Nükhet Eren

Belki şu anda, bulutun gölgeyle buluştuğu o ince hattı, denizin durgunluğunda yanıp sönen altın parıltıyı tuvaline geçiriyordur Cahit Oben. Fırçası gökyüzünün katmanlarına dokunurken, suyun derinliğindeki yeşil-mavi titreşim de onun renk paletine siniyordur. Böylece manzara yalnızca bir görüntü olmaktan çıkarken Anadolu’nun ruhunu, Kazdağı’nın rüzgârını ve zeytinliğin hafızasını taşıyan bir tabloya dönüşür.

Onun son aylarda yaptığı suluboyalar, aslında bu doğayla kurduğu doğrudan temasın izdüşümleridir. Saydam renkler, geçişler, ışığın ince oyunları hem bir hikayenin hem de bir ömrün müzikal duyarlılığının resme aktarılmış halidir.

Cahit Oben’in müzik yolculuğuna bakıldığında benzer tavrı görürüz. Kimi ona “Anadolu Pop”un öncüsü dediğinde, o bu tanımı reddeder. Onun için mesele etiket değil, özgün bestedir. Batı’nın “beat” tınılarını dinlemek onun için kopya anlamına gelmedi. Aksine, kendi toprağının sesiyle, kendi sözleriyle yeniden kurmak demekti. Bu yüzden onun müziği ne Batı’nın kopyası ne Doğu’nun tekrarıdır. O, özgün, sahici ve kendi varlığından beslenen bir müzik diliyle kendi yolunu açmıştır.

Bugün aynı tutumu Cahit Oben’in resimlerinde görüyoruz. Maske yüzler, topluluklar, kapılar ve şimdi suluboyaların dingin manzaraları, birer beste gibi, birer melodi gibi işleniyor. Gitar ile tuvalin konuştuğu tablosunda söylediği gibi, “notalarla renkler buluştuğunda dünya daha da zenginleşiyor”. Oben’in sanat yolculuğu, aslında köklerden kopmadan yeni yollar açma çabasıdır. Köklerin ilk filizlendiği yerde çocukluk evleri olunca şu soru öne çıkıyor:

Eğitimle yoğrulmuş, müzikle nefes alan evlerin içinde büyümek size çocukken nasıl bir aidiyet duygusu verdi? O evlerden yükselen notalar bugün hâlâ hafızanızda çocukluğun sesi olarak çalıyor mu?

Dedemin köşkü Kadıköy’deydi. Çocukluğumun belleğinde, evlerin değil köşklerin adresi orasıydı. Suadiye bağlık, bahçeli sakin bir safiye yeriydi. Dedem Hasan Hilmi Ekşigil, Sultan Abdülhamit’in kızlarının eğitimcisiydi. Çağlayan Sarayı’nda kızlarına (yanılmıyorsam 6 kızı varmış) genel eğitim derslerini verirmiş. Annem de o sarayda dünyaya gelmiş.

Dedemi söyledim. Babam İstanbul Üniversitesi’nde lektördü, Fransızcaydı alanı. 1957’de kaybettik onu. Ama bizim evde ses sadece sözcüklerden ibaret değildi, notalar da vardı. Teyzeler piyano çalardı, babam keman. Sarıyer’de, Ordu Evi’nin hemen karşısındaki beyaz yalıda yaşayan en büyük teyzemin evinde her hafta sonu Müzeyyen Senar, Safiye Ayla gibi isimler bir araya gelir, teyzem çalar, onlar söylermiş. Ben o günlere yetişemesem de, o seslerin yankısı, sanki bana da uğradı. Teyzem piyano çalarken hissettiğim şey, o melodilerin içinde bir aile geleneği vardı. Armoniyle kurulmuş bir aidiyet…

Çocukluğunuzda müzikle ilk temasınız nasıl oldu, aile yapınız ve yaşadığınız mekânlar bu yolculuğunuzu nasıl şekillendirdi?

