Kadın olmak bir ayrıcalıktır. Ama bu ayrıcalık bir taç değil; çoğu zaman görünmeyen bir yük gibi taşınır omuzlarda. Kadın, hassasiyetiyle vardır. Zarafetiyle, estetiğiyle, ince düşünebilme kudretiyle… Fakat ne zaman ki sistem ona “güçlü olmalısın” diye fısıldadı, işte o zaman kadın kendi doğallığından uzaklaştırılmaya başlandı. Güçlü olmak bir tercih değil, bir zorunluluk gibi sunuldu. Ve kadın, kendi benliğini korumaya çalışırken toplumsal bir role sıkıştırıldı. Tarih boyunca kadın hep bir şey üzerinden tanımlandı. Bir çağ onu gücüyle yüceltti. Bir çağ bedenini öne çıkardı. Bugün ise zihnini vitrine koyuyorlar. Oysa kadın bir vitrin değildir. Bir araç hiç değildir. Kimliğinden soyutlanmış bir kadından; hem şefkatli hem sarsılmaz, hem kırılgan hem dimdik olmasını beklemek ne büyük çelişkidir. Onu rollerle kuşatıp sonra da eksik bulmak, aslında toplumsal bir aynaya bakıp kendini inkâr etmektir. Kadın sadece var olmak için var değildir. Kadın hayattır. Hayatın nabzını taşıyan, dönüşümünü başlatan, sürekliliğini sağlayandır. Bu yüzden mesele kadına hak vermek değil, onun zaten var olan hakkını teslim etmektir. Önce birey olarak sonra toplumun asli unsuru olarak… Eğer bir gün kadınlar hak ettiklerini alamazsa, sessiz kalmayacaklardır. Ve o zaman toplum bugüne kadar alıştığı kadın profilinden çok daha farklı bir yüzle karşılaşacaktır. Unutmayalım: Bir toplumun gücü, kadının omuzlarına yüklediği ağırlıkta değil; ona gösterdiği değerde saklıdır.

Arin Sera