Etfal Hastanesi’nde alelade bir gündü. Onkoloji doktoru Hilmi Bey’in odasını sabahtan beri onlarca hasta ziyaret etmişti. Odaya giren hastalardan dikkatli ve duyarlı olanlar tuhaf bir doktor odasına girdiklerini hemen fark ederlerdi. Fark etmemeleri mümkün değildi zaten; odadaki her şey, duvarlar ve tüm eşyalar ya yeşilin ya da beyazın tonlarını taşıyordu. Ayrıca hasta sandalyesinin arkasında, yani doktor masasının tam karşında kalan duvarda yine aynı renkleri taşıyan büyük harflerle KONYASPOR yazmaktaydı. Yaşasın Konyaspor! Hilmi Bey’in memleketi Konya’nın medarı iftiharı.

Odaya ayak basan farkındalık sahibi hastalar odadaki garipliği hissederek tedirgin olurlar ve bu tedirginliği aşmak için gözleriyle duvarlarda doktorun diplomasını ararlardı. Hilmi Bey’in sandalyesinin tam arkasında kalan duvarda asılı küçük beyaz bir çerçeve içine yerleştirilmiş tıp fakültesi diplomasını görünce yatışır ve yarım yamalak bir güvenle muayene olmaya razı olurlardı. Ne de olsa Hilmi Bey bir doktordu, üstelik bir devlet hastanesi doktoruydu ve ayrıca özel hastaneler çok pahalıydı.

Hilmi Bey, bazı hastaların odaya girdikten sonra böyle bir süreliğine telaşa kapılmalarından rahatsızlık duyarak dudak büker ve kıstığı gözleri adeta “beğenmiyorsanız, muayene olmazsınız” derdi.

Öğlen saatlerinde sekreter Nihal Hanım, Hilmi Bey’in odasına girdi.

“Hilmi Bey, akciğer kanseri olabileceğinden şüphelendiğiniz hastanın tetkikleri çıktı.” dedi.

Hilmi Bey hatırlayamadı hastayı. Nihal Hanım, Hilmi Bey’in yüz ifadesinden afalladığını görerek,

“Hani şu serseri kılıklı dediğiniz. Bira ve sigara karışımı kokuyormuş.” dedi.

“Hadi ya, o mu geldi?” diye cevapladı Hilmi Bey. “Neyse, hastalar arasında ayrım yapamayız.”

Kaşlarını hafifçe çatan Nihal Hanım, “Kendisini sonuç göstermesi için içeri alayım mı?” dedi.

“Hay hay, işimiz bu. Her zaman dediğim gibi, Nihal, biz bu Hipokrat yeminini boşuna etmedik.” Bunun üzerine Hilmi Bey kahkahayı bastı. Nihal Hanım gülümsemedi bile. Hatta biraz kızmış gibi geldi Hilmi Bey’e.

Nihal Hanım odadan çıktıktan sonra söz konusu hasta içeri girdi. Hilmi Bey hastayı süzdükten sonra “İnsan bir kapıyı tıklatır!” diye aklından geçirdi. “Rengi solmuş, eski püskü, birkaç düğmesi kopmuş, fermuarı düzgün kapanmayan bir palto; altına yakın zamanda üzerine kesin bir şeyler döktüğü, iplikleri yer yer sökülmüş bir blucin; en alta da tabanı koptu kopacak bir spor ayakkabı giymiş. Doktora böyle gelinir mi yahu? Üstelik bira ve sigaradan oluşan o berbat kokuyu da yine yanında getirmiş. Konyalı olmadığı ne kadar da belli. Konya’dan böyle biri çıkmaz.”

Hasta, hasta sandalyesine geçerken Hilmi Bey ilk iş, odanın havasını temiz tutmak için yerinden kalkarak pencereyi açtı. Yere bakarak yürüyen hasta, Hilmi Bey’in camı açmasıyla kendisinin odaya girmesi arasındaki ilintiyi fark etmemişti.

Yerine dönen Hilmi Bey, “Buyurun”, dedi, “oturun lütfen.”

Hasta, Hilmi Bey’in karşısında yer alan sandalyeye oturdu ve tahlil sonuçlarını Hilmi Bey’e uzattı. Hasta sandalyesi Hilmi Bey’in sandalyesinden bir on santim kadar daha alçaktı. Bu sayede Hilmi Bey gözlerini hastanın yüzünden biraz yukarıya doğru kaldırdığında arka duvardaki kocaman KONYASPOR yazısını rahatlıkla okuyabiliyordu.

