Babası denizaltı astsubayı, annesi ise ev hanımıydı. Bundan on iki yıl önce Gölcük Kocaeli’de doğmuştu. Yaşamının ilk sekiz yılını bu şehirde geçirmiş, sonra babasının tayiniyle Ankara’ya taşınmışlardı. Ağabeylerinden biri babalarının izinden gitmiş, denizaltı astsubayı olmuştu, Ankara’yı bırakıp Gölcük’e dönmesi ondan. Selim, anneanne ve dedesinin yazlık olarak kullandığı müstakil evde yaşıyordu. İki katlı evin alt katında da kiracılar vardı. Çatı ise defalarca niyet edilmesine rağmen yaptırılıp yaşam alanına dönüştürülememişti. Evde fazlalık yapan eski püskü ne varsa çatı arasında duruyor, güvercinlere yuva oluyordu. Selma küçükken çok korkardı bu çatı arasından. Kuzenleriyle yaramazlık olsun diye gizli gizli çıkıp saklambaç oynar, terastan sarkıp gelene geçene laf atar, saklanırlardı. O karmaşa ve keşmekeşin içinde her an bir şey çıkacakmış ya da terastan ayağı takılıp düşüverecekmiş gibi gelirdi. Saklambaç oynarken kuzenleri onu bırakıp gidecekler diye aklı çıkardı…
Eski olan sadece çatı katındakiler değildi aslında. Evin tamamı eski kokuyordu. Şu koltuk kısmı çekince uzayıp yatağa dönüşen, sırtında da dolapları olan kanepelerden vardı mesela. Dolapların içinde kuzenlerinin çok küçük yaşlarından kalma kıyafetleri… Bunların zamanı çoktan geçmişti, neden bir başkasına giymesi için verilmemişti acaba? Ah bu arada bu evde yalnız anneanne ve dede değil, dayısının ailesi de birlikte yaşamışlardı eskiden. Her taraftan kuzenlerinin eşyalarının çıkması ondan. Selma bu kıyafetler arasından kırmızı, tüllü bir elbiseyi bulup çıkardı. Üzerine tuttu, olacak gibi görünüyordu. Merak etti giydi. Boyu biraz kısa gelmişti ama kız çocuğu işte, neşelendirmeye yetmişti. Selma kendi etrafında döndüüü döndü. O döndükçe elbisenin bütün tozları döküldü sanki, geçmişi üzerinden silkeleyip yalnız Selmayla bir oldu. Meğer Selma bu elbiseyi giyen dördüncü kişiymiş. Önce teyzesinin kızı, sonra dayısının kızları, şimdi o. Eskinin kalabalık aileleri, elden ele geçen kıyafetler silsilesi… Yine aynı soru, iyi de bunlar niye başkasına verilmemişti ki? Sanki bu ev hiçbir şey atmama eviydi. Hele o metal kitaplık. Yıllardır salonun girişinde tüm çirkinliği ve büyüklüğüyle duruyordu. Şu binaların dışına yalıtım yapacakları zaman demirleri birbirlerine geçirirler ya onun gibiydi. Kitapların üzerinde ne kadar eğreti durduğunu anlatmam mümkün değil…
Neredeyse bir hafta olmuştu. Selma ve ailesi bir yandan Selimle vakit geçiriyorlar bir yandan ailenin eski dostlarını ziyaret ediyorlardı. Artık gitme vakti gelmişti. Selma bütün yaz tatilini burada geçirmek istemiyordu. Gerçi dedesinin eski daktilosuyla bayağı oyalanmıştı ama onun da mürekkebi bitmek üzereydi. Aman nasılsa ondan başka kimsenin kullandığı yok, kimsenin bilmesine de gerek yoktu. Selma’nın ısrarıyla Çanakkale’ye gitmeye karar verdiler. Çok kolay olmadı gerçi… Annesi masraf yapmaktan pek hoşlanmazdı da… Neyse babası orduevinde yer ayarladı. Hem şehri gezecek, hem denize gireceklerdi. Oh be! Her yazı gün be gün hatırlamıyor elbette ama o yaz başka bir yazdı ve o gün 16 Ağutos 1999’du. Bütün eşyalarını topladılar, valizlerini hazırlayıp evin derme çatma yapılmış garajında duran arabalarına yüklediler. Sonra sabah çıkması kolaylık olsun diye, babası arabayı evin önüne çekti. Yalnız sabaha toparlanacak birkaç parça eşya kalmıştı. Selim o gece denizaltıda nöbetçiydi, evde olmayacaktı.
