Saat 6:00’da alarm çaldı. Osman önce umursamadı. Sesi susturmak için söylene söylene doğruldu. Yeniden yattı. İşe gitmek istemedi. 13 dakikalık kısa bir kestirmeden sonra nemli yastıktan sıyrılıp yataktan kalktı. Başını ovaladı. Banyoya gitti. Aynaya baktı. Mutsuz huysuz yorgun yüzünü gördü. Musluğu açtı. Soğuk suyla elini yüzünü yıkadı. Yatak odasına gitti. Üstünü değiştirdi. Siyah çantasını alarak evden çıktı. Evine geri dönmek istedi ama para kazanmalıydı. Metro istasyonuna geldi. Az zamanı kalmıştı. Hiç acele etmedi. Nemrut yüzlü müdürünü görmek istemiyordu