin taksilerde, en sakin muhitlerden geçerken bile korkuyordun. Dışarıdakiler çantana saldırmasın diye kapıyı kilitlemeli mi, yoksa taksicinin ırzına geçmek istediği durumda hızla kaçabilmek için açık mı bırakmalı? Biriyle konuşur gibi mi yapmalı sürekli, birine gittiğin adresi anlatmalı telefonda, yahut taksinin plakasına bakmalı önceden ve bindiğin anda kaydetmeli bir yerlere… Ya adam ona güvenmediğini anlar da sırf kıllığından ıssız yerlere götürürse seni? Hadi ırzına geçmedi oralarda diyelim ama terk edip gitse, kurda kuşa yem etse daha mı iyi? Sivri topukların, mini eteğinle donar mısın oralarda, çantadaki parfümün vahşi hayvanların suratına sıktığında korunmana yardımcı olur mu?

Hadi diyelim bir gece daha Murat’la çıktın. Seni yine garsonları kaba ihtiyarlardan oluşan bu orta sınıf lokantaya getirdi yemeğe. Paltonu üstünden attığın anda gözler sana odaklandı. Hiç mini etekli, makyajlı kadın görmez mi bunlar hayatlarında? Neşeni bozmamaya çalışarak sandalyene yerleşiyorsun. Murat hemen rakı söylüyor. İlk geldiğinizde sana sormuyor diye kızmıştın ama artık biliyorsun raconu, burada rakı dışında bir içki yok. O biçim bir yer işte. Fazla kafa yormak gereksiz. Mini minnacık yudumlarla rakıya alıştırıyorsun ağzını. Ne garsonlar seninle muhatap oluyorlar, ne de sen onlarla. Uslu uslu oturup Murat’ın hoşuna gitmeye çalışıyorsun. Murat iyi bir koca adayı ve annen bir koca adayını daha kaçırdığını öğrenirse, o çok beğendiğin kürk mantoyu sana yar etmez. Şerefe kadeh kaldırmalar, aşk meşk dolu laflar, birbirinin balığından tatmalar derken o da ne, bu balık kılçıklıymış! Enlemesine oturdu mu boğazına koskoca kılçık, ölecek gibisin, sarsıla sarsıla öksürüyorsun. Murat ekmek uzatıyor masanın karşı tarafından, en sonunda yerinden kalkıp sırtını sıvazlıyor. Başka da dönüp bakan bir Allah’ın kulu yok. Ayağa kalkıp bacaklarını göstere göstere öksürseydin başka türlü olurdu her şey tabii. Neyse tam bu sırada ihtiyar garsonlardan biri sandalyenin kenarına astığın ve öksürükler sırasında kontrolünü bıraktığın püsküllü çantana pantolonun paçasındaki ne idüğü belirsiz düğmeyi bir güzel takıp, elindeki dev tepsi ile yerde buluyor kendini. Adamı masanızın yarım metre sağında yere kapaklanmış görünce o şokla öyle bir öksürüyorsun ki boğazındaki kılçık karşındaki Murat’ın sağ yanağına lönk diye yapışıyor. Yerde yatan adamın mezelere bulanmış yüzüne bakıp gözlerin öksürmekten dolu dolu, kahkahalarla gülmeye başlıyorsun. İşte o anda başlar sana doğru çevriliyor. Ne gece ama! Garson yerde, senin kılçık Murat’ın yanağında sallanmakta, sen gülmekten kırılmakta. Müessese müdürü yanınızda bitiyor hemen, Murat’tan binbir özürler diliyor böyle rahatsız ettikleri için. Sana bir geçmiş olsun diyen yok. Murat’ın bile umurunda değilsin ki. Varsa yoksa yerdeki garson bozuntusu ihtiyar. Boğulmadığını bile fark etmedi salak. Çekiştiriyorsun kolundan (ayaklarının dibindeki garsonun yanında tansiyon hesabı yapmaya başlamış bile). Tepki yok. Ağzını açıp Muratcığım demeye başlıyorsun ki yerden doğrulduğu gibi saçlarını çekmeye başlıyor. Dağınık topuzundan sarkan spreyden kaskatı kesilmiş saç tutamlarını öyle bir çekiyor ki tırnaklarını suratına geçirmeden kurtulamıyorsun elinden. Lokanta ahalisi etrafınızı sarmış, yerdeki ihtiyar sürüne sürüne uzaklaşmış, yüzündeki mezeleri gömleğine silmeye çalışırken bir yandan da “Allahtan acılı ezme istememişlerdi de cayır cayır yanmaktan kurtuldum” diye