Dünyanın yedi harikasından sayılan Moseleum’a turnikeden geçip girdiğimizde hemen solda büyük bir ağaç karşılıyor bizi. Hatice Öğretmen anlatıyor: “Bu ağacın adı Bella Sombra. İtalyanca’da Güzel Gölge Ağacı anlamına geliyormuş. Halikarnas Balıkçısı bu ağacın tohumlarını ta Brezilya’dan getirtmiş. Sekiz adet tohummuş. Hepsini dikmiş, bugün kendi diktiklerinden üç tanesi hala yaşıyor. Bu gördüğünüz onlardan biri.”

Rönesans İnsanı diye bir kavram okumuştum, çok yönlü, pek çok konudan birden anlayan, disiplinler arası geçiş yapabilen, bütün bilimleri bir araya toplayabilen zihinleri olan kişilere deniyordu. Halikarnas Balıkçısı’nın izinde Bodrum sokaklarını arşınlarken aklıma Galileler, Mikelanjelolar düştü durdu. Onların ülkemizdeki versiyonu olsa gerek diye düşündüm Balıkçı için. Ressam, karikatürist, yazar, tarihçi, arkeolog, turist rehberi, mimar, denizci, balıkçı. Şimdi ise onun pek bilinmeyen bir yönünü Bodrum sokaklarında yürüyerek görüyoruz. Bir bahçıvan ya da alaylı bir botanikçi!

Bodrum’daki üç yıllık sürgününün bir buçuk yılını tamamladıktan sonra kalanını geçirmek üzere İstanbul’a gönderilen Cevat Şakir geliyor gözümün önüne. Zoraki ayrılırken Bodrum’daki doğanın çıplaklığı, çoraklığı, ağaçsızlığı için duyduğu üzüntüyü de yanında götürüyor. Sonra İstanbul’da Bodrum’un doğasına uygun bitkileri, ağaçları araştırırken görüyorum. Yemek parasından keserek İngilizce, Fransızca, İtalyanca kitaplar getirtiyor, Bodrum’da nasıl yetiştirmesi gerektiği üzerinde harıl harıl çalışıyor, Mısır Çarşısı’ndaki dükkanlardan tohum satın alıyor, tohum topluyor, biriktiriyor.

Tohum toplamak için çıktığı Büyükada’daki palmiye ağacının dallarında görüyorum. Aşağıdan iki adam inmesini buyuruyor. Rus devriminin mimarlarından sürgün Troçki’nin kaldığı evin bahçesinde ne işi var? Anlatmaya çalışmasına gülümsüyorum. Allahtan karakoldakiler onu tanıyacak da yakayı kurtaracak. Tohumların peşinden koşması hiç bitmeyecek, sabırla toplayacak, sabırla ekecek, sabırla öğretecek, yetiştirdikleri hoyratça heba edildiğinde sabırla dayanacak.

Şimdi, sürgün yaşamı bitti, karısı ve yirmi günlük kızını almış, eli kolu kitap, tohum, malzemeler dolu geri dönüyor. Bu kimselerin bilmediği kıyı kasabasında yirmi beş yıl boyunca doğanın yeşermesi için durmaksızın çalışacak, uğraşacak, didinecek. Yıllar sonra bizler Hatice Öğretmen’in anlatımıyla onun izlerini Bodrum’da süreceğiz.

Hatice Öğretmen toplumumuzun isimsiz kahramanlarından. Bodrum’un bir köyünde doğmuş, ortaokulu okumak üzere merkeze geldiğinde okulun kütüphanesinde Halikarnas Balıkçısı’nı tanımış. Tüm kitaplarını bir çırpıda okumuş. Üniversitede tezini Balıkçı üzerine yaparken, ikinci eşi Hamdiye Hanım ve oğlu Sina ile tanışmış. Sonra bir gün sepetine köyde yetiştirdikleri sebze ve meyveleri doldurup, Balıkçı’nın kızı İsmet Noonan’ın kapısını çalmış. O günden sonra İsmet Hanım onun en büyük öğretmeni ve rehberi olmuş. Balıkçı hakkında iki kitabı var, arkadaşları ile Balıkçı’nın Bodrum’daki izlerini belgeliyor, plaketliyor, anlatıyor, yazıyorlar.

