Döndükten iki gün sonraydı. Sesini duymaya bile tahammül edemediğim o kişi ardı ardına arayıp telefon sapığım oldu. Telefondakinin, “Gece yarısı beni dinlemedin. Benimle gelmeni söyledim ama sen kamyoncuyla Afyon’a gittin. Hiç mi korkmadın? Şimdi de namuslu numarası yapıyorsun” tarzında küstahça sözleri, bir süre beynimde yankılandı. Bu yolculuğu uzun süre aklımdan çıkaramayıp hayatımın fay hatlarından biri saydım.

Afyon’a uzun yıllar sonra, görevli olarak gidiyordum. İstanbul’dan kalkan uçakla Çardak Havaalanı’nda indim. Yaz başıydı ve akşama daha zaman vardı. Hava kararmadan bulabilirim diye düşündüğüm Afyon otobüsü bir türlü geçmiyordu. Denizli’ye giden havaalanı otobüsü ile Çardak yol ayrımında inip yolda bulduğum bir otobüsle Dinar’a kadar gidebilmiştim. Dinar, babamın memuriyet duraklarından birisidir. Yetmişli yılların başlarıydı, ilkokulun birinci sınıfından orta üçüncü sınıfa kadar orada okumuştum. Tarihin ilk müzik yarışmasının yapıldığı Suçıkan Parkı, Dinar Belediye Bandosu’nun çalışma mekânı Santral Park uzun yıllar rüyalarıma girdi. Dinarlı arkadaşlarımı halen unutamam. Dinar’ın yaz akşamlarında bile serinleyen gecelerini, kavak ağaçlarının rüzgârda çıkarttığı hışırtı seslerini, pazarındaki rengârenk giysili köylü kadınlarının bakır bakraçlarda yoğurtlarını, peynirlerini, tezgâhlarına yayışlarını; tazecik sebze ve meyvelerinin tadını, özgürce bisikletimle tüm kasabayı dolaşmamı bugün gibi hatırlarım.

Dinar’da garaja doğru yürürken orta boylu, tıknazca, kasketli, elinde torbaları olan tuhaf ama sevimli görünümlü bir adam yaklaştı ve muzip bir ifade takınıp; “Boşuna bu saatte garaja gitme, Afyon’a otobüs bulamazsın. Ben de Sandıklı’ya gidiyorum. Geç kaldık. Artık yoldan geçen bir otobüs, minibüs ne bulursak bineceğiz” dedi. Adam yerel şiveyle, senli benli, teklifsiz, havadan sudan, durmaksızın konuşuyordu. “Buraların insanları samimi olur, ondan böyle konuşuyor” dedim içimden. Otobüs beklerken bamya yemeğini nasıl yaptığımızı bile konuştuk. “Herkes bilmez bak bamya yemeğine goruk ekşisi atmayı, ne de olsa egelisin” diyordu. Ben de uzun uzun anlatıyordum bamyayı koruk ekşili, sümükleşmeden nasıl yaptığımı, herkesin çok beğendiğini.

Yolda olmaktan mutluydum. Çocukluğumun geçtiği bu şirin kasabadan, uzaktan da olsa geçmek; babamın bizi Afyon’a götürdüğü günleri anımsayıp, kalacağım, oteldeki termal havuza girmeyi düşünüp sabırsızlanıyordum. Bir buçuk saat bekledik. Hava kararmaya başladı. Şehirlerarası karayolunda geçen otobüsler seyrekleşti. Geçenlerin hepsi de doluydu. El sallamamıza rağmen hiçbir otobüs durmadı. Giderek beklememiz endişeli bir hal almaya başladı. “Bu hiç normal değil. Kaldık yollarda” diye söylenip duruyordu. Otel hayalimden bahsettikçe yan yan imalı bakıyordu. Seyahatin çalıştığım şirketin işi nedeniyle olduğunu söyledim ama adam dalgacının tekiydi. “Evde kalıp bamya yapsaydın ya bu saate ne işin var yollarda kızım” diyordu.

Ortada taksi yoktu. Öngörülü olmayışıma hayıflanıyordum. İşten telaşla çıkıp son anda uçağa yetişmiştim. Şehir dışı seyahatler benim için hep nefes almak demekti.İstanbul’un dağdağasından kurtulur, dinlendiğimi hissederim. Taşranın sessizliğini, tekinsiz olduğu konusunda herhangi bir şüphe duymadan yürüdüğüm sokaklarını severim. Yetmişli yıllardaki çocukluğumu hatırlatır bu dinginlik bana.

Ama şimdi Dinar çıkışında, tanımadığım biriyle ıssız bir yolda bekliyordum. Karayolunun üzerindeki yan yana sıralanan kasaba esnafı teker teker kepenklerini kapatmış, yoldan geçen araba, motosiklet sayısı giderek azalmıştı. Ertesi sabah, yorgun argın yaptığım bu yolculuktan sonra erkenden iş yerine yapacağım ziyareti düşündükçe endişem daha da artıyordu. Saat 9’u geçmişti. Afyon’a en erken on bire doğru varabilirdim. Otele ulaştığımda termal havuza girmeye zamanım kalır mı acaba, yoksa havuz kapanır mı diye düşünüyordum.

