Bodrum’da yeni aldığı villanın terasından denizi seyrediyordu. Bir tarafta Kos adası, bir tarafta Didim. ‘Bizim ülke gibisi yok,’ diye içinden geçirdi. İngiltere’de yaşarken ki o puslu hava artık geride kalmıştı. Havası hep kapalı, hep depresifti. Aslında eşi çok tanınmış bir firmanın üst düzey yöneticisiydi. Yaşam standartları, çoğu kişi için kıskandırıcıydı. Orada iyi de bir birikim yapıp ülkeye kesin dönüş yapmışlar ve Bodrum’da istedikleri gibi bir ev almışlardı. Çocukları da güzel okumuş, iyi yerlere gelmişti. Kızı Sibel, kendisi gibi neşeliydi oğlu Barın ise eşine benziyordu. Yağız bir delikanlı idi.

Alt kattan gelen yardımcısı yanına yaklaştı. “Menekşe Hanım, kahvenizi getirdim, masaya bırakıyorum. Mandalinalı lokumlarınızı da koydum yanına. Başka bir arzunuz var mı?” “Teşekkürler Zeliş, eline sağlık.” Kahvesi tam istediği gibi köpüklü olmuştu. O sırada bir arkadaşı cep telefonundan görüntülü aradı. “Na’ber Menekşe?” “Merhaba canım, iyilik, kahvemi içerken yakaladın.” “Ooo keyfin bol olsun. Merak ettim göstersene evinin manzarasını.” Menekşe cep telefonunun kamerasından kendi etrafında bir tur attı. “Vaay çok iyiymiş. Artık geldiğimizde beraber içeriz kahvemizi.” “Tabii, ne zaman isterseniz.” Kısa bir telefon görüşmesi olmuştu. Zaten eş dost, akraba hep aynı muhabbet için arıyorlardı. Kahvesinden bir yudum daha aldı. Mandalinalı lokumu ilk burada yemiş ve çok hoşuna gitmişti. Eline yeni başladığı kitabını aldı, şezlonguna uzandı ve baharda güneşin kendisini ısıtmasından son derece keyif aldı. Gözlerini kapatıp, hayata gülümsedi. Kitabından daha on beş yirmi sayfa okumuştu ki, Zeliş’in “havuz için geldiler efendim” sesi ile gerçek hayata dönüverdi. Ustalar, havuzun bakımını yapmış, tanker de gelip suyunu doldurmuştu. Evin, tadilatı nerede ise bitmek üzere idi. İğneden ipliğe her şeyi ile uğraşmıştı. Yan komşusu da onun yaşlarında iki çocuk annesi bir kadındı. Taşınınca bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormuş, yaptığı keki ikram ederek ‘hoş geldiniz’ demişti. O günden sonra aralarında bir arkadaşlık başlamıştı. Komşunun bahçesinde limon ağacı diken sitenin bahçıvanını görüp seslenmişti. “Pardon bakar mısınız? İşiniz bitince benim bahçem için de gelir misiniz?” Bir süre sonra bahçıvan gelmiş ve fidanlıktan aldığı limon serviler ve zeytin ağaçlarını diktirmişti. Aslında zeytinler, sitenin ortak alanına dikilmişti. Çünkü site sakinlerinden biri çöpünü bu boş alana bırakıyordu. Bu sevimsiz davranışı görünce komşuyu uyarmış, devam edince de ortak alanı da güzelleştirirse buraya bir daha çöp atılmaz diye düşünmüştü. Gerçekten de öyle oldu. Önce ağaçları, sonra da yan komşusu ile çiçekleri dikti. Elini değdirdiği yeri güzelleştirenlerdendi. Bir hafta sonra evi istediği gibi olmuştu. Bundan sonrası keyifti. En azından etraftakiler öyle düşünüyordu. Yan komşusu Pelin hariç. Bu gülen gözlerin ardındaki hüznü ve mutsuzluğu görebiliyordu. Bir gün Menekşe, Pelin’i bahçesinde kahveye çağırdı. Kocaman bir nazar boncuğu almıştı