Müzikle ilk temasım piyano ile başladı. Piyano benim için hiçbir zaman sadece bir enstrüman olmadı, armoninin sessiz ortağıydı. Müzik yaparken gitarı tercih ettiysem de, piyano her zaman bir temel olarak durdu yanımda. Babam müziğe başlamamı pek istemiyordu. Konservatuvara başladığımda bu adımı atmama karşı duruyordu, hiç istemedi. Eğitmen bir adamdı, sert bir doğruculukla yürüyen.  Dayım ise tam tersiydi. Aile büyüklerinden, Amerika’da tahsilini yapmış, Türkiye’ye dönen ilk uçak makina mühendisi diye duymuştum ama müziği çok önemseyen biriydi ve benim konservatuvara başlamam konusunda en çok destekleyen o olmuştu.

Biz o sıralar Fatih’teydik. Macar Kardeşler Parkı’nın tam karşısında. Babam üniversitede lektördü, oraya yakın olması gerekiyordu. Onu kaybettikten sonra Nişantaşı’na geçtik. Yazları ise Suadiye’ye giderdik, dedemin köşküne. Hatırladığım kadarıyla orada uzun saatlerimiz, günlerimiz geçerdi. O yazlıklar aslında, zamanın farklı aktığı yerlerdi. Suadiye’de o zamanlar dört, belki beş köşk hatırlıyorum. Şimdi ne yazıktır ki, bizimki de dahil hiçbiri yok artık, korunamadılar.

Bahçemizde müzik eksik olmazdı. Üç odalı müştemilat bize tahsis edilmiş ikinci bir konservatuardı adeta. Ağabeyim Ahit Oben’in piyanosu da dururdu orada. Onların Karakediler adlı grubu, bana sorarsanız, Türk pop müziğinin temel taşlarındandır diye düşünürüm. Barış Manço, Metin Ersoy, Şenay, Füsun ve Fecri Ebcioğlu, daha birçok önemli müzisyen arkadaşımız (kaybettiklerimi özlem ve rahmet ile anıyorum) bahçemizin değişmez misafirleriydi. (1960’lı yılların başıydı)

Dedem hayattaydı ve zaman zaman, balkonundan yüzündeki eksilmeyen tebessümü ile bizi izlerdi. Gerçek bir karakterdi, olağanüstü zarif ve ölçülü. Onunla ilgili hatırladığım en net şey; trenin uzaktan sesini duyduğunda ayakkabılarını giymeye başlardı. Evin yanındaki patikadan istasyona varırdı. Beni de yanına aldığı bir gün, tren durunca makinistin lokomotiften aşağı inip “Günaydın efendim, hoş geldiniz” demesini, trenin içinde çok kişinin ayağa kalkarak, şapkalarını çıkarıp selamlamalarını unutmam mümkün değil. Bugün anlatmaya kalksanız, kimsenin inanacağı bir şey olmayacaktır.

O zamanlar, köşkler hep istasyonların yakınına yapılırdı. Ulaşım kolay olsun diye. Bazen dedem, “Hanım,” derdi anneanneme, “Müftü Beyler evde galiba. Işıkları yanıyor. Hadi gidelim.”
Telefon yoktu. Bir fayton çağrılırdı. O faytonla Erenköy’e gidilirdi “Biz geldik,” diye.

Zaman, davetsizliğin bile saygı gördüğü bir zarafetle akıyordu.

Aileden gelme bir sükûnet var içimde. Konuşkan ama bağırmayan bir taraf. Sanki sesin bile terbiyesi miras gibi geçmiş bize. Teyzelerim vardı, dayım vardı. Enişteler ve biz torunlar. Her biri başka bir kanal açardı insanda. On beş yirmi kişiden aşağı oturulmazdı masalara. Yemekler, sohbet ve kahkahalarla devam ederdi. Dedemin şükür duası bitmeden masadan kalkmak haddimize değildi.

