Başını sokacak bir yere sığınmak ne kadar önemliymiş meğer! Soğuk, metal bir konserve kutusu olsa bile.

Bu düşüncelerle, zayıf olmasına rağmen ancak sığabildiği kabinde, üzerinden akan sulara aldırmadı. Artık güvendeydi.

Ahizenin yanında duran, sayfaları eprimiş telefon rehberinin ne olduğunu anlaması epey zamanını almıştı. “Ne ilginç, İngilizlerin zamansızlığının uzantısı işte!” dedi. Rehberin sayfalarını umutla karıştırdı, ne aradığını bilmeden. “Some Z kuşağı problems!” diyerek gülümsedi.  Bulunduğu koşullarda espri yeteneğini kaybetmemiş olmasına tam puan verdi.

Rehberi kapattı, “Umarım bu antika çalışıyordur!” diye endişeyle ahizeyi eline aldı. Yavaşça kulağına yanaştırdı. Korktuğu başına gelmişti. Kıvrımlı kablonun ucunda sadece derin, koyu karanlık bir sessizlik vardı.

Hareket kabiliyeti olmayan içinde bulunduğu metal kutunun tavanına vuran, şiddetini artırmış yağmurun güçlü sesi ile hıçkırıkları iç içe geçmeye başladı. Çenesi birbirine vuruyor, gözyaşlarının arasına annesinin “Sırt çantana yağmurluğunu koy, kuzeyin yağmuru bitmez!” uyarısına karşılık “Aman anne Gargamellik yapma, uçaktan inip arabaya binip hostelin önünde ineceğim; ne gerek var ağırlık yapmaya!” cevabı karışıyordu. “Yüz gramlık yağmurluğun ağırlığından ne olacak ki!” sözcüklerini duymazlıktan gelmişti gelmesine de bak saatler sonra o cümle ülkeler aşmış, kulağının dibinde bitivermişti işte.

Nerede, hangi kasabada olduğunu dahi bilmiyordu. Teknoloji bebesiydi o. Arabadaki ekrana ya da telefonuna gideceği yeri girmesi yeterliydi. Düşünmesine gerek yoktu ki! Navigasyon ekranında en son aklında kalan görüntü havaalanı otoparkından çıkıştı, sonrasında alet ne söylüyorsa, harita hangi yönü gösteriyorsa o yöne ezbere devam etmişti. İsimlere takılmadan…

Başını iyice omuzlarının arasına gömüp ellerini hohlayarak üşümüş bedenine, ıslak ayaklarına baktı. Hissetmiyordu. Ne ellerini ne ayaklarını ne de burnunu. Başı zonkluyor, vücudu titriyordu. Nefesi ile ısıtmaya çalıştığı telefon kabininin kafesli buğulu camından görebildiği çevrenin ve yolun ıssızlığı gözünü korkutuyordu. İyi mi kötü mü emin değildi ama etrafta canlı namına bir şey görünmüyordu.

Havanın zifiri karanlığa dönmesine az kaldığını çıplak gözle de olsa anlayabiliyordu. Saat kaçtı bilmiyordu. Tipik bir Z kuşağı olarak tabii ki kolunda saati yoktu, telefonun saati ne güne duruyordu! “Bu telefonların şarj problemlerini çözen zengin olur!” düşüncesi kendi hatasını örtbas etmiyordu işte. 

Yere çöktü. Mis kokulu sıcak çikolata fincanları ellerinde, yumuşacık kanepede battaniye dizlerinin üstünde televizyon seyrederken annesi usul usul saçlarını okşuyordu. Evinin güven veren huzurlu sıcaklığını tüm vücudunda hissediyordu.

Arabadan indiği andan bu kutuya sıkışana kadar olan sürede “Ne işim var burada?” sorusunu binlerce kez tekrarlamıştı. Depresif bir anında zorla, somurta somurta oturtulduğu televizyonun karşısındaki güne gitti.  Evdekilerin seçtiği “Bucket List” filmini izlerken karamsarlığı yerini kahkahalara bırakmış, “Benim niye bundanım olmasın!” diye kaleme kâğıda sarılıp kendi “Bucket List”ini yazmaya koyulmuştu.

İşte o “ölmeden önce yapılacaklar” listesinin en tepesine hazırlık sınıfında ödevlerden aklında kalan “Tantallon” kalesini koymasa, “hadi hemen gidelim” diye kankasını darlamasa ölürdü sanki!

Bu yolculuk öncesinde olmayacak aksilikler çıkmıştı halbuki. İçtikleri su ayrı gitmeyen, seyahatlerinin “kaptanı, rehberi, organizatörü, şoförü” arkadaşının bir gece önce şiddetli karın ağrısı ile gittiği hastanede apandisitinin patlamak üzere olması ve ameliyata alınması dahi onu durduramamıştı.

Tüm masraflarını kendi cebinden ödeyen bahtsız arkadaşının aksine, kendisi yaklaşan doğum günü hediyesi yerine babasına uçak biletini, annesine araç kiralama bedelini ödetmişti. Dedeler harçlıkları vermiş, büyükanneler vize ücretini ödemişti. Tek torun olmanın şımarıklığını dibine kadar sıyırmıştı yani.