Büyük bir gümbürtü koptu. Sanki yerin çok derinlerinden yüzeye atılan bir bombaydı bu. Sesin zeminden geldiğini anlamamak mümkün değildi. Selma bombanın sesiyle uyanmış ama gözlerini açmamıştı. Sonra sallanmaya başladı. Ama öyle beşik gibi değil ha. Yattığı yerden zıplatan bir çalkalanma. Gözlerini açtı, çatırtı sesleri, şangırtılar, bir de dışarıdan gelen ne olduğunu anlayamadığı o büyük gürültü… Yerinden oynayamıyordu, kilitlenmişti sanki. ‘Şu sarsıntı bitse de annemlerin yanına gitsem’ diye düşünüyordu sadece. Ne olduğunu anlamamıştı. Ne kadar zaman geçti anlamamıştı ki kapı eşiğinde annesini gördü. ‘Selma deprem oluyor, kalk.’ O kelime… O ana kadar yaşadığı sarsıntı sadece şaşkınlık hissettirmişti, korku yoktu. ‘Deprem’ kelimesi başka türlü bir sarsıntı yaratmıştı çocuk kalbinde. Annesinin ve babasının telaşını görmek korkusunu büyütüyordu. Ne bitmez sarsıntıymış, deprem böyle bir şeymiş demek ki…
Babası aceleyle bir şeyler arıyordu. Beylik tabancasıymış, buldu herhalde ki kol kola vermiş, koridorda yürümeye çalışan anne kızın peşinden yetişti. Vestiyer devrilmiş, üzerinden atlayıp geçtiler. Kapı kilitli değildi ama bir problem vardı, açılmıyordu. Anne telaşla bağırdı ‘Açılmıyor, açılmıyor.’ Sonra son bir gayret, belki delice bir güçle çeviriverdi anahtarı ve kapı açıldı. Merdivenlerden aşağıya inerlerken hala sallanıyorlardı. Selma’nın az önce neden olduğunu anlamadığı o sesler güçlenmiş, çok daha korkutucu hale gelmişti. Sanırım aşağıya avluya indiklerinde sarsıntı durdu. Selma nasıl oldu da anne babasının kolundan ayrıldı hatırlamıyor. Başını kaldırdığında gördüğü tek şey toz bulutuydu, göz gözü görmüyordu. O an herkes kendi başınaydı. Annesi, babası, alt kattaki komşular… Yan yana ama kendi başlarınaydılar. Kimse bir şey dedi mi bilmiyor Selma. Yalnız biraz sonra tozların ardındaki yıkıntıyı gördüğünde inlemeler duyduğunu hatırlıyor. Kiper apartmanı… Annesiyle babası o doğmadan evvel burada yaşamışlar bir süre. Kağıt gibi kat kat gözlerinin önünde, toz bulutu içinde… Biri Selma’yı kolundan tutup alt kattaki daireye sokuyor. Zaten dışarısı adım atılamaz durumda ama kimse de bilmiyor eve tekrar girilmemesi gerektiğini… Selma’nın babası şokta. Cam kenarında oturmuş dışarıya bakıyor. Dilinde tek cümle ‘Bacaklarım tutmuyor’ Kiracılar dışında başka bir çift daha var. Genç bir çift. Kadının üzerinde uzun beyaz bir gecelik var. Koridorda bir sandalyeye oturmuş, bacakları titriyor. Sanki bacakları o vücuda ait değil gibi durmadan, hızla titriyor. Selma’nın annesi kadını sakinleştirmeye çalışıyor. Nereden bulduysa bir kolonya getirmiş, ellerini, avuçlarını ovuyor. ‘Bebeğim, bebeğim’ diye inliyor kadın… Sadece bebeğim diyor. Selma anlıyor ki bebek diğer yandaki yıkılan apartmanda kalmış. En üst kattalarmış. Kendilerini dışarıda bulmuşlar ama bebeği alamamışlar. Kocası ortalıktan kayboluyor. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum kucağında uyuyan bir bebekle geri dönüyor. Bebeğin yüzüne bir toz değmemiş, uykusundan bile uyanmamış. Annesinin kucağına verdiklerinde kadının titremesi duruyor. Bebeğini göğsüne bastırıyor, emziriyor… Kadın emzirdikçe sakinleşiyor. Mucize gibi…
Selma’nın babası camın kenarında oturmuş dışarıyı izliyor. Karşıdaki bina da yıkılmış, ortalık toz duman. İnsanlar dışarıda ne yapacaklarını bilmez halde öylece duruyorlar. Baba hala şokta, yerinden kalkamıyor. Kendi arabasını görmüş, hani şu akşamdan yola çıkacağız diye evin önüne aldığı. Araba sapasağlam duruyor ama yanında iki kişi. Telaşlı telaşlı arabanın etrafında dolanıyorlar. Bir tanesi yerden büyükçe bir taş alıp arabanın kelebek camını hedef alıyor. Mal canın yongası derler, Selma’nın babası o an ayaklanmış. Bizimkilere bir şey demeden, molozların üzerinden atlaya zıplaya arabanın yanına gitmiş. Arabanın yanındaki adamlara, ‘Arabanın sahibi benim’ ne yapıyorsunuz deyince adamlar telaşla ‘Yaralımız var araba lazım’ demişler. Babası ‘Yardım edeyim nerede?’ diye sorunca koşarak uzaklaşmış, geri dönmemişler… İnsan o anda hiç ummuyor ama hırsızlarmış bu adamlar belli ki… Evet, sonradan öğrendiklerine göre o can pazarının içinde böyle olmayacak çirkinlikler de olmuş. O yıkıntıların arasından çalınan onca şey, ne desem az olur… Vefat etmiş insanların bileziklerini almak için kollarının kesildiğini bile duymuşlar.