Dayım gitar çalardı. Anne tarafım müziğe meraklıydı. Babamda da sesin izi vardı. Keman çalarmış gençliğinde. Büyük bir aileydik. Evde sesin hep bir adabı vardı. Konuşulurdu ama bağırılmazdı. Birlikte yaşayan sükûnet hâliydik. Büyük ev, sınıf gibiydi. Birbirimize daima yakındık ama hep mesafeliydik. Saygı hiç değişmezdi. Ve o saygı sınırları, yaşantım boyu hiç bozulmadı.                                                                                                                                                                                        

Fikret Kızılok, ‘Cahit’le 1964’te tanıştığımızda kendimizi Beatles tipi müzik yapan bir grup, Cahit Oben 4’lüsü olarak kurduk: Koray Oktay bastaydı, Erol Ulaştır davuldaydı. İlk plağımız ‘I Wanna Be Your Man’ oldu, direkt Beatles tarzı,” diyor. Oben ise, ‘İlk grubumda Shadows, Beatles yapıyorduk. Cahit Oben 4’ün çekirdeğini bu çerçevede kurduk; Türkiye’de beat müziğin temsilcisi olmaya başladık,’ diye anlatıyor. Siz bu tanıklıklara baktığınızda, Cahit Oben 4’ün Türkiye’de beat/rock anlayışının oluşumundaki rolünü nasıl görüyorsunuz?”

Her şeyin başladığı bir çekirdek diyebiliriz, doğrudur. Öyle bir çekirdek ki, zamanla kendi çemberini genişletir. Bizimki de öyleydi. Henüz 18’indeydim. “I Wanna Be Your Man” ile başladık. 1965’te, elimizde plak olmuştu bile. Fikret ile tanışmamız, bir gün müştemilatta prova yaparken Göktuğ Vensürel arkadaşımın, gruba birini daha almayı denesene dediğinde yeni kişiyle tanışmak isteğimizle başladı. Fikret Kızılok geldi. Sonrası zaten hızlı gelişti. Fikret’le direkt başladık. Koray Oktay vardı, Erol Ulaştır da… Dörtlü olduk.

“Çocuklar,” dedim bir gün, “artık konser verme zamanımız geldi”. Beatles fırtınası esiyordu o sıralar. Biz de kaptırdık kendimizi. Sürekli Beatles çalışıyorduk. Bir de Shadows vardı repertuarda, Cliff Richard ile birlikte. Ama zamanla repertuarımızı tamamen Beatles ve Shadows ile noktaladık.

Sonra başladık konserlere. İlk başta biz de anlamadık ne olduğunu. Ortalık yıkılıyor, konserlerimizde korunmamız için atlı polisler geliyor, zaman zaman cankurtaranlara ihtiyaç duyuluyordu, ne yaşadığımızı anlamaz bir hale geldik. Rüya gibiydi… Gençlerin bu kadar coşacağını, bu kadar sevgiyle bağlanacağını… Aklımızın ucundan geçiremezdik.

Ama belki de asıl mesele, o dönem toplumun bir arayış içinde olmasıydı. Hippilik büyük bir dalga gibi yayılıyordu. 68 kuşağı, savaş ve kavganın olmadığı, özgürlük ve sevginin hakim olduğu bir dünyadan başka bir şey istemedi. Beatles’ın yürüdüğü çimeni, koparıp yiyenler vardı. Bir hayranlığın, bir yoksunluğun, belki de bir umudun ifadesi.

Sonra öyle bir hal aldı ki, bir gün dördümüz Beyoğlu’na çıktık, gençler adeta üzerimize saldırıyordu. Hatıra almak için üstümüzdekileri, elbiselerimi çekiştiriyorlardı. Bugünün sosyal medyası yoktu belki ama TRT Radyo vardı, gazeteler vardı. Müzik programları yapılıyordu. Yürüyemiyorduk. Her yerde, her şehirde tanınıyorduk, kaçış yoktu. İnsanlar gelip dokunmak istiyordu. Sanki o müziğin içinden bir parça almak istiyorlardı. Konserleri büyük alanlarda veriyorduk, organizatörler çıktı karşımıza. Onlar da para kazanıyordu, biz de.