Pelin, ev hediyesi olarak. Gerçekten de onu bir kız kardeşi gibi görüyordu. Birbirleri ile candan kucaklaştılar. İkisinin de gözleri gülüyordu. Zeliş kahveleri getirdi. Küçük bir bardakta nane likörü ve mandalina lokumu ile birlikte. “Ne kadar zevklisin. Kahve fincanın, sunumun.” “Beğenmene çok sevindim.” “Menekşe, ne zamandır sana sormak istediğim bir şey var. Sende kendimi görüyorum bazen. O yüzden de lafı dolandırmadan, direkt soracağım. Neyin var senin?” “Anlaşılıyor mu gerçekten?” “Başkasını bilmem ama ben anladım. Koşturmacaların vardı, gelen gidenlerin oldu, o karmaşada bile hiç sorun yokmuş gibi ağırladın onları. Ben olsam, gelmek isteyenlere ‘sonra’ derdim.” “Eşimin yakınları, nasıl denir ki?” “Valla ben çok güzel derim. O kadar işle uğraştın, akşam da misafir ağırladın, helal sana.” Menekşe’nin gözleri nemlendi. Belki de ilk defa birisi bu kadar düz konuşuyordu onunla. O da fazla direnç göstermeden çözülüverdi bir anda. “Annem hasta, İngiltere’de iken onunla yeterince ilgilenemiyorum diye çok üzülüyordum. Bir erkek kardeşim var ama hayırsızın önde gideni. Babam öldükten sonra evlendi, bir çocuğu oldu, Yeliz. Üç sene sonra boşandı. Kadın, kızı bırakıp gitti. Kardeşim de Yeliz’i anneme bıraktı, başka bir kızla evlendi. Sonra ondan bir çocuğu oldu. Bu sefer ondan da ayrıldı. Kadının sevgilisi var, kardeşim başka bir kadının peşinde. Olan yine çocuğa oldu, Mavi’ye. Yeliz özel bir çocuk. Mavi ise…” gözlerinden yaşlar akmaya başladı. “Bir kas hastalığı varmış, fakat geç kalındığı için tedaviye çok olumlu bir sonuç alınamıyormuş. Genç kız olmak üzere ama sağ tarafını kullanamıyor, konuşması karışmaya başladı.” Bu sefer sarsılarak ağlamaya başladı. Ben hangisine yeteceğimi bilemiyorum. Annemi geçen ay İstanbul’da ameliyata götürdüm. Benden başka ilgilenen yok. Ne kardeşleri ne de oğlu. O sırada Yeliz’e karşı komşusu baktı. Aklım onda kaldı. Mavi’nin de kontrolleri vardı. Götüremedim. Evdekilere de bir şey yansıtmamaya çalışıyorum, huzurları bozulmasın diye.” “İyi de kendine çok yükleniyorsun. Yeliz için haklısın endişelenmekte ama sağ olsun komşun üstesinden gelmiş. Mavi’ye de bir zahmet babası baksın ya da annesi.  Gerçi her doğuran da anne olmuyor, o da ayrı.” “Ah Pelinciğim o kadar doluyum ki. Burada bir ev alınca ne bileyim annem gelir, Mavi gelir, Yeliz gelir biraz onlara değişiklik olur diye düşünmüştüm. Gördüğün gibi eşimin bir sürü arkadaşı geldi. Hepsinin durumları çok iyi. Özellikle gelip bizim evi de görmek istediler. Manzara karşısında poz vererek fotoğraflar çektirdiler. Aslında hiç bana göre değil ama…” “Benlik de değil mış gibi yaşamlar… aman aman” “Bu hafta sonu da kayınvalidemler gelecek. On gün kalacaklar.” “Annenler ne zaman gelecek?” “O da bana zahmet olacak diye, ‘iş çıkartmayalım şimdi sana’ deyip duruyor.” “Anne işte, sen onu düşünürsün o da yavrusunu” Kahveler bitmiş, içteki yaralar biraz akıtılmıştı. Bodrum’da gün kızıla boyanırken, yeni oyuncular tüm ihtişamıyla sahneye çıkmaya hazırlanıyordu.

Pınar Cebeci