Moseleum’daki ağacın yerinden dolayı çok büyümesine izin vermiyorlar, biraz ilerde daha gelişmişini göreceğiz. Arnavut kaldırımlı, insanı bir anda geçmişe götürüveren bir sokağa giriyoruz. Kocaman bir ağacın gölgesi üzerimizi kaplıyor. Bu ağaçlar sık bir yaprak kubbesi oluyor. Dallar uzadıktan sonra uçları yere dokunuyor. İnsan serin ve fışıltılı büyük bir çadırın içindeymiş gibi, güneşin tabanca sıkarcasına vuran ışınlarından kurtuluyor. Hatice Öğretmen, bizi ağacın sarı-kahverengi tohumları ile tanıştırıyor, Balıkçı’nın anısına onları yetiştirmemizi istiyor. Tohumları topluyoruz, hepimiz deneyeceğiz.

Bella Sombra



Bodrum merkezde, Balıkçı’yı, Büyükada’dan getirdiği sakallı palmiye tohumlarını, dinmek bilmez çabayla Bodrum’daki tüm caddelere (Cumhuriyet Caddesi, Dr. Alim Bey Caddesi ve Neyzen Tevfik Caddesi) ve ana meydanlara sağlı sollu dikerken görüyorum. Bir buçuk yıldır Bodrum’a güzel şeyler ekip dikmek gözümün önünde tütüp durmuştu, artık kim beklerdi? Yarım saat önce dikmek, hayattan yarım saat kazanmaktı. Fidanım büyüdüğünü dünya gözü ile yarım saat fazla görmekti. Yoksa gönül gözüyle ben öldükten sonra bile, fidanın gelişeceği hali tohumu ekerken görüyordum. Böylece İstanbul’dan tohum olarak ne getirdim ise, karaya ayak bastıktan bir saat sonra, hepsi de sımsıcak toprak içinde büyümek işine girişmişlerdi. Rıhtım boyunca yıllarca büyüttüğü ağaçlar altında yürüyoruz. Palmiye ağacının yelpaze gibi olan yapraklarının uçlarından titre gibi lifler sarktığı için, Bodrumlular bu ağaca Sakallı Palmiye demişler, lifleri özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında kuyu ipi, eşek yuları gibi ip, urgan yapımında kullanılmış. Balıkçı’nın zümrüt fıskiyesi dediği palmiye ağaçlarının bir kısmı 1950 yılında rıhtım çalışması sırasında telef olmuş. İzmir’de haberi alıp ne kadar üzüldüğünü görüyorum.

Sakallı Palmiye Ağaçları


Ülkemizde olmayıp da Bodrum’un havasına, suyuna ısısına uygun tohumları Paris’e Londra’ya ısmarlıyor, kara postası da deniz postası da haftada bir kere geliyor Bodrum’a. Yağmurlu, fırtınalı havalarda postanede gelecek tohumları beklerken görüyorum onu. Bazıları pire kadar olan tohumların birkaçının üzerine zarfa vurulan damganın isabet etmesiyle işe yaramaz hale gelmesine nasıl da üzülüyor! Vazgeçmiyor, sabırla devam ediyor. Onları ufak kaplara gömüyor, üzerlerine bir kibrit çöpü dikiyor, büyüteçle gelişimlerini izliyor, uygun boyuta geldiğine kanaat getirince toprağa salıyor. Şimdi işte bu pire kadar tohumlardan üretilen Gravilya Ağaçlarını yol boyunca görüyoruz. Yirmi yıl sonra o pire kadar tohumdan, cinsi Türkiye’de bulunmayan otuz beş metrelik bir ağaç çıkardı. Örneğin, yaprak bolluğuyla orman üzerine orman olan sarı kırmızı çiçekli bir “Grevilla Robusta”. Ağaç kuş cıvıltısıyla yüklenir, ağacın tepesi ise gökyüzünde bir bulutun hayatını yaşardı. Ne severdim onları, bir dalı kırılsa sanki kolum kırılırdı. Yaprak bolluğu ile orman üzerine orman olan sarı kırmızı çiçekli ağaç. Keşke kendisinin diktiklerini de görebilseydik diyoruz ancak onlardan kalan olup olmadığı saptanamamış.


Bodrum Belediyesi’nin önüne geliyoruz. Belediyenin yeri hep aynıymış ama sonradan iki kez yenilenmiş, o zamanlar tek katlıymış, şimdi iki katlı, bahçesi de daha genişmiş. Bu bahçede Bodrum Belediyesi’nin gönüllü bahçıvanı olarak uzun yıllar çalışmış. Türlü çeşit güller, karanfiller, sardunyalar, begonviller sarmış bahçeyi. Kızı İsmet yakındaki Turgut Reis İlkokulu’nda okurken öğretmenlerine götürmek için gelip babasından çiçekler alırmış. Hatice Öğretmen, Balıkçı adına etkinlikler yaptıklarında ağaçlara onun eserlerinin adlarını plaketler yaparak çaktıklarını anlattı. İnsanın eserinin diktiği ağaç üzerinde yaşaması hepimizin hoşuna gidiyor. En tanınan romanı “Aganta Burina Burinata”yı kocaman bir palmiyenin üzerinde resimlemek bambaşka keyif.