1965 Altın Mikrofon yarışmasına Cahit Oben 4’lüsü olarak “Halimem”(Bu gruba artık Fikret Kızılok da dahil olmuştu ) ile katıldınız. 1966 Altın Mikrofon yarışmasına “Her Gün Kavga Var” ile katıldınız ve her ikisinde de finale kaldınız. Bu yarışma size plak dünyasının kapısını iyice araladı. O günkü Altın Mikrofon deneyiminiz müzik yolculuğunuzu nasıl etkiledi?

Altın Mikrofon Hürriyet Gazetesi’nin Türk müzik tarihine vurduğu altın bir damgaydı. Bugün dahi Hürriyet Gazetesi’nin o çalışmasına hayranlık duyuyorum. Gazetenin başında müziği, sanatı destekleyen önemli isimler vardı o yıllarda. Simavi ailesi başta, Necati Zincirkıran, Yener Süsoy ve daha ismini şu anda tam hatırlayamadığım çok kıymetli, değerli isimler… Müzik dünyası onlarla ve gönülden destekleriyle güzelleşti, çiçekler açtı; içinden bir sürü çiçek çıktı. O saçaklardan, o filizlerden yayıldı. En az otuz yıl boyunca süren ruhumuzu dinlendiren, yüreklerde yer eden o sesler, nağmeler, Altın Mikrofon’un meyveleridir.

Altın Mikrofon, 1965’te Hürriyet Gazetesi tarafından düzenlendi. Modern müziğin, yeni bestelerin, genç grupların ve solistlerin ortaya çıkışı için bir okul gibiydi. Bizim bile Göztepe’de prova yapacak yer bulamadığımız, elektrik bulamadığımız zamanlar oldu. Apartmanlardan “gelin bizim evden elektrik alın, çadır kurun orada prova yapın” diyen insanlar çıkıyordu. Yani toplumsal bir teşvik, büyük bir destek vardı. Ve bütün o dönemde bu kadar müzisyenin, bu kadar bestecinin, bu kadar yeni sesin çıkmasının ardında Altın Mikrofon’un etkisi vardır, bence değeri ölçülemez, çok büyüktür.

1965–66 yıllarında yayımladığınız plaklarda Batı’dan gelen beat ve rock’n roll tınılarını Anadolu’nun halk ezgileri ve makamlarıyla ilk kez sistemli biçimde buluşturarak müzik tarihçileri tarafından Anadolu Pop Akımının kurucu halkalarından biri olarak anılıyorsunuz, siz o dönemde bu birleşimi yaparken düşünce ve hissetlerinizi nasıl deneyimliyordunuz?

Makaram Sarı Bağlar ve Halime plaklarını piyasaya çıkardığımız dönemde herkes bir arayış, yeni bir soluk peşindeydi. Altın Mikrofon bu arayışa ilaç oldu.

Anadolu Pop meselesine gelince… Bence geniş bir iş sektörü yaratılmasına vesile oldu. Yapımcıların da işine yaradı bu pazar.  Bir Batı armoni yapısı üzerine bir saz, bir bağlama kullanıldı. İşte, o çocuk Anadolu Pop olarak doğdu. Bana kalırsa ille bir ad koymak gerekli değildi. Neticede Batı temelleri üzerine kurulu bir yapı. Söylemek istediğim şey, yabancı ülkeler de, bizim enstrümanlarımızı, sazımızı, sözümüzü, benzer temalarımızı kullanıyor ama buna bir akımmış gibi herhangi bir isim koymaya kalkmıyorlar.