Hilmi Bey sonuçları incelemeye başladı. Durum ciddi gözüküyordu. Hastalığın ilerlediği ve kanserin agresif bir türü olduğu sonucuna vararak incelemesini tamamladı ve önündeki dosyayı kapattı. Başını kağıtlardan kaldırarak,

“İstediğim tahlil sonuçlarının tamamı çıkmış. Memleket neresiydi Ahmet Bey?” dedi.

“Burdur’luyum efendim.” Hasta, doktorun sorusuna şaşırmamıştı, hatta doktorun kendisiyle böyle ilgilenmesi hoşuna bile gitmişti. Hilmi Bey ise hastanın Konyalı olmadığını öğrenince başını yukarı aşağı salladı. Derin bir nefes aldıktan sonra bakışı Ahmet Bey’in yüzünün üzerinden kalkarak birkaç saniyeliğine karşısındaki duvarda duran KONYASPOR yazısına takıldı. Ardından,

“Ahmet Bey,” dedi, “hastalığınız maalesef çok ilerlemiş, yapılacak bir şey yok ne yazık ki.”

Hastanın gözleri doluydu. Doktor Beyin hastalığı hakkında karar vermeden önce karşısındaki duvara baktığını fark etmemişti. Dolayısıyla arkasına dönüp bakmamış, yazıyı görmemişti. Hasta doktorun yüzüne bakıyordu. Doktorun başı arkasındaki duvarda asılı duran diplomayı bütünüyle örtmüştü.

Hilmi Bey’in yılların doktoru olarak böyle konuşmalardan etkilenmemesi gerekirdi. Fakat kalp çarpıntısı hızlanmaya başlamıştı. Elleri de terlemişti biraz.

“Doktor Bey, zor vakalar için bir tedavi yöntemi varmış. Pahalıymış, ancak devletimiz her sene üç kişi için bu tedaviyi önerme yetkisi vermiş size. Beni o tedaviye yönlendirseniz?”

Hilmi Bey “Hayda, nereden duyuyorlardı şu tedaviyi?” diye düşündü ve,

“Evet, söylediğiniz gibi çok pahalı bir yöntem var. Ancak bu tedaviyi önerebilmem için sizin durumunuzun iyileşme vadetmesi gerekiyor. Ancak maalesef tetkiklerinize baktığımda, bu tedavi yönteminin size faydalı olacağını zannetmiyorum. Bu nedenle size öneremem.” dedi.

Hasta gözyaşları içerisinde odadan ayrıldı. Hilmi Bey kalp çarpıntısının durduğunu hissetti. Ellerindeki teri sildi.

Kısa bir süre sonra sekreter Nihal Hanım tekrar içeri girdi. Yüzünde bir hiddet seziliyordu. Hilmi Bey’in kalp çarpıntısı tekrar hafif hafif başladı. Nihal Hanım bir sonraki hastadan kısaca bahsetti. Hilmi Bey Nihal Hanım’a yeni hastayı içeri alabileceğini söyledi. Nihal Hanım sırtını dönmüş odadan tam çıkarken birdenbire döndü ve,

“Serseri dediğiniz adam ağlıyordu!” diye bağırdı. “İleri seviye akciğer kanseriymiş ve o pahalı tedavi kendisinde işe yaramazmış. Hilmi Bey, bu hasta Konyalı olsaydı, bu tedaviyi ona önermeyecek miydiniz?”

Hilmi Bey’in kalp çarpıntısı iyice arttı.

“Ne demek istiyorsun Nihal?”

“Hilmi Bey, beş yıldır sizinle çalışıyorum. İstikrarlı bir biçimde bu pahalı tedaviyi şu ana kadar sadece Konyalı hastalara önerdiniz.”

“Nihal, haddini aşma. Başıma doktor mu kesildin sen? O hastalar tedaviden fayda görecekti, o yüzden onları bu tedaviye yönlendirdim. Konyalı olmaları tesadüften ibaret.”

Bunun üzerine Nihal kapıyı çarparak odadan çıktı. Hilmi Bey’in terlemesi durdurulamaz bir noktaya ulaşmıştı. “Uzun süre aynı sekreterle çalışmamalıyım.” diye düşündü.

Artun Mimar