söyleniyor yanındakilere. Bir grup lokanta mensubu acılı ezmenin gözler için ne kadar yakıcı olabileceği hakkında tartışmaya başlıyor. Meğer ne çok tepsiyle yuvarlanma hikayesi varmış garsonlarda. Müthiş bir laf kalabalığı sarıyor etrafı. Bütün bunlar olup biterken sen korku dolu gözlerle ve daha da dağılmış dağınık topuzunla kendi etrafında iki kez dönüyor ve çılgın insan kalabalığına bakıyorsun. Önüne bakmayı akıl ettiğin anda gördüğün şey ellerine boks eldivenlerini geçirmeye uğraşan Murat ve ona bezleri sarmasında yardım eden baş garson. Sana doğru gelecekler, biliyorsun. Murat en büyük düşmanına bakar gibi bakıyor senden tarafa ve dişlerini parlatarak gülümsüyor. Hoparlörlerden gelen yüksek bir ses duyuyorsun. Senin ve Murat’ın adını anons ediyor. Bahisler kapanıyormuş. Solaryum kutusunda, kuaförlerde, ağdacılarda geçirilen binlerce saatin sonunda yine de kafanda kalmayı başarmış son zeka parçaları uyanıveriyor içinde: “her şey planlıymış”. Fark ediyorsun. Bu insanların hepsi senin buraya bunun için getirildiğini biliyorlar, hanginizin yeneceğinden de eminler. Siz birbirinizin ağzını burnunu kırarken onlar da üstünüze keyifle boşalıp bir yığın para kazanmak istiyorlar. Düşünebilmek için yere odaklanmış gözlerini kaldırıyorsun, karşında adının Murat olduğunu hatırladığın kocaman vahşi bir hayvan var. Çıkış yolunu bulman gerekiyor. Bu aptallara yem olmayacaksın, orası kesin. Gözün sarsak garsonun düşerken yere indirdiği Prada çantana ilişiyor. İçi silah olarak kullanabileceğin bir yığın şeyle dolu. Ayna, kendi görüntüsünden korkanlar için. Tırnak törpüsü, göz oymak için. Tırnak makası, çükleri sünnet etmek için. Ruj, burunları tıkamak için. Ve tampon, açıkta kalmış başka her türlü çirkin delik için. Ama bunların hiçbiri işini görmez şu anda. Yakın dövüş sanatının inceliklerine daha fazla vakıf olman gerekir bunları bu çılgınlar üstünde kullanabilmek için. Daha soğuk ve güçlü bir silah gerekiyor sana. Deneyimli parmakların parfüm şişesini yakalıyor. Zengin, fakir fark etmez, bir kadının sadık dostu, büyük ve ihtişamlı parfüm şişesi. Çantayı kimseye çaktırmadan kolunun altına sıkıştırıyorsun. Çıkış olduğunu tahmin ettiğin tarafa çok yakınsın. Arkana dönüp kalabalığa doğru parfüm bulutlarını cömertçe püskürtmeye başlıyorsun. Öksüren öksürene. Göz gözü görmüyor. Kokudan hoşlanan sadece sensin. Yüzünde mutlu bir gülümseme, sen parfüm sıktıkça araları açılan kalabalığın boşalttığı yoldan dış kapıya doğru ilerliyorsun. Sanki gaz bombası atılmış gibi herkes yerlerde sürünüyor midesini, burnunu tutarak. Kadınlar gözyaşları içinde bir yandan nefes almaya, bir yandan da bu muhteşem koku nedir acaba diye seni bulmaya çalışıyorlar. Hızlı olmalısın. Vestiyere ulaşıp paltonu kapıyorsun. Birkaç sıkımlık parfümün kaldı. Kadınlar erkeklerden daha dayanıklılar parfüm kokusuna, hemen ayaklanmışlar içeride. Kapının önünde bir taksi görüyorsun, korna çalıyor ve ışıklarını yakıp söndürerek seni beklediğini gösteriyor. Son gücünle atlıyorsun kahraman taksicinin arabasına.   Annen sana o kürk mantoyu yâr etmeyecek belki ama en azından o kürk için canını veren hayvandan bir farkın var, yaşıyorsun.

Taksi milim kıpırdamamış, satıcıyla göz göze gelip hemen kaçırdın bakışlarını. Dikiz aynasında taksicinin gözlerini yakaladın. Nereye gideceğini sormadı, senin de zaten düşünecek halin yoktu. Hareket edene, sokaklar yanından akıp gidene kadar beklemeye karar verdin.

Yelin Bilgin