Yıllar sonra, rahmetli Durul Gence Ankara’dan telefonla aradı. Vefatından dört beş sene önceydi. “Cahit’cim Ankara’ya gel. Anadolu Pop Müziğine verdiğin hizmetlerden dolayı ödülün var.  “Kendimi bu ödüle layık görmüyorum. Barış, Cem, Edip veya Cahit Berkay ve Moğollar’ı ödüllendirmek gerekir. Benim bir emeğim yok, böyle bir çalışmam da çok ender” cevabıma karşılık,  “Saçmalama, ödül yazıldı adına, bekliyor seni” deyince  “Özür diliyorum, beni mazur görün, bunu kendime hak görmüyorum” dedim ve ödülü kabul etmedim. Belki bir yerlerde işe yaramıştır davranışım. Ödül hak edenlere verilir.

Elbette olmaz diye bir şey yok. Ben, yapısal dengeden bahsediyorum. Bu tarzı ifade etmek için “Anadolu Pop” diye bir ad vermek gerekiyor muydu, yoksa gerekmiyor mu, bunu konuşuyoruz aslında.

1965’te ilk plaklarınızla müzik yolunuzu çizdiniz. Bir yıl sonra, 1966’da ‘Me / Anytime’, Füsun Önal ile söylediğiniz ‘Geli Geliver Bana / Rock The Bob’ ve ‘Her Gün Kavga Var / Şey’ geldi. Bu üç plak, o ilk adımların devamı olarak sizin dünyanızda yer aldıktan sonra askere gidişinizle birlikte plak üretimine ara verdiniz. Bu dönemde askerlik yıllarında müzik yolculuğunuz nasıl yol aldı?

O günlerde müştemilatın duvarına, iple bağladığım bir kalem asmıştım; içeri giren mutlaka bir şeyler yazar, çoğu zaman da şiir karalardı. Biraz da dalga geçerek, “Edebiyatı zayıf olanlar hiç olmazsa burada okusun” derdik.

Bir gün duvara bir arkadaşımız “Remember me” yazmış. Remember “M”, Remember “E”, Remember “ME”… Mırıldanmaya başladım ve gerçekten de o duvar yazısı ilk plak besteme neden oldu. Şenay’ın ilk plağıdır, birlikte söyledik. O süreçte ortaya çıkan şarkılarımdan bir diğeri de “Anytime” oldu. Adanalı bir genç, İzzet Bici söylemişti. “Anytime” da aynı dönemin ürünüydü. Yani aslında çok kimsenin bilmediği bir ayrıntı: müştemilatta başlayan mırıldanma, ilk bestelerime yol açtı.

Askerlik sorunuza gelince…

İsmimin çokça geçtiği bir dönemde, askerliğimi yapıp bitirmek istemiştim. Eğitimi İskenderun, sonra Ankara’da, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda yaptım askerliğimi. Gerçekten sevilip, sayıldığım bir askerlik dönemi geçirdim. O dönemin Başbakanı Sayın Demirel, Milli Savunma Bakanı Sayın Ahmet Topaloğlu, Sayın Kemal Kayacan ilgilerini esirgemediler, kendileriyle birlikte sohbet ve temas imkanım çok oldu. Milli Savunma Bakanı Ahmet Topaloğlu ile evlerimiz karşılıklıydı, yakın alakasını hiç kesmedi. Hepsini minnetle anıyorum.

Bu sürede, müzikten uzak kaldığım söylenemez. İskenderun’dan ayrılmadan önce, Güney Deniz Saha Komutanının isteğiyle bir veda konseri verdim. Kara, Hava ve Deniz Kuvvet Komutanlarının da bir arada olduğu çok güzel bir gece yaşandı. Ankara’ya geldikten sonra stüdyo çalışmaları için çok sık İstanbul’a gelip gittim.

