Bugün
denizin üstünde tuhaf şeyler gördüm:
bir evin unutulmuş soluğu
sabun köpüğüne karışmış
bulaşık artıkları gibi,
ve balıklar…
gövdesiz başlarını çıkarıp
içgüdüyle yediler köpüğü.
Gözlerimin önünde,
sudan yukarı
çaresizce.
İlk kez gördüm bunu,
ilk kez korktum
gün ışığından.
Kıyıdan birileri
“Çeksene,” dedi,
ama ben sadece içime çektim
o görüntüyü
sanki günlüğüme işler gibi,
bir yaz sabahını susarak.
Günün tadı tuzla karışmıştı.
“Gün mü kaldı?” dedim,
“Sabun köpüğünde
boğuluyor gün balıkları…”
“Günebakan bile
çevirdi yüzünü güneşten.”
Güneşlenmek artık bir ayrıcalık,
günbatımı
plastik torba renginde soluyor.
Balıklar,
bir vakitler gün gibi parlak olanlar
şimdi günü geçmiş yem gibi
yavaşça süzülüyorlar yukarı.
Ölümsüz değil,
ölümde hafifler gibi.
“Gün yüzü görmeyen
yalnız sen değilsin,”
dedi biri,
“Bak karabatağın gözlerine,
siyahın bile bir utancı var bu sabah.”
“Günah,” diye fısıldadı rüzgâr,
“gün gibi ortada.”
O an anladım:
günün sonunda
yüzeye çıkanlar değil,
içimize çöken tortudur gerçek.
Sessiz bir birikinti gibi.
Bir ağrının altında,
bir kadının içindedir
unutulmuş günler.
Gün dediğin
bazen bir leke
denizin üstünde,
bazen bir sancı
rahmin kıyısında.
Günüm geçmedi aslında,
sadece bu sabah
gün bana uğramadı.
Gün
Fotoğraf: Özlem Budak

İçimize çöken tortuları ne güzel (!) anlatmışsınız, yüreğinize sağlık.
“Günüm geçmedi aslında
sadece bu sabah
gün bana uğramadı.” 👍👏