KARMELİTLER-KİTAPLAR VE HARRY POTTER ÜÇGENİNDE PORTO

Lizbon’dan sonra Portekiz’in en büyük ikinci şehri Porto. Kendini hemen ele vermeyen, keşfettikçe katman katman açılan bir şehir. Douro nehri, şarapları, denizi, taş sokakları, tarihi, sanat ve edebiyatıyla bugüne taşınan bir hafıza.    

Bir Kelt köyü olarak kurulan şehrin ismi, Kelt kökenli “Cale”den, Romalıların “Portus Cale” adlandırmasından ve nihayetinde “Portugal”a evrilerek ülkeye adını vermiştir. Tepelere kurulan, taş ve sularla çevrili, dairesel evlerden oluşan köyler Kelt dönemin izlerini hâlâ taşıyor. Castro kültürü denen bu yerleşimler hem savunma hem ritüel mekânları olarak kullanılmış.

Porto, eşine ender rastlanan, yaşayan bir müze hissiyle insanı içine alıyor. Özellikle Carmelitas, şehirde yalnızca bir sokak değil; din, eğitim, edebiyat, şehir belleği ve sanatın buluştuğu bir yaşam merkezi. Dünyaca bilinen ve şehrin kültürel belleğinin önemli bir parçası olan Livraria Lello Kitabevi’nin burada olması bir tesadüf değil.

Livraria Lello’ya yaptığımız ziyarete geçmeden önce bulunduğu bu sokaktan biraz bahsetmek gerekir. İsmini 12. yüzyılda Karmelit tarikatı tarafından inşaa edilen Carmelitas Manastarı’ndan almış. Bugün manastır artık ayakta değil. Tefekkür, sessizlik ve içsel disiplin ilkeleriyle tanınan tarikat, Hristiyan mistisizminin en eski ve şiirsel damarlarından biri. Bugünkü İsrail’de bulunan Karmel Dağı’ndan adını alan tarikat 12. yüzyılda, Haçlı Seferleri sırasında burada yaşayan keşişlerce oluşturulmuş. Tarikatın ruhu konuşmaktan değil susmaktan geliyor. Manastırları şehirlerin kenarında, sessiz, kapalı ve disiplinli alanlarında kurulmuş. Zaman içinde eğitim, yazı, kütüphane ve el yazmaları manastırların temel unsurları haline gelmiş. Bilgiyle sessizliğin buluştuğu mekânlar olarak bilinirler. Mistisizm sembolleri, gölge-ışık, dar koridorlar, iç avlular ve sessiz hücrelerle zengileşen mimarilerinin şehre yansımaları ilk göze çarpanlardan. Yapıları genellikle gösterişten uzak ama derin sembolizme sahiptir. Porto’nun bu tarihi merkezi UNESCO Dünya Mirası listesinde.

Livraria Lello’yu özel kılan da bu mistik ruhla inşa edilmiş olması. Kapıdan içeriye geçerken durduğunuz eşikte bunu hemen fark ediyorsunuz. “Nerdeyim ben?” dedirten türden bir sihirli dünyanın içindesinizdir artık. Bu sihrin ilk etkisini üzerimden attığımda, ilk andan fark ettiklerim; insan kalabalığı, raf ve kitap standlarındaki özen, ışık ve kırmızı merdivendi. Sağlı sollu kitap standlarının üzerindeki vazolarda canlı çiçekler bizi karşıladı. Kitapçılarda pek rastlamadığım bu durumu merak ederek yürürken tavandaki oymalar ve vitray penceresi dikkatimi çekti. Kitaplardan önce mekânın büyüsüne kapılıp her bir köşesini merakla inceledim. Üst kattan daha iyi görebilmek için merdivene yaklaştım. Kırmızı boyalı merdiven ikiye ayrılıyor, yukarı aşağı hareket halindeki ziyaretçiler hayranlıkla fotoğraflar çekiyorlardı. Üst katta bir süre ahşap tırabzanlara yaslanıp gördüklerimi belleğime kazımaya çalıştım. Muhtemelen hiç unutmak istemeyeceğim bu deneyimi içime derince çektim.