1971’de “Bir Küçücük Aslancık Varmış” ile başlayan ve 1977’de “Nankör / Seveceksen Beni Sev”e kadar uzanan bu dönem, askerlik sonrası müzik yolculuğunuzun yeni evresi oldu. Bu beş, altı yıllık üretim hattı sizin için ne ifade ediyordu; o yıllarda nasıl bir yönelimle, nasıl bir heyecanla müzik yaptınız?

“Bir Küçücük Aslancık Varmış” Gerçekten büyük bir sanatçı Altan Karındaş’a eşlik ettiğimiz bir plak çalışmasıdır sadece. Yonca plak sahibi, Ergin Bener’le yaptığımız çalışmalara gelince… Ergin de müzik piyasasına çok olumlu katkılarda bulunan, işine çok titiz bir yapımcıydı.  Özdemir Erdoğan’ın da bazı plaklarını o yapmıştı. Sürmeli Gelin, Ala Gözleri’ni sevdiğim Dilber. Yonca Plak’dan piyasaya çıktı. Aynı yıl Karakoyun da var. Nino Varon istedi galiba Karakoyun‘u. Ya da Ali Kocatepe’dir. Bir yıl sonra Ona İnanma Buna İnanma ve Selam Dostlar var.  Yine aynı yıl çıkan, Zaman Geçiyor ve Çekilmez şarkılarında hem protest bir yan var, hem de gençliğin saf, çocukça bir yanı hissediliyor. O dönem bizim için hem kavga, hem de eğlencenin iç içe geçtiği yıllardı; mücadeleyi yaşarken aynı zamanda eğlendiğimiz, gençliğin enerjisini taşıdığımız bir dönemdi.

Bunların hepsi bestelerdir.  Üretmek gerekir diye bakıyorum.

1973’te “Canım Kardeşim” için bestelediğiniz ve Altın Koza ödülüne layık görülen müzik, yalın ama derin bir armoniyle filmin hüznünü ve masumiyetini seyirciye ulaştırıyordu. Tekrarlanan motiflerle kurduğunuz bu çizgi, sizin ‘armoniyi bir ihtiyaç’ olarak görmenizin bir yansıması mıydı?

Canım Kardeşim Ertem Eğilmez’le birlikte çalıştığımız bir projedir. O filmde teklif bana geldiğinde bir şart koydum: Filmde kullanılacak bütün müziklerin, her sahnenin, her sesin, yani ne varsa tamamının sadece tarafımdan yapılması gerektiğini söyledim. Bu şartı, film dünyasında bir tek Ertem Eğilmez kabul etti.

Müziği teslim ettiğimde Ertem Eğilmez bana şöyle dedi: “Bak, sırf senin bir parçanın tümünü dinleyebilmek için filme fazladan lunapark sahnesi ilave ettim.” O böyle bir yapımcıydı. Devam edebilseydik, güzel filmlere imza atabilirdik. Yapabildiğimiz kadarıyla da, film sonradan ödüllerle taçlandırıldı. Ondan sonra karşıma çıkan yapımcılar üç beş günlük işlere peki dememi beklediler. Yanıldılar.

“Bundan sonra filmlerimin müziklerini senin yapmanı istiyorum,” dedi Ertem Eğilmez. Ama iki film yaptı, ses yok; üç film yaptı, aramıyor beni. Bir gece, saat on birde telefonum çaldı. Açtım, bir küfür savurdu. Severdi küfürlü konuşmayı, yakışırdı da. Küfürle “Sen,” dedi, “kim bilir bana ne kadar kızıyorsun? Film müziklerini yapacaksın dedim ve seni hiç aramadım. Çünkü oğlum, senin müziğini yapabileceğin kalitede film yapamadım ki!” O büyük film yapımcısından bunu duymak, aldığım en büyük ödüllerden daha kıymetlidir inanın.