Öylece umutsuzca durup kendime bunları sorup beklerken, adamın canhıraş el salladığı devasa bir kamyon durdu önümüzde. Ben binmeyeyim diyecek oldum. Adam; “hadisene binelim şuna, başka şansımız yok. Sabaha kadar burada mı bekleyeceğiz” diye söyleniyordu. Kamyona binecekken, “bak bizim, otobüs beklerken tanıştığımızı sakın ağzından kaçırma. Bizi birlikte seyahat ediyor sansın kamyon şoförü. Birbirimizi uzun süredir tanıyoruz tamam mı? “dedi. Ben bu sözlere pek anlam veremedim. Olur, demedim, olmaz da. Bu arada kamyona atlamıştık aceleyle. Kamyon şoförü, nereden gelip nereye gittiğimizi, ne amaçla yolculuk yaptığımızı ya da benzer sorular soruyordu. En çok da uyumsuz gördüğü bu ikilinin birbirinin nesi olduklarını merak ediyordu sanki. Adam biz birlikteyiz deyip duruyordu.

Kamyon şoförü, şans bu ya; sohbete meraklı, yurt ve dünya meseleleriyle ilgili, bilgiye, öğrenmeye açık birisi çıktı. Bir taraftan ailesinden, memleketinden söz ediyordu. Hayalleri vardı ve ailesine bağlı olduğu kanısını uyandırıyordu. Konuşulanlar, geceyi daha da derinleştiriyor, sanki yolun hiç bitmeyeceğini düşündürüyordu bana. Çocukken bana yakın gelen bu yollar giderek uzuyordu. Yanımdaki adam ise beni sürekli dürtüyor, “Sandıklı’da ineceğiz” diye tutturuyordu. Sinirlerim gerildikçe daha çok konuşuyor, sesimle, anlattıklarımla güçsüz görünmemeye çalışıyordum. Kime veriyordum bu mesajı. Gecenin karanlığına mı? Tanrım kapkaranlık dağlar, tepeler üzerime geliyordu. Kamyonun farının aydınlattığı yol sanki ortadan ayrılıyordu. Kamyon sanki çukura saplanıp kalacak ve bir daha oradan çıkamayacak diye düşünüyordum. Gecenin ilerleyen saatinde karanlık bir coğrafyada yolda, şoföre güvenebilecek, onunla Afyon’a gidebilecek miydim?

Sandıklı’ya gelmek üzereydik ve bizim Sandıklı yolcusu birlikte inmemiz için ısrar ediyordu. Bu sırada şoförle göz göze gelmiştik ki; “Benim yolculuğum aslında Afyon’a ve ben yalnız seyahat ediyorum” diyebilmiştim tüm cesaretimi takınıp. Yanımdaki için “ beni burada bırakmaktan endişe ettiği için böyle konuşuyor” dediğimde şoför sanki konuyu anlamıştı. “Ben sizi gideceğiniz yerin kapısına kadar götürürüm hanımefendi. Amca merak etmesin” dedi. Bu sefer de adam bana “o zaman telefon numaranı vereceksin. Başka türlü izin vermem” gibi sözler geveledi sinirle. Bu ısrarcıdan kurtulabilmek için telefon numaramı verdim. Daha sonra onunla yolda tanıştığımı söylediğim şoför bana; “böyle birisiyle ne işinizin olduğunu anlamaya çalışıyordum. Bu adamın maskesi de yol boyunca yavaş yavaş sıyrıldı üzerinden zaten. İyi ki inmediniz onunla. Hele bak yolda tanıştığınız halde nasıl rol kesiyordu. Bu arada, “her kamyon şoförü benim gibi olmaz. Siz bir daha güvenmeyin oldu mu? ” demeyi de ihmal etmedi. Neler yaşamıştım. Yolda tanıdığım sevimli görünen orta yaşlı adamın içinden yolculuk boyunca bir kurt, kamyonuna ürkerek bindiğim bir şoförden üstün bir anlayış çıkmıştı.

O gece Afyon’a ulaştığımda, şoför beni otelin kapısına kadar bıraktı. Kamyonun arkasından bakakaldım. Az önce içinden indiğim araç, bu şoför kendimi güvende hissettirmişti. Odama çıktım. Termal havuz çoktan kapanmıştı. Sıcak duşta tüm vücudumun halen titrediğini fark ettim. Aynaya baktım. Yolculuk boyunca üzerimdeki hafifliğin yerini ağır bir farkındalık almıştı. O geceden sonra hiçbir yol, yalnızca bir yol olmadı benim için. Hiçbir yüzün, yalnızca yüz ve hiçbir karanlığın, masum bir karanlık olmadığı gibi. Bu yolculuğun hayatımda bir kırılma, ruhumda bir eşik olduğunu düşündüm. Bazı yolculuklar insanı gideceği yere değil, kendine götürürmüş. Ben o gece çocukluğumdan çıktım.

Filiz Mut