Dünya Kadınlar Günü Açılış Konuşması – NEYYA Edebiyat

5 Mart 2026 Perşembe- Barış Manço Kültür Merkezi / Kadıköy

Savaşlar devam ediyor.
Füzeler düşüyor, katliamlar ardı ardına sürüyor.

Savaşı başlatan masalarda kadınlar yok.
Ama o enkazın altında kalan, çocuklarını korumaya çalışan ve barışı ilmik ilmik örecek olanlar kadınlar.

Dünya silah sesleriyle konuşan erkeklerin gürültüsüyle dolarken, biz kadınlar o gürültünün bastıramadığı hakikatle, yaşamın sesiyle buradayız.

Türkiye’de kadınlar yıllardır sokakta.
Güldünya, Özgecan, Şule Çet, Pınar, Fatma Nur ve daha niceleri için kadınlar meydanlardaydı.
Dava takiplerindeydiler, adalet nöbetindeydiler.
Gece yürüyüşlerindeydiler, kadın cinayetlerini durdurmak için sokaklardaydılar.
Aksatmadan, vazgeçmeden.

Ama bu mücadele yalnız Türkiye’de değil.

İzlanda’da kadınlar greve çıktı.
Ücret eşitsizliğine karşı iş bırakırken o gün ev işlerini de bıraktılar.

Endonezya’da kadınlar ellerinde süpürgelerle yürüdü.
Süpürge, devlet baskısını ve yolsuzluğu süpürüp atma isteğinin sembolüydü.

Sırbistan’da kadın öğrenciler protestoların ön saflarındaydı.

Hindistan’da olimpiyat ve dünya şampiyonu kadın güreşçiler federasyon başkanının tacizine karşı sokakta oturma eylemi yaptı.

Ve İran’da kadınlar “Kadın, Yaşam, Özgürlük” diyerek sokaklara çıktı.

Dünyanın birçok yerinde kadınlar eşitlik için mücadele ederken,
Türkiye’de ise çoğu zaman önce hayatta kalma hakkını savunmak zorunda kalıyoruz.

İşte tam da bu yüzden bugün buradayız.

Hayatın kendisini dönüştürmek istediğimiz için buradayız.
Kadınların sesinin yalnızca duyulduğu değil, belirleyici olduğu bir zemini oluşturmak için buradayız.

Çünkü mesele yalnızca var olmak değil; eşit olmak.
Yalnızca görünmek değil; etki etmek.
Yalnızca temsil edilmek değil; karar süreçlerinde yer almak.

Bugünün gerçekliğinde:

Yaşama hakkı elinden alınan kadınlar var.
Eşitlik talebi şiddetle karşılanan kadınlar var.
Farklılıkları otoriteye çarpan kadınlar var.
Karar süreçlerinden dışlanan, geri itilen, susturulmaya çalışılan kadınlar var.

Bütün bu gerçekliği yalnızca acıyla değil, var oluşumuzla karşılayacağız.
Kadının sözünü, bedenini ve emeğini ortak hayata taşıyarak,
yan yana durarak karşılayacağız.

Biliyoruz ki en güçlü itiraz, hep birlikte görünür olmaktır.

Bugün burada
her bale hareketi,
her okunan şiir,
her söylenen nota

bir müdahaledir.

Aynı zamanda bir yer açma eylemidir.

Ve biz o yeri büyütmek için buradayız.

Kadın Emeğinde Gerçeklik: Mahalleden İşyerine Örgütlü Mücadele Paneli

7 Mart 2026 Cumartesi Barış Manço Kültür Merkezi, Kadıköy

8 Mart, kadınların çalışma hayatında, sokakta, evde ve toplumda görünür olmak için verdikleri mücadelenin tarihidir. Bu tür buluşmalar yalnızca bir etkinlik değil, aynı zamanda bir yer açma eylemidir. Kadın emeğinin görünmez kılındığı alanlarda söz açmak, deneyimlere yer açmak ve gündelik hayatta yaşanan eşitsizlikleri konuşulabilir kılmak.