Ertem Eğilmez benim için çok değerli, özel bir insandı. Yıllar sonra ülkemizin önemli film yapımcılarından, Şükrü Avşar’la da benzer bir dostluğum ve buna benzer bir anım var. Müziklerini benim yapmamı istediği dizilere başladığı zaman, senaryolarını gönderdi ama konular pek benim tarzım işlere müsait değildi. Onu kırmadan “bunları okudum, sanırım çok ara verdim, artık altından kalkamam” dediğimde, “ Biliyorum, senin beklediğin tarz filmlere sıra gelmedi ” demişti.

1975’te Türkiye’nin ilk kez Eurovision’a katıldığı yıl, sizin iki eseriniz de finallerdeydi: “Özlenen Sevgi”nin sözlerini Mehmet Teoman yazmıştı; ikinci besteniz ise Yeşim’in seslendirdiği “Böyle mi Başlar” oldu ve Birinci Mansiyon ödülünü aldı. Toplam 15 eser arasında iki bestenizin finalde yer alması büyük bir başarıydı. Bu deneyim sizin için ne ifade etti; Eurovision’a ve o dönemde Türkiye’nin müzik dünyasındaki yerine dair düşünceleriniz nelerdi?

Eurovizyon üzerine konuşuyoruz. Organizasyon yapacaklardı, Bülent Özveren, Bülent Varol bizi misafir edip, “Timur Selçuk, sen, Garo Mafyan” diye seslendiler, bizim de görüşlerimizi duyup paylaşmak ve iş birliği yapmak istediklerini söylediler. “Eurovizyon’u Türkiye’ye getireceğiz, ama halkın da ilgi duyması için sizlerin bu sürece katılmanızı istiyoruz.”  O sıralarda biz de gerçekten istekliydik, çünkü müzik dünyası yeni bir heyecan bekliyordu. Yarışmaya girişim böyle bir nedenle oldu.

Eurovision’un katılım maddeleri hazırlanırken, Timur Selçuk ve Bülent Özveren’le birlikte olduk, görüşlerimizi paylaştık. Yarışmanın kuralları, katılım koşulları, orkestra düzeni, repertuarın nasıl seçileceği… Hepsi en ince ayrıntısına kadar masaya yatırıldı. Hatta sonrasında orkestra şefliğini Timur Selçuk üstlendi. Melih Kibar o sırada sahneye hayatında ilk defa çıkacağı için çok heyecan yapıyordu, onu konsere hazırlıyorduk, benimle mutlaka çıkmasını istediğim bir konser vardı.

Derken Eurovision süreci resmen başladı. Bir gün Timurcuğum’la kararlaştırıp, Melih’e “Bu yarışmanın giriş müziğini sen yapsana” dedik. Melih, o sırada çok yaratıcıydı, çok güzel çalışmaları vardı. Ve iyi ki de öyle yapmışız. Melih’in giriş müziği Çoban Yıldızı ortaya çıktı. Bugün hâlâ Eurovision dendiğinde akla ilk gelen Çoban Yıldızı olur.

Altın Mikrofon dönemi sona ermişti. Hepimiz için büyük bir okul, büyük bir sıçrama tahtası olan o yarışma kapanınca bir boşluk doğmuştu. İşte Eurovision tam o boşluğun üzerine geldi ve müzik dünyasını adeta yeniden canlandırdı. Sadece besteciler ve söz yazarları değil, orkestra şeflerinden yorumculara, sahne tasarımcılarına kadar herkes büyük bir rekabet ve yaratıcılık içerisine girdi. Bu, Türkiye’deki müzik ortamına olağanüstü bir enerji kattı.

Benim gözümde Eurovision, Türk Pop müziğine yepyeni bir kapı açtı. Genç besteciler ve söz yazarları için müzikal anlamda cesareti artırdı, yarışmayı getirdi, heyecanı büyüttü. Bir bakıma Altın Mikrofon’un açtığı yolu, Eurovizyon heyecanı, o yolu daha gelişmiş ve modern bir biçimde devam ettirdi diyebilirim.

