Çocuktu… büyüdüğü şehrin kanalizasyonu için getirilen insan boyu büzler mahallenin ortasına konmuştu. insan boyu mu? kendi boyundaydı içlerinden geçebiliyordu. ama diğer insanlarla yan yana hatırlamıyordu bu beton boruları… her yer kazılmış… boruların içlerinden koşarak geçip üstlerine tırmanıyordu. eğlenceliydi. aralarında koşarken birden başında büyük bir acı duymuştu. kanalizasyon borularını ve bu acıyı hiç ayrı ayrı hatırlamamıştı. beton boruların arasında koşuyor ve o acı… sonra biraz kan küçük elinde. bir de ileride köyden yeni gelen Halil’in sırıtışı. birbiri ardına akıp gidiyordu görüntüler… hiçbiri birbirinden ayrı aklına düşmezdi. sevmemişti büyük adam gibi giyinen Halil’i. o da iri bir taşla bunu hissettirdi o gün. işin garibi elindeki kandan sonra ilerlemiyordu görüntü. eve mi gitti? ağladı mı? o da Halil’e taş attı mı? yok, hiçbiri yok. sadece alaburs tıraşlı başında hissettiği dik saçları yapışkan bir sıvı… rengi de yok. rengi niye yok? saçlarına dokunduğunu hatırladığında evlerine sonradan ilave yapılan eternit tavanlı mutfakta leğeni önüne koyup yeni çıkan çamaşır yumuşatıcısı Vernel ile saçını yıkadığını anımsadı. çok köpürmüş, iğrenç kokmuştu. burnuna bozuk yumurta kokusu gelip oturmuş, nefes aldıkça midesi bulanmıştı. günlerce bu pis koku ile uyanmıştı. niye çamaşırlar gibi güzel kokmamış, yumuşamamıştı ki saçları? ve niye mavi komik şişesi olan Blendax şampuanı kullanmayıp Vernel ile saçlarını yıkamıştı?

Tarlabaşı’nda pis bir otel odasında yatarken yastıktan başını kaldırmadan yüzüstü; 7 yaşındaki hali beyninde koşup duruyordu… eski otellerin kokusu hep aynıydı: yapışkan, rutubetli, nefes almayı zorlaştıran ağır ağdalı insan artığı… oysa annesinin yaptığı yatak ne güzel sabun kokardı. çarşaf, yastık, yorgan içlerine gömülüp hiç içinden çıkmak istemezdi. kızarmış ekmek kokusu gelinceye kadar derin derin nefes alırdı. mutluluk bu muydu? o zaman tanımı olmayan şeyi özlüyordu… şimdi vücudu tarifi olmayan yapış yapış bir maddeyle kaplıymış gibi hissediyordu. yataktan kalksa banyoya gitse. hayali bile içini ürpertti aklına zımpara gibi havlular gelince derin bir nefes aldı.

Annesi yaşarken banyodaki şofben yakılır, içerisi sıcacık olurdu, havlularda sabun kokusu.. çocukluğunda annesi yıkardı; tek başına banyoya girmeye başladığında kendini büyümüş hissettiğini düşündü.. büyümek bu kadar basitti, büyümese olmaz mıydı?

Soğuk odada hızla pantolonu, kazağı üzerine geçirdi; çorapları ayağındaydı, yatmıştı.. aslında ne kadar soğuk olsa çoraplarını çıkarırdı, annesi öyle öğretmişti. geceyi hatırlamaya çalıştı. en son Küçükpazar Kapı’da eski bir arkadaşının ocak başında Stalin’in Troçki’yi İstanbul’a sürgüne gönderdiği günleri konuşuyorlardı… sonrası yoktu… arkadaşı Kayserili Devrim… hem Kayserili hem devrim diye gülümsedi. Devrim’in arkadaşı, Diyarbakırlı, takım elbiseli, belinde silahı olan Metin’in pansiyonuna geldiğini hatırladı. kapısında “suite” yazıyordu pansiyonun. daha önce de kalmıştı burada, en ucuz yerdi. genelde saatlik kiralanan odalar… sarhoş olmadığı günler kadın kahkahaları, kavga sesleri, travesti sesleri sabaha kadar devam ederdi, uyutmazdı. bir önceki gece alkol sınırı aşıldığı için hiçbir ses duymadan gece bitmişti. giyinip yüzünü yıkayıp mümkün olduğu kadar az nefes alarak sokağa çıkmalıydı. ağzındaki tat ve kokudan kurtulmak için ya çorbacı arardı ya da bira içerdi… soğuk suyla yüzünü bir parça yıkadı, kenarda duran peçeteyle kuruladı; havluya dokunamadı…

Temel Terzi