Hayatın sahne arkasını, festival filmciliğinin kamera arkası örneği üzerinden felsefi olarak ele almak istiyorum.
Kamera arkası demek yaratıcılığın parladığı, ilk kıvılcımın çıktığı yer demektir. Burada kameranın arkasını sonsuz anlamda, tüm kâinat ve hayat alanı olarak alıyorum; yani kamera arkasındaki çalışanların olduğu set ortamını da, yönetmenin, senaryo yazarının tek başınayken yaratıcılığını çalıştırdığı o evindeki masa başını da kastediyorum.
Kamera arkası, kamera önündeki işleyişin bir düzen içinde sürdürülmesini devam ettiren ya da bunu aniden bozup başka bir yöne doğru gitmesine karar veren taraftır. Tüm serbestlik burada akar. Tüm yaratıcı pırıltılar da buradan çıkar. Çünkü sahne önündeki tüm malzemeler, kamera arkasında bir hamur gibi yoğurulur. O yoğurulmalardan çıkan eli yüzü düzgün malzemeler kamera önüne konur. Kamera önündekiler yoktan var edilmiş gibi bir estetikle izleyiciye sunulurken, kamera arkasındakiler işin hakikatini ve doğum süreçlerini bilir. Yani yoktan var oluş değil, var olanın bir süreç içerisinde zuhur etmesi, tecelli etmesi, doğurulması hakikati ki bu da sanatkâr sürecin hüneridir.
Yönetmen, tüm kamera önüne sunduğu malzemeleri ve o malzemelerin işlevselliğindeki ana hikâyeyi, o hikâyenin özünü yani yaratımın ana sebeplerini bile göstermeyebilir. Önemli olan o ana unsurdan çıkanları bir estetik halinde sunmaktır. Kamera arkasında ise estetiğin kendi özü vardır henüz var olmamış olarak.
Festival filmi bu işin en estetik kısmıdır. Bu yüzden de filmciliğin hayata en yakın kısmı. Aslında izleyiciyi ve çok fazla izlenmeyi pek de önemsemeyen, daha çok sanatın kendisini önemseyen bir faaliyettir festivalcilik. Bu bakımdan festival filmlerinde seyirci kamera arkasına daha yakındır. Oraya daha çok temas edebilir, çünkü festival filminde ruh hali önemlidir. Popüler filmlerin, duyguları manipüle ederek izleyiciyi sürekli zihnen tetikte tuttuğu ve eğlendirdiği o basit numaralardan uzak durarak yaratıcılığın özüne daha çok temas ettirmeye çalışır. Hamburger yemeğe alışmış bir damak nasıl ıspanak yemeğe isteksiz davranırsa popüler kültür filmleri ile zihni dolu olan birisi festival filmine anlam veremez.
Tabii her festival filmi izleyicisi her festival filminden hoşlanacak diye bir şey yoktur. Bu dediğim gibi ruh hali ile alakalıdır ve bu durum hangi izleyici ile yönetmen arasında senkronize olursa onların arasında güçlü bir bağ oluşturur. Bu bir iletişim biçimidir. İnsanlar türlü şekillerde anlaşır ve o kurdukları anlam dairesi içinde mutlu olurlar. Festival filmciliği de bunlardan birisidir. Fazlasıyla estetik olanıdır.
Bu konuda en ilginç okuma Zeki Demirkubuz’un okumasıdır. Ekstrem bir örnek vermem gerekirse Whisky filmini yazmayı tercih ediyorum. Whisky filmini çeken yönetmen için yine benzer tarzda festival filmleri çeken yönetmen Zeki Demirkubuz, bu yaşta (32 yaş) olan birisinin böyle bir farkındalıkla yaşamaya intihar etmeden devam etmesi çok zor demiştir. Yönetmen bir yıl sonra intihar eder. Zeki Demirkubuz bunu 21. Akbank Kısa Film Festivali söyleşisinde anlatır. (1) Adeta bir kehaneti gerçekleşen Demirkubuz’u kamera arkasını iyi okuyan bir yönetmen olarak örnek vermek istedim. Demirkubuz da adeta Sartre’ın Bulantısıvari bir ruhi boşlukta filmleri vasıtasıyla dolaştığını ama gündelik hayatında çukura kendisini bırakmadan sağlığına iyi bakarak hayatına devam ettiğini biliyoruz. Sigarayı bırakması, spora başlaması gibi. (2) İşte gördüğünüz gibi festival filmciliğinde filmin kendisi bahanedir, izleyici ve yönetmen birbirini bilir. Buradaki bilmekten kastım izleyici ve yönetmen arasındaki ortak ruh ve duygudaşlıktır. Yönetmen kendi filmlerine kendi hayatından parçalar yansıtır ancak yansıtmadığı yerlerde de kendi iç dünyasını örtük olarak yansıttığını düşünürüm hep. Sanatçı hep kendini anlatır aslında. Çok başka bir konuyu anlatırken de bu böyledir. Birisini anlatırken de bu böyledir. Mesela biyografi kitapları da böyledir. Birisi anlatılır ama anlatıcı kendisini fazlasıyla yansıtır. O biyografisi anlatılan kişi artık o kitabı yazan yazarın kişisidir. Biyografisi yazılan kişi bile saf bir şekilde yansıtılamaz. Yazarın kendi hayal dünyasınca, kendi duygu dünyasına dokunan vurgularla ve yazarın önemsediği sıralamalarla anlatılır. İnsan ve sanatçı her zaman her şeye dahildir. Bunun farkındalığı festivalcilikte en belirgin alan olduğu için de izleyici ve yönetmen birbirini bilir, anlar, hisseder. Milyonlarca insan o yönetmenin hislerine sahiptir belki ama yönetmeni onlardan ayıran şey bunu estetik bir biçimde ifade edilebilir kılmasıdır. İfadeyi sanatçı nazikleştirir. Yutulabilir bir hap gibi sunar. Yudum yudum içilen bir su gibi. Milyonlarca insan ise duygularını ifade edemez. Bunları taş gibi katı bir şekilde çıkarır. Ortaya bir sanat çıkmaz. Sanatçı ise ortaya bir eser koyar ve milyonlar orada kendini bulur. Tabii burada sanatçının ne kadar samimi olarak ruhunu ortaya koyduğu da önemli bir husustur çünkü ana tema ve vurgu bazen tekniğin de önüne geçer. Sanatın teknik ayrıntılarında boğdurmaz izleyiciyi festivalcilik. Popüler filmlerle burada da ayrışır işte. Buraya takılmadan karşılıklı bağ kurulur. Birbirini bu yönlerden bilirler sanatçı ve sanat severler. Popüler filmlerde ise kimsenin birbirinden haberi yoktur ve ortada kocaman bir hamburger durur. Teknik numaralarla boğulmuş ve sadece insanı zihnen tetikleme meşguliyetleriyle yoğurulmuş bir hamburger. Hayatın sahne arkasından haberdar olmadığımız zamanlarda da bunun inceliklere değil de kaba saba yapaylıklara kapılmamızdan bilmemiz gerekmez mi?
