Her sabah olduğu gibi çocuğun odasına girip yanağını okşadı, hafifçe öperek uyandırdı. Yeni bir güne gözlerini açan çocuk, esneyerek annesine gülümsedi, gözlerinde hâlâ uyku vardı; bir de o durağan mahzunluk. İç içe geçmiş bu hâl, sabahların alışılmış görüntüsüydü. Anne, dudağından dökülen duasını çocuğunun kulağına fısıldayarak ona sarıldı ve ardından odadan çıktı.

Sabahın serinliği çocuğun elini daha da sıkı tutmasına sebep olmuştu. Hızlı ve çekiştirici adımlarla bir an önce çalıştığı eve varmak istiyordu. Son sekiz aydır, komşusunun bulduğu bu işte çalışıyor; çocuğunu da yanında götürmek şartıyla, zengin ve yaşlı hasta bir adama bakıyordu. Evin temizliği, düzeni ve yemeğiyle ilgileniyor, geçimini böyle karşılıyordu. Kafası hiç olmadığı kadar rahattı. Adam huysuz biri değildi; tam tersine ona baba yakınlığı hissettiren bir sıcaklığı vardı. Bazen sessiz ve uslu oğluyla oyun oynar, bazen de ağrılar bedenini ele geçirince, yatağından çıkamazdı. Aslında adamın yataktan çıkamadığı günler daha çok işine gelirdi; bu düşüncesinden gizlice utanırdı ama gerçek buydu. Çünkü kendini evde daha rahat hisseder, hatta tembellik bile ederdi

Kocasını bir iş kazasında kaybettikten sonra, yedi yaşındaki oğluyla bir başına kalmıştı. Yanında ne kendi ailesinden ne de kocasınınkinden kimse vardı. Kaçarak evlenmiş, büyük şehire de böyle gelmişti. Büyükler onları affetmişti belki ama yalnızlığa da terk etmişlerdi. Bu durumu sorun etmiyordu çünkü oğlunun varlığı ve gençliği ona güç veriyordu.

Bugün yaşlı adam kahvaltısını odasına istedi; demek ki yataktan çıkmayacaktı. Bu istek, sessiz ve yorulmadan geçecek günün habercisiydi. İçten içe sevindi ama yine de bir keyifsizlik vardı üstünde; yapacağı yemeğin de kolayına kaçmaya karar verdi.

Evin içinde bunlar yaşanırken bir çift tekinsiz göz, sokağın başında kendini gölgelerin arasına gizleyerek dışarıdan evi izliyordu. Esmer, ince ve uzun boylu; yüzünde çiçek bozuğu izler taşıyan. Parmakları uzun, eklemleri belirgin; kamburumsu bir gölge. Uzun zamandır dikkat çekmeden etrafı kesiyordu. Evi, yaşlı adamı, elinden tuttuğu çocuğuyla gelip giden kadını, çöpün çıkarıldığı zamanları not tutuyordu. Bazı zamanlar o kadar yaklaşıyordu ki eve, mutfakta yapılan yemeğin kokusunu bile alıyordu.

Evin eski çalışanlarından biriyle yaptığı bir sohbette, tesadüfen öğrenmişti. Arka tarafta ahşap ve dayanıksız bir kapının olduğunu. Sonrasında söylenenin doğru olup olmadığını görmek için bahçeden sessizce içeri süzülüp kapıyı eliyle yoklamıştı. Doğruydu anlatılanlar. O zaman karar vermişti. Bekleyip gözetleyecek doğru zamanı kollayacaktı. İşte bu kararı aldığı zamanda, anne ve oğulun eve gidip geldiğini görmeye başladı. Bu ikisini de notlarına ekledi. Sadece evi değil anne ve oğlunu da gözetleyecekti.

Böylece aylar geçti, mevsimler döndü; sokaklarda el ayak çekilmeye başladı, ortalık nihayet müsait hâle gelmişti. Tekinsiz gölge o gün de her zamanki yerini almış; sabahın yağan çiği yüzünden, üstü hafiften ıslanmıştı. Sokak ve ev, diğer günlerden daha sessizdi. Gözlerini evden ayırmadan, gözlüğünü çıkarıp eline aldı, camlarının buğusunu hohlayarak sildi.