Kadın emeği yalnızca bir ülkenin değil, bütün dünyanın meselesi. Dünyanın farklı yerlerinde kadınlar emeğin sınırlarını yeniden tanımlıyor. Latin Amerika’da kadınlar ev içi emeği görünür kılmak için meydanlara çıkarken ev işçileri sendikaları kuruyor. Avrupa’da sosyal hakların varlığına rağmen kadınlar çoğu zaman yarı zamanlı işlere sıkışıyor ve kariyer basamaklarının dışına itiliyor. ABD’de ise güvencesiz çalışan genç kadınlar, büyük zincir restoranlarda sendikal örgütlenmenin ön saflarında yer alıyor.

Uluslararası Çalışma Örgütü verilerine göre kadınların işgücüne katılım oranı dünya genelinde yaklaşık %49, erkeklerde ise %72 civarında. Türkiye’de ise tablo daha çarpıcı: kadınların işgücüne katılım oranı %34–35 bandında, erkeklerde ise %70’e yakın. Küresel ücret raporları kadınların erkeklerden ortalama %20 daha az kazandığını gösteriyor.

Kadın emeğinin en görünmez alanlarından biri bakım ve ev emeği. Araştırmalar kadınların erkeklerden yaklaşık üç kat daha fazla ücretsiz bakım emeği üstlendiğini ortaya koyuyor. Türkiye’de de benzer bir tablo var; kadınlar ev işlerine günde ortalama 4–4,5 saat, erkekler ise yaklaşık 1 saat ayırıyor.

Bu eşitsizlikler yalnızca çalışma hayatıyla sınırlı değil. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya genelinde her üç kadından biri hayatında en az bir kez fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalıyor.

Panelde söz alan DİSK Gıda-İş Başkanı Olcay Ozak, kadın işçilerin sendikal mücadele deneyimlerinden örnekler paylaşıyor. Eşit ücret talebinin tarihsel sürekliliğine dikkat çekiyor:

“1800’lü yıllardan beri aynı talebi dile getiriyoruz: eşit işe eşit ücret. 2026 yılındayız ama bu talebi hâlâ bayraklaştırmak zorundayız.”

Kadın işçilerin işyerlerinde karşılaştığı eşitsizliklerin yalnızca ücretlerle sınırlı olmadığını vurguluyor. İşyerinde yükselme süreçlerinin çoğu zaman kadınlar için kesintiye uğradığını hatırlatıyor:

“Kadınlar aynı işe aynı zamanda başlıyor. Ama çocuk doğurduğunda kariyer yolu kesiliyor. Erkek ilerliyor, kadın geri kalıyor.”

Sendikal mücadele örnekleri de bu tabloyu somutlaştırıyor. İzmir’de DİSK işçilerinin bir yılı aşkın süredir sürdürdüğü sendikalaşma mücadelesi, işçilerin fabrika kapısında kar-kış demeden direnişi sürdürmesiyle dikkat çekiyor. Benzer bir mücadele Temel Conta fabrikasında yaşanıyor; kadın işçiler direnişin ön saflarında yer alıyor.

Bir başka örnek ise kanatlı hayvan üretimi yapan Lezita fabrikasında çalışan kadın işçiler. Kadın işçiler sendikalaşma mücadelesi kapsamında 400 günden fazla fabrikanın kapısında bekliyor. Sonuç istedikleri gibi olmasa da bu direniş önemli bir deneyim bırakıyor.

“Her mücadele hemen kazanımla sonuçlanmayabilir. Ama her kaybediş bir başarısızlık değildir; ses getirir, öğretir.”

Panelin bir diğer konuşmacısı Esenyalı Kadın Derneği Başkanı Adile Doğan. Doğan, derneğin hazırladığı yıllık rapordan söz ederken mahalledeki kadınların karşılaştığı sorunları anlatıyor. Derneğe yapılan başvuruların önemli bir kısmı ekonomik sıkıntılar, şiddet ve gençlerin uyuşturucu ağlarına sürüklenmesiyle ilgili.

“Mahallede genç kızlar arkadaşları aracılığıyla uyuşturucuya çekiliyor. ‘Torbacılık yapacağız, zengin olacağız’ diye ikna ediliyorlar. Ama bir süre sonra gelip ‘Bizi kurtarın’ diyorlar. Çünkü işin nereye gittiğini bilmiyorlar.”