Işığın muazzam sızdığı vitray tavanı, gotik kemerleri, ahşabın dokusu, oyma detaylar, ikiye ayrılan merdivenler. Mimari ve kültürel değeri sayesinde dünyanın en güzel kitapçısı listelerinde yer alan Livraria Lello, 1906 yılında mimar Fransizco Xavier Esteves tarafından Neo-Gotik ve Art Nouveau tarzlarının birleşimiyle inşaa edilmiş. Yarattığı eserinde Gotik olan yukarıyı, Tanrı’yı çağırır, Art Nouveau ise doğayı, akışı, organik kıvrımı mesajını vermiş. Yıllar boyunca bilgiyi kucaklayan haliyle okuma işlevini bir ritüele dönüştüren alan olarak da hizmet vermiş. Tavandaki vitrayda Latince “Decus in Labore” (Emekte onur) yazıyor. Bu, bilginin çabayla elde edildiğine vurgu yapılarak, emeğin insanı yücelten bir değer olduğu ifade ediliyor. Oyma detaylı raflar, defne yaprakları, çiçek motifleri ve gotik kemerlerle bilgi taçlandırılırken bilginin ciddiye alındığına vurgu yapılmış. İkiye ayrılan merdivenlerse Karmelitlerin inancıyla “Tanrı’yı yukarı da mı yoksa içinde mi arayacaksın?” sorgusunu işliyor. Livraria Lello, bugün dünyanın en güzel kitapçıları arasında gösterilirken, milyonlarca ziyaretçiyi ağırlar. 

Binanın etkisi üzerimde hafifleyince kitap standlarına ve raflarına yöneldim. Dünya edebiyatının çok önemli isimlerinin kitaplarıyla karşılaşıyorsunuz. O rafların birinde Murakami, Sylvia Plath, Alice Oseman kitaplarının yanında çok tanıdık bir isimle karşılaştım. Tek Nobel Ödüllü Yazarımız Orhan Pamuk. “İstanbul: Hatıralar ve Şehir” ile “Kafamda Bir Tuhaflık Var” kitapları İngilizce çevirileriyle okurlarını bekliyordu. Benim için ayrı bir mutluluk kaynağı oldu. 

Ve elbette Harry Potter serisinin kitapları burada geniş bir alanı kaplamıştı. Bugün, Harry Potter evreniyle daha çok tanınan kitabevi, “Harry Potter Kütüphanesi” olarak da biliniyor. Porto’da yaşadığı dönemde bu kitabevinden ilham aldığına dair söylentiler yazar tarafından reddedilmiş olsa da Potterhead’ler bu görkemin içinde J.K. Rowling’in izlerini bulma umuduyla ziyarete geliyorlar. Rowling’in Porto’da İngilizce öğretmenliği yaptığı1991-1993 yıllarının Harry Potter’ın ilk yıllarının tasarlandığı zamanlara denk gelmesi, hayranların bu bağlantıya inanmasına yol açmış ve kendi modern mitlerini yaratmalarına neden olmuş. İkinci teori Harry Potter’daki kitapçı Flourish ve Blotts’un tasvirleriyle Livraria Lello’nun benzerliklerinin olması. Üçüncüsü Lello’nun kırmızı merdivenlerinin Hogwarts’ın hareketli merdivenlerine ilham vermiş olduğu inancı. Ancak Rowling, 2020’de attığı bir tweet ile Livraria Lello’dan ilham almadığını belirtmiştir.

Livraria Lello’nun ayrılmak hiç kolay olmasa da Harry Potter’ın izini sürmek için bir başka mit mekânı olan Cafe Majestic yeni keşif alanımızdı. Porto’nun en merkezi ve işlek caddelerinden Rua de Santa Catarina üzerinde yer alıyor. Şehrin alışveriş ve yürüyüş caddesi olarak, Porto’nun tarihi ve kültürel atmosferini hissetmek isteyenler için önemli bir uğrak noktası.