Bu arada üst üste artçılar olmaya devam ediyormuş. Olayın ilk şokunu atlatan anne baba, kızlarını da alıp askeriyeye girmeye karar vermişler. Garnizonun içinde geniş alanlar olduğundan orada beklemeyi daha mantıklı ve güvenilir bulmuşlar. Üstelik Selimden de haber alamamış, merak içindeymişler. Üçü beraber arabaya binip çatlamış yollardan, yer yer moloz yığınlarının üzerinden geçerek orduevinin bahçesine ulaşmışlar. Selma yolda gördüklerini unutamıyor. Yollarda ağlayan, bağıran, koşturan insanlar, yıkılmış, yerle bir olmuş binalar, o binaların arasında havaya karışan kırmızı turuncu renkler… Sonradan öğrendiklerine göre, kendi oldukları evin az ilerisi Kavaklıdere sahilinde binalar denizin altında kalmış, o gece birçok patlama olup bazı binalarda yangın çıkmış. O turuncu kırmızı rengin sebebi buymuş demek…
Orduevinin bahçesi mahşer yeri. Kurtulan herkes sanki buraya gelmiş gibi. Artçılar baş döndürücü bir şekilde devam ediyor, hava hala karanlık… Her sarsıntıda çığlıklar. Kendi sarsılmışlıklarıyla çığlıklar içinde insanlar. Selma’nın yaşlarında bir genç kız dolanıyor insanların arasında: Annemi gördünüz mü? Kim bilir nasıl geldi buraya? Belki kendisi de farkında değil. Komşusuymuş biri fark edip sarıyor onu. Beraber ağlıyorlar… Gece birbirini tanıyan insanların birbirine rastlayıp sarılmaları, ağlamaları ile geçiyor. Gün aydınlandığında Selim çıkıp geliyor. Anne oğluna sarılıp kalmış, yüreğindeki ateşe su serpilmiş. Selim anlatıyor, büyük dalgalar olmuş, gemilerin halatları kopmuş, birbirleriyle çarpışacak olmuşlar. Gemilerde torpidolar, bir çarpışma büyük bir patlamaya sebep olabilir. Mecbur motorları çalıştırıp diğer gemilerin arasından uzaklaşıp açığa gitmişler. Depremin etkisi geçip dalgalar durulana kadar beklemişler. Tabi denizaltının içinde oraya buraya çarpıp kafalarını yarmışlar ama gemiyi limana getirip dışarı çıktıklarında aslında ne kadar şanslı olduklarını anlamışlar…
Selim, ben gidiyorum diyor. Yardım etmem gerek. Bütün binalar çökmüş, insanlar göçük altında… Siz durmayın burada, Ankara’ya dönün. Yalnız Bolu üzerinden gitmeyin, yollar kilitlenir şimdi. Babasıyla beraber dedenin evine gidip kalan birkaç parça eşyayı alıyorlar. Nasıl bir cahil cesareti, nasıl bir aymazlık… Babaları da gündüz vakti çıkınca anlıyor durumun vahametini. Gitmemiz gerek diyor hanımına, hemen gitmemiz gerek. Selma bu karmaşanın içinde kalmamalı… Yol ne kadar sürdü bilmiyorum. Arabanın kelebek camına bir yastık sıkıştırmışlar, üstlerinde başlarında ne varsa onlarla yoldalar. Her mola verdiklerinde sallanıyorlar, yani aslında sallanmıyorlar da sallanıyorlar… Ankara’ya ulaşıp evlerine girdiklerinde sallanıyorlar. ‘Anne deprem mi oluyor hala?’
Selma deprem sonrası Gölcük’te yaşanan can pazarına tanık olmadı, içinde ömrü boyunca taşıyacağı korkuyla güvenli yuvasına döndü. Aile dostlarının ölüm haberlerini aldılar bir bir… Onlarca trajedi dinlediler ve çok sayıda hurafe… Bir çatı yıkılmadı onların üzerlerine, fakat koca bir çatlak açıldı yüreklerinde.
Bir daha yaşanmaması dileğiyle…
Şule Zobar

” Başını kaldırdığında gördüğü tek şey toz bulutuydu, göz gözü görmüyordu. O an herkes kendi başınaydı. Annesi, babası, alt kattaki komşular…” Çok etkileyici kalemine sağlık…Tebrikler
Bir daha yaşanmasın, güzel bir anı öykü olmuş 👍👏