Bu hikâyelerin arkasında çoğu zaman aile içi şiddet korkusu da var:

“Kızlar ‘Babam duyarsa öldürür, abim duyarsa keser’ diyor. Bunlar mecaz değil, gerçek korkular.”

Kadınlar, çoğu zaman şiddetten kurtulmak için ilk olarak derneğe başvuruyor.

Kadın emeği üzerine yapılan bu tür buluşmalar, eşitsizliklerin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda toplumsal bir mesele olduğunu bir kez daha gösteriyor. Çalışma hayatından mahallelere kadar uzanan deneyimler, kadınların örgütlenme ve dayanışma ağlarının ne kadar hayati olduğunu ortaya koyuyor.

Kadıköy Buluşması

Kadıköy Meydanı,  8 Mart 2026 Pazar

Salonun içindeki konuşmalar bir gün sonra Kadıköy Meydanı’nda başka bir dile dönüşüyor.

Meydan bariyerlerle bölünmüş. Mor bayraklı kortejler iç kısımda toplanmış. Dış tarafta yürüyüşe katılmayan insanlar ve geçiş alanı bırakılmış. Büyük Türk bayrağı meydanın üstünde. Mor bayrakların çoğunda kadın sembolü var. Sendika ve örgüt flamaları görülüyor. Meydanın çekirdeği mor bayraklı kortejlerle dolu. Sahil tarafı daha seyrek. Bariyerlerle denize doğru bir güvenlik koridoru bırakılmış. Halay çeken kadınlar var. Halay burada yalnızca bir dans değil. Birlik ve dayanışmanın sembolü.

Fotoğrafın ruhu ilginç bir karşıtlık taşıyor. Bir tarafta bariyerler ve polis düzeni. Diğer tarafta dans edenler ve slogan atan  kalabalık.

Benim önüme düşen imge ise bir elma. Havva miti yüzyıllar boyunca kadını “suçun kaynağı”, “baştan çıkaran”, “yasak meyveye uzanan” olarak damgaladı. Elma da bu anlatının simgesi oldu.

Bugün feminist dil bu miti tersyüz ediyor.

Kadın olmak suç değil.
Arzu suç değil.
Bilgiye uzanmak suç değil.

Kadıköy Meydanı’na bakınca metaforik olarak söylemek gerekirse elma çoktan ısırılmış gibi görünüyor.

Mor bayraklar. Pankartlar. Rengarenk giyinmiş kadınların halayı. Gençler. Kadının uzanmaması gereken söze ve kamusal alana uzanması çoktan olmuş. Elma dalda değil artık. Isırılmış ve paylaşılmış. Ama meydandaki bariyerleri düşününce başka bir şey de söylenebilir: Elma ısırılmış. Ama hâlâ herkesin rahatça yiyebildiği bir meyve değil.

Taksim Gece Yürüyüşü

Sıraselviler/ Taksim 8 Mart 2026, Pazar

Akşam olunca yürüyüşün yönü Sıraselviler’e çevriliyor. Taksim’e giriş yine yasak. Metro ve füniküler kapalı. Gece yürüyüşünün dili gündüzden farklı. Örgüt flamaları yok. Parti bayrakları yok. Herkes bireysel geliyor. Bireysel pankartlar açılıyor.

Pankartlar mizah, ironi ve öfke taşıyor:

“Barikatı yıkarım, bulaşığa karışmam.”

“Soru bana kimin izin vereceği değil, kimin durdurabileceği.”

“Dolapta zıkkımın kökü, sokakta isyan var.”

“Ay içim şişti sizin ataerkilliğinizden.”

Bir pankartta iki kadın fotoğrafı:
“Yılın en sürtüğü.”

Bir başkası şöyle diyor:
“Merak etme anne, akşamı kıldım da geldim.”

Ve yürüyüş boyunca tekrar edilen slogan:

“Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz.”

Kadıköy’de örgütlerin sesi vardı.
Sıraselviler’de bireysel pankartların, mizahın ve isyanın dili.

Gündüz meydanı dolduran mor bayraklar ile gece sokakta yükselen pankartlar arasında ortak bir cümle dolaşıyor:

Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz.

Belki de mesele artık elmayı kimin ısırdığı değil.
Hâlâ kimin yasak saydığı.