Bugün Dumanlıkız Sitesi’nin bulunduğu alan da sizin hayat hikâyenizde ayrı bir yere sahip. O dönüşüm nasıl gelişti?

1975’ten itibaren müzikle bağımı sekteye uğratmak mecburiyetinde kaldım. Çünkü ailemizin zeytinliklerine zaman ayırmam gereken bir süreç yaşadım. Ağabeyim Türkiye’de değildi, ailenin genç yetişkini bendim. Kardeşlerim küçüktü, büyüme dönemindeydiler. Annem yalnız kalmıştı ve birinin sahip çıkması gerekiyordu. Mecburen işlerin başında olmak durumunda kaldım.

Ortaklık yaptığımız Yener Zeytinleri’nden Kadir Yener çok doğru ve güvenilir bir insandı, bana hem cesaret verdi hem de korunmamda yardımcı oldu. Kahyalar vardı, işlerin kontrolü onlarla yürüyordu. Ama sonuçta sahipsiz bırakılacak bir alan değildi, müdahale edilmesi gereken çok şey oluyordu. Tabii sahne, müzik güzeldi ama benim için asıl hayat bu süreçte mecburen zeytinle, Güre ile şekillendi. Ne zaman ki kardeşim Ali yetişti, işleri devredip kendi resim ve müzik dünyama dönebildim.

Dumanlıkız Sitesi dediğiniz, şu anda Edremit-Güre’de oturduğunuz yer. 1978 gibiydi, burada sahile doğru 14 zeytin ağacının kökünden söküldüğü bir fırtına yaşandı. Bir hortum girmiş, zeytin ağaçlarını kökünden çıkarıp yere yatırmıştı.  O yeri bulmuştum. Aklımda yapmak istediğim değişik bir tatil evleri projem vardı, fakat kısmet olmadı. Sonradan kardeşlerimle birlikte bir üstlenici inşaat grubu yaptı, çok da güzel oldu.

1993 yılında Turizm Bakanlığının “Son 35 Yılın En İyi 35 Bestecisi” ödülüne layık görüldünüz, 2010 yılında da Altın Kelebek Özel Ödülü aldınız. Son yıllarda resme ağırlık vermeniz ise tesadüf değil. Kendi sözlerinizle bu tablolar, “unutulanı hatırlatmak” ve “içeri süzülen küçücük ışığın peşinden gitmek” için. Müziğinizle tablolarınız arasında kurduğunuz yaratıcı köprü için neler söylersiniz?

İnsanın yaşlılığında da hedefleri olmalı diye düşünürüm. Yaşam hikayeleri ne kadar çoksa hayatınız o derece değer kazanır. Monoton geçmiş bir yaşamın anlamı da olmayabilir.

Yaş ilerleyince artık gitarı alıp sahnelerde şarkı söylemeyeceğimi, ellerimle fırçalarım iyi geçindikleri sürece resim yapmanın, yaşam heyecanımı devam ettireceğini düşünüyordum ve seçimimi yaparak, zaten 80’li yıllardan beri her fırsatta yapmakta olduğum resimden yana karar verdim. Sanmayın ki müziği bıraktım. Sahne ve konserlerden vazgeçtim sadece. Evimde stüdyoda çok güzel besteler yapmaya devam ediyorum. Seyircilerim ise ailem ve yakın dostlarım.

Resim yaşlılıkta da yapabileceğiniz bir şey. Bu seçimi planladım ve uyguluyorum. Artık hedefime, sergilerde sunabileceğim güzel renkleri koydum. Şimdi yanında hikayesi olan konularla ilgili çalışmalar yapıyorum. Mesela “Gitar ile Tuvalin sohbeti” gibi.

Bize zaman ayırıp hatıralarını, müziğini ve resimle kurduğu dünyayı anlattığı için Cahit Oben’e teşekkür ediyorum.