Uçaktan iner inmez kiralık aracını almış, merkezin dışında olmasına aldırmadığı hosteline doğru yola koyulmuştu. Kalacak yer için seçimlerini yaparken diğer konaklama alternatiflerinden ucuz olmasının yanında kaleye daha yakın olması ve Orta Çağ kasabası havasının cazibesine kapılmışlardı. Ucuzluğun sebebi anlaşılmıştı şimdi: Hiçliğin ortasındaydı.

Planlarında asıl şoförün yani can arkadaşının hastanelik olacağı ve geride kalacağı yoktu, o hep yan koltukta oturmaya, muavinlik ve DJ’lik yapmaya alışmıştı, direksiyon sallamaya değil.

Havaalanının otoparkında araca binip kontağı çevirdiği andan itibaren “Ehliyet araba kullanmaz, geç direksiyona!” diyen babasının sözleri kulaklarını tırmalarken İngilizlerin soldan akan ters trafiği üzerine tüy dikmişti. Öyle ya da böyle cahil cesareti ile epey yol katetmiş, maceracı ruhunun etkisiyle ana yoldan çıkmış köy yollarına girmişti.

Radyo kanalını değiştirmek üzere dikkatini bir an yoldan çektiğinde önüne çıkan ne olduğunu anlayamadığı devasa cisme çarpmamak için manevra yapmasa, şimdi bağıra çağıra radyodaki şarkıya eşlik ederek yol alıyor olacaktı. Araç yoldan çıkmış, çamura saplanmıştı. Biraz uğraşmış, daha fazla batmıştı. Usta şoför değildi ki pat diye kurtarabilsin!

Telefonun şarjının bittiğini ise yardım istemek için “Rent A Car” firmasını aramaya çalıştığında fark etmişti. Halbuki terminalde evdekileri arayıp sağ salim geldiğini, her şeyin yolunda olduğunu haber verdiğinde şarjı yüzde elli gördüğüne yemin edebilirdi ama ispatlayamazdı. Zaten hayatı boyunca hep bir şeyleri ters gider, ya annesi ya babası ya hocası ya arkadaşı ya komşusu ya o ya bu ya evren çözüm üretir ve o hep dört ayak üstüne düşerdi. Rahatlığının en büyük sebebi dokuz canlı bir kedi olduğuna inanmasındaydı.

Bir süre arabada beklemiş yoldan geçen araç olmayınca, sırt çantasını kaptığı gibi uzaklarda gördüğü ama ne olduğunu anlamadığı titrek ışığa doğru yürümeye karar vermişti. Yol boyunca kendi kendine konuşarak korkusunu yenmeyi başarmıştı.

Dinmeyen sağanak yağmurun altında patikayı takip ederek yürümüş sonunda üzerinde güneş batmayan imparatorluğun simgesi haline gelen bu kırmızı ikonik metal kutuyu Orta Çağ ıssızlığının ortasında bulmuştu. “Bu yüzyılda telefon kulübesi bulduğuma sevineceğim bin yıl düşünsem aklıma gelmezdi.” diyerek menteşeleri paslı kapıyı zorlayarak da olsa açmış, içine girmişti.

Gözünün önüne filmdeki Jack Nicholson’ın kanseri yenip yirmi yıl daha yaşamış olması geldi de yirmi dakika sonrasını hayal etmeye çalıştı, edemiyordu. İnadının, umarsızlığının başına bir gün dert açacağını diline pelesenk etmiş “Hoca her gün pilav yemez!” diyen babasının sesi beyninin içinde davul çalıyordu.

Doktor Who’nun laboratuvarındaki başka boyutlara geçmek için kullandığı kırmızı telefon kulübesinin içinde olduğunu babası bir bilse kendisinden özür dilerdi. Babasına elini uzatırken arabanın flaşörlerini açık bıraktığını hatırladı.  “Ben araca dönene kadar akü de biter!” diye kızgınlıkla söylendi.

Çenesi ve tüm vücudu titremeye devam ederken kabinin sıcak kollarına kendini bıraktı, yere uzandı. Zemin bir anda genişlemiş ve yumuşamış, bedeni koltukta başı hayata gelme sebebi, güvenli limanının yumuşak tombul bacaklarında.

Kulübenin camına yapışan soğuk buğu, dış dünyayla olan son bağını da kestiğinde, bilinci son bir kez parladı. Yarınki manşetleri hayal etti; o çok sevdiği sosyal medya akışlarında değil, siyah beyaz birer haber sütununda: ‘İkonik Kırmızı Kulübede Sessiz Veda’ ya da ‘Kaledeki Hayalinin Eşiğinde…’.

Arkadaşlarının ‘etiketleyemeyeceği’ bir sessizliğe gömülürken, yol boyunca uzaktan seçtiği o ışıklar kurtuluşun değil, belki de başka bir boyutun habercisiydi. Hayatındaki tüm sorunları birileri çözmüştü ama bu son düğümü çözmeye ne anne babasının nasihatleri ne de telefonunun şarjı yetecekti.

“Dokuz canımın kaçıncısındayım acaba?” düşüncesiyle uykuya dalarken uzaktan sesler duydu, sarı sıcak parlak bir ışık gördü.

Duyduğunu sandı.

Gördüğünü sandı.

Gazete manşetleriyle birlikte…

Sevgi Alatlı