Okaliptüs Ağacı – Fotoğraf: Engin Akış


Deniz Müzesi onun diktiği okaliptüs ağacı ile serinliyor, bugün belediyenin kafesi olarak kullanılan Bodrum’un ilk elektrik dağıtım merkezi trafonun da onun diktiği Bella Sombra ile serinlediği gibi. Trafo Kafe’de o serinliğin altında oturuyoruz. Hatice Öğretmen anlatmaya devam ediyor.

Trafo Kafe’deki Bella Sombra


Balıkçı şehrin içini ağaçlandırırken Bodrum Kalesi’ni de unutmamış. Gene bir gün Bella Sombralardan birinin tepesinde tohum topluyormuş. Kalın yapraklar onu gizlemiş. Derken aşağıya iki kadın gelmiş, ağaca bakıp acaba ne ağacı diye konuşmuşlar, dilleri Fransızcaymış. Balıkçı o davudi sesiyle yukardan gürlemiş. “Bella Sombra!”. Ağacın dile geldiğini sanan kadıncağızların ödleri patlamış, korkuyla çığlık atmışlar. Sonra kadınlardan birinin ünlü Fransız ozan Kontes de Noallies olduğu anlaşılmış. Üzülmüş Balıkçı, yatlarına bir kayık dolusu çiçek göndermiş. Kontes, “Balıkçı Şair” adlı bir şiir göndermiş.
Şimdi, içlerine bahçe için gerekli alet edevat, makas, ip, türlü tohumlar koyduğu bol cepli golf pantolonuyla bahçelerde dolanıyor, üzerindeki montun ceplerinden aldığı kalemler ile -diğer cebinde annesinden gelen mektuplar var- turunçgiller üzerine yazarken görüyorum, üç yüz sayfalık defter olacak, elden ele dolaşırken kaybolacak. O geldiğinde Bodrum’da Rumlardan kalma narenciye ağacı sayısı yedi-sekiz yüz civarında. Turunçgillerin envaiçeşit tohumunu getirerek halkın yetiştirmesini, geçim kaynağı olmasını sağlıyor. Ülkemize ilk greyfurtu o getiriyor. Rüyasında kendisini greyfurt komutanı olarak görüyor. 
Bodrum’da kaldığı süre boyunca bu kıyafetle dolaşmış, tohum toplamış, ekmiş, dikmiş, var gücüyle halkı eğitmeye çalışmış. Halkın direnişi ayrı bir konuymuş, diktiklerini işe yaramıyor gerekçesi ile söküp attıkları çok olmuş. İnsanlar ile kurduğu yakın ilişki, kendisinin inadı ve evliya sabrı bir araya gelince sonuç kaçınılmaz olmuş, Bodrum, yeşillenmiş, çiçeklenmiş, kazanmış.
Karmen’i çevirirken görüyorum onu, Karmen’in saçlarına Kassiya çiçeğini taktığını öğreniyor, tohumlarını getirip yetiştiriyor, günün birinde gelin kızların başına taktığını görünce çok mutlu oluyor.
Mavi Sürgün’ün başında anlatılan sabırlık ağacı ilerleyen satırlarda yüce gönüllü bir insanın yapacaklarının işaretini veriyor. Kulak verelim.
Sabırlık vardır, güneşin ateş yağdırdığı iklimlerde biter. Anasının memesini tutup emen yavru gibi, toprakları kavrayan köklerinden, uçları süngülü dik yapraklarını salar. Cehennemde yanan ifrit gibi, on yıl alevlerde yavaş yavaş büyür ve güneşte parlayan bitkisel bir anıt olur. On yıllarca aldığı ışıkla sıcaklığı-bir kıymığını bile alıkoymadan-yeni bir kılıkta yine yaratılışa verir. Böylelikle, en yalın tanımıyla iyi insana benzer. HAYATTAN ALDIĞINI FAZLASIYLA GENE YAŞAMA VERİR.

Sabırlık Ağacı


Balıkçı gibi; Topraktan aldığı tohumları ağaç, çiçek olarak yaşama geri vermiştir. Hayatın verdiği yeteneğini, resim, yazı olarak yaşama geri vermiştir. Hayattan aldığı sevgiyi, bilgiyi ise eğitim, dostluk, sevgi olarak insana geri vermiştir.


Asil Şenol Topçu

Kaynaklar:

Mavi Sürgün-Halikarnas Balıkçısı
Cevat Şakir’in Bodrum’u- İ. Hatice Orman