Çok şahsi bir tanımlama yaparsam eğer festival filmi kapsamı dışında kalan her çekim bir mesaj vermeye yönelik olan çekimdir. Yani inandığı idealleri politikleştirmek ve toplumsal hale sokarak mesaj vermek. Bu fazlasıyla çiğ bir tutumdur sanatçı için. Siyasi kaygılar olsa bile sanatçı bunu ham bir muz gibi sunmaz. Hatta belli bile etmez. Genelde buradaki en güzel mesaj, mesaj vermeyen ama varoluşu ile mesaj veren bir anlayıştır. Kısaca eser mesaj vermez, iyi ol demez ama varoluşu ile iyiliği yayar.
Festivalci kendi insani derdindedir, hakikat arayışındadır. Para kazanmak ister ama çok önemsediği bir taraf da vardır. O da anlaşılmak ve hatta anlaşıldıktan sonra kendini daha da iyi anlayabileceği geri dönüşler almaktır. Festivalci, film çekimleri ile tekniğini daha da geliştirmek ve estetik hale getirmek ister ama diğer taraftan insani olgunluğunu da kazanmak, buna nüfuz etmek ister. Çünkü yaratıcılığın özü, asıl kazanmak istediği bu taraftır, teknik kısmı ise bunu sunmaya yardımcı olur ama gerçek bir festivalci asla o sunulan tarafta izleyicinin görüşlerinde ve zevklerinde kaybolmaz. İşte orada kaybolanların hepsi çiğ yana savrulur ve asıl mutluluğun o hakikat arayışında, sanatta, yaratıcılıkta olmadığına, asıl mutluluğun daha çok parada olduğuna kanaat getirir. Zaten bütün tartışma hep bu olmamış mıdır? Hala bu tartışılmakta değil midir? Hayatın sahne arkasında dönen hep bu değil midir? Tüm tartışma bunun üzerine kurulu değil mi günümüzde? İnsan olmak mı para mı?
Sanatçının kaybedecek bir şeyi yoktur. Bu yüzden sanatçılığını kaybetmez hiçbir zaman. Para ile de kendini kazanamayacağını en baştan bilir. Ama yola çıkarken bu kavramlar zihninde oturmadıysa o para kazanıp geçimini sağlamak isteyen yanıyla kendini anlamak isteyen yanı arasında makas gittikçe açılır ve kendini kaybeder. Kendini kaybettiği an yaratıcılığının öldüğü andır. Yani sahne arkasının kıymetinin kalmadığı an. Sahne arkasının kıymetini kaybetmek demek ise insanlığı kaybetmek demektir. İşte o zaman hayat devasa bir hamburgere döner ve insanlar birbirini yemeğe başlarlar. Hayatın sahne arkasını kaçırmanın bedeli budur.
Kaan Doğan
Kaynak:
(1) Zeki Demirkubuz’un 20 Mart 2025 tarihli Youtube’daki söyleşisinden alıntı: “Whisky diye bir film var. Uruguay filmi. Slovenya’da izledim bu filmi, çıktım otelin yolunu gerçekten çok çok şaşırdım. Darmadağın oldum tamamen. Bütün gece onu düşündüm. Dedim ki, iki arkadaş, 22-23 yaşlarında çekmişler. Dedim ki, bir insan bu yaşta hayatın bu tarafını bu farkındalıkla görüp bir de bunu anlatabiliyorsa, bu adam bununla yaşayamaz dedim. İntihar eder dedim. Yemin ederim size. Türkiye’ye geldim. Bir gün metroda bir arkadaşımı gördüm, kurye olarak çalışıyor. Ona anlattık filmi. Kız ‘Aaa’ dedi, ‘o filmi aldık biz, çok mutluyum’ dedi. Sonra böyle konuşmaya başladık, ‘O çocuklardan biri, yönetmenlerin dominant ve etkili olanı intihar etmiş’ dedi.”
(2) Zeki Demirkubuz’un Müze Gazhane’deki fotoğraf sergisi vesilesiyle Kadıköy Gazetesi’ne verdiği röportajdan: “Sonra 11 sene önce sigarayı bıraktım ve yürümeye başladım. ‘Forrest Gump’ gibi inanılmaz yürüyüşler yaptım. Gezmeye, şehirlere, başka ülkelere gitmeye başladım ki yolculuktan nefret ederdim sigara yüzünden.”
https://www.gazetekadikoy.com.tr/kultur-sanat/gazhanede-bahar-sergileri