1921’de açılan Cafe Majezic “Görkemli Kafe”, Porto’nun entelektüel hayatının merkezi olmuş, yazarların ve sanatçıların buluşma noktası haline gelmiş. Dış cephesinde oyunbaz çocuk figürleriyle karşıladı bizi. İçeride salonun duvarları, ahşap oyma çerçeveli kristal aynalarla kaplıydı. Tavanda çiçek ve kıvrımlı hatlarla süslü alçı işçiliği göz aldığınca zerafet barındırıyordu. Metal ve kristal avizeleriyle nefis bir gölge ışık oyununun içinde bulduk kendimizi. Ahşap masalar, mermer yüzeyler, deri kaplı koltuklar; kahvenin sıcaklığı, taş zeminin ciddiyeti ve daha pek çok dekoratif unsurla ihtişam, yaşam biçimine dönüştürülmüştü. Kahve ve tatlı siparişimizi verdikten sonra merakla salonun sonuna doğru yürüdüm. Orada siyah bir piyano duruyor.  Zaman zaman canlı piyano performansları yapıldığını öğreniyorum. Piyanonun üzerine bir gazete sayfası özenle yerleştirilmişti. Çevirisini yaptırdığımızda kafenin 100. yılına atıf yapan, iki sayfalık yazıya “Gezegenin En Güzel Kafelerinden Biri” başlığı atılmıştı. Majestic’i bir kafe değil, adeta bir zaman kapsülü, bir müze, bir edebiyat ve sanat salonu olarak tanımlanmıştı. Duvarlardaki fotoğraflar da bu söylemi doğrularken, kahve ve tatlılarımızın masamıza geldiğini gördüm. Görkemli, asil ve zarif salonda sohbetimiz elbette Harry Potter oldu.

Buradaki efsane Rowling’in Harry Potter ve Büyücü Taşı’nın ilk taslağını Cafe Majestic’te bir peçeteye yazdığı yönünde. Karakterlerinden Salazar Syltherin’in yaratılışında Portekiz’in eski diktatörü Salazar’dan esinlendiği de başka bir iddia. Rowling bu iddiaları da doğrulamamıştır; ancak Porto’daki kafelerde yazdığı ve şehrin atmosferinden etkilendiğini belirtmişti. Bugün, Cafe Majestic’in etkileyici dekoru, kitap yazmak için oldukça ilham verici olsa da günümüzdeki kalabalığı, gördüğü ilgiyi düşününce yazma deneyimini zorlaştıracağı da kesin.

Porto’daki Harry Potter efsaneleri bunlarla sınırlı değil. Şehrin üniversite öğrencilerinin geleneksel siyah pelerinli üniformaları, Hogwarts’ın kıyafetlerine ilham kaynağı olmuş olabilir. Ayrıca, geleneksel bir fırça dükkanında satılan el yapımı süpürgelerin de Harry Potter’daki süpürgelere esin verdiği söylenir. Şehirdeki Aslan Çeşmesi’nin Gryffindor’un amblemine ilham verdiği de iddialar arasında. Tüm bu söylentiler, Porto’nun Harry Potter evreniyle olan modern mitini beslemeye devam ediyor. Son olarak, Harry Potter’ın ilk kez 1990’da bir tren yolculuğunda tasarlandığı, Rowling’in Porto’da geçirdiği yıllarda hikayesini geliştirdiği ve şehrin hayatında önemli bir yer tuttuğu biliniyor.

Portekiz’de edebiyat, sezgi, özen, disiplin ve hayal gücüyle aynı çatı altında nefes almak gibiydi. Lizbon’da başlayan bu edebiyat keşfinin Porto’da son noktasını koyarken şunu söyleyebilirim; bazı şehirler yazarı büyütür, okuru dönüştürür, insanı kendiyle baş başa bırakır. İhtişamlı edebiyat sunumu için teşekkürler Portekiz.

Özlem Budak

Kaynak:

https://tasteporto.com/porto-harry-potter-library-whats-true-and-whats-not/

https://www.britannica.com/topic/Carmelites

https://traditionalculture.blog/livraria-lello-portugals-highly-embellished-bookstore/

https://www.portugalvisitor.com