Ortalığı toparlayan anne, çocuğun sessizce oynamasını uzaktan izleyerek mutfakta çayını yudumluyordu. Çocuğun kilitli dudakları ve dünyayı anlamaya çalışan bakışları içini dağlıyordu. Dünyada bu kadar ses varken, çocuğun bu suskunluğu annenin de içine dönmesine neden olmuştu.

Çocuğun sessizliği onu çok üzerdi; yalnızlık da eklenmesin diye yanından hiç ayırmazdı. Çocuk da annesinin duygularını sezmiş gibi itaat ederdi. Bu eve alışmıştı, kendi başına oyun oynayıp zaman geçiriyordu. Oysa ilk başlarda annesinin eteğinin dibinden ayrılmazdı. Yaşlı adamın da cesaretlendirmesiyle odalarda dolaşmaya başladı. En çok da kitapların olduğu odadan çıkmazdı. Çocuğun orada ne bulduğunu anlamazlardı ama ne zaman ortalıktan kaybolsa bilirlerdi ki kitapların olduğu odadaydı.

Çocuk da kendi sessizliğinden korkardı; o anlarda annesine yaklaşır, elleriyle yanaklarını okşardı. Bu hareket, kendi aralarında geliştirdikleri bir işaret diliydi. Annesi de uzun uzun gözlerine bakarak saçlarını okşardı; her şeyin yolunda olduğunu çocuk böyle anlardı.

Bir de bu evin odalarında kocaman vitrinler vardı; içi antikalarla dolu, her birinin hikayesi olan envai çeşit eşyayla. Toz almak ne kadar zor oluyordu anne için; elinde toz bezi ile yavaş hareketlerle silmesi, bir yere çarpıp devirmemesi gerekiyordu. Anne içinden şükrederdi; Allah’tan çocuk uysal, bugüne kadar evde tek bir fincan kulpu bile kırılmamıştı. Sonra güldü ve etrafına bakarak mırıldandı; koskocaman köşke ev diyorum diye.

Evin üst katlarının panjurları hep kapalı dururdu; yaşam aşağıda, sakin ve düzenli bir şekilde akıp giderdi. Aralıklardan süzülen o ışık hüzmeleri alt kata kadar iner ortama loş bir aydınlık sunardı. Anne çoğu zamanını mutfakta geçirir, dinlenmek için bile başka odayı kullanmazdı. Sandalyesinin arkasına yaslanarak günün yorgunluğunu atardı. Zamanla yaşlı adam da onlara uydu, yemeklerini hep beraber mutfakta yer oldular; sohbetleri ilerledikçe çay saatlerini de mutfağa taşıdılar. Artık eskisi kadar kütüphaneye gitmeyen yaşlı adam, hayatını yatak odasıyla mutfak arasında gidip gelerek sürdürüyordu. Kütüphane ise el değiştirmişti, artık çocuğun olmuştu.

Normalde bugün annenin dışarı çıkma günü değildi, ama bu durgun günün sessizliğinde yararlanarak hem alışverişi ve hem başka işleri aradan çıkarmayı fırsat bildi. Giyinip çantasını koluna takınca, çocuk durumu anlayarak yine kütüphanenin yolunu tuttu; bu da aralarındaki sessiz anlaşmalardan başka biriydi.

Dışarıdaki tekinsiz o iki göz, annenin evden çıkışını takip ederek, beklediği günün artık gelip çattığına karar verdi. Kimseye fark ettirmeden usulca arka bahçeye ulaştı. Arka kapı hâlâ sıkı bir güvenlik unsuru değildi; birazcık zorlamaya karşı koymadan açıldı.

Evin içi, panjurlardan ve kalın perdelerden sızan zayıf ışıkla aydınlanıyordu; gölgeler sessizce içeri yayılmıştı. Kendi gölgesinin de eşliğiyle etrafa bakınmaya başladı. Garip bir ıssızlık vardı; tedirginliği iki katına çıkmıştı. Etrafa kulak kesilip bir yandan da yaşlı adamla çocuğu aramaya başladı.

Açıp kapattığı birkaç kapıdan sonra, yaşlı adamın yatağında derin bir uykuda olduğunu gördü; nefesini sessizce alıp veriyordu. Annenin de çocuğu öğle uykusuna yatırıp çıktığını düşünerek, taşıyabileceği değerli eşyalara göz gezdirmeye başladı.

Cebine katlayıp koyduğu bez torbasını çıkardı. Cam vitrinlerin kapılarını açıp kapattı, her seferinde sessiz olmaya özen göstererek. Ama iş hiç de planladığı gibi gitmiyordu; değerli eşyaların çoğu ya çok büyük ya da fazlasıyla hassastı. Canı sıkıldı. Kafasını kaşıyıp üst kat merdivenlerine baktı. Belki aradığı değerli ve taşıyabileceği eşyalar üst kattaki odalardaydı.

Aldığı kararla merdivenlere yöneldi; ama gölgesi ondan önce hareket etti. O uzun karanlık gölge, açık olan kütüphane kapısının önünden geçerek basamaklara ulaştı. Orada karanlıkta, kapı pervazına yaslanmış dikilen çocuğu fark etmedi. Ama gölgenin sahibi olan o iki tekinsiz göz ise çocukla göz göze geldi. Bir duraksama, bir sessiz zaman oldu aralarında. Korku ve şaşkınlıkla birleşen bakışları ilk kesen, tekinsiz göz oldu. Hızlıca hamle yaparak çocuğun ağzını kapatıp, kütüphanenin içine sürükledi ve arkasından kapıyı kapattı.

İyice karanlığa gömülen bu oda, eski kitaplardan yayılan toz ve ahşap kokuyordu. Havası ağırdı. Tekinsiz adamın soluk alışları hızlanmış, burun delikleri genişlemişti; kollarındaki küçük bedenin hareketleri onun paniklemesine yetmişti, farkında olmadan uyguladığı baskıyı artırdı. Kurtulmaya çalışan çocuğun ne yüzünü ne de gözlerini seçebiliyordu. Koca bir mezarı andıran bu yerde her şey çok hızlı gelişiyor, zaman onu da içine alıp büzüyordu. Kalbi çıldırmış gibi atarken, kollarındaki çırpınış sona erdi; parmaklarının arasındaki son nefes havaya karıştı.

Yerde uzanmış yatıyordu. Sırtı kitaplığa dayanmış, kucağında çocuk öylece duruyordu. Ne kadar süre orada kaldığını hatırlamıyordu. Yaşadıklarını ise kötü bir rüya gibi algılıyordu; Birazdan uyanacak ve bunların hiçbiri yaşanmamış olacaktı. Kendine başka bir gözle, yukarıdan bakıyordu; korku ve tedirginlikle ama en çok da hayretle kendi durumunu izliyordu.

Kapıyı açıp kendini o yumuşak aydınlığa attı. Midesinde ne varsa yukarı hücum etti; kendini daha fazla tutamayarak kusmaya başladı. Bahçe kapısının sesini duydu birden, hızlıca kendini toparlayıp ağzını koluyla silerek geldiği yere yöneldi. Evi korumaktan aciz, eski ve çürümüş ahşap kapıdan çıkarak yine sokağın gölgeleri içinde kayboldu.

Ertesi gün gazetede gördüğü haber içini darmadağın etti: “Sağır ve dilsiz çocuk Beyaz Köşk’te boğuldu.” Gazeteyi tutan elleri titreyerek gevşedi. Yere düşen sayfalar önüne saçıldı ve çocuğun fotoğrafı gözlerinin önüne geldi. Gazete sayfasındaki o fotoğraf canlanıp boğazını sıkmaya başladı.

Gözleri yuvalarından çıkacak gibi öne fırladı; ağzını kocaman açmış, nefes almaya çalışıyordu. Boğulur gibi, can çekişiyordu. Ellerini boğazına götürüp gömleğinin yakasını yırttı. Sandalyeden kayarak yere düştü, debelenmeye başladı.

Birden derin bir nefes aldı; ciğeri öksürükle doluydu. Yerde, elleri ve dizleri üzerinde gazeteye kapanarak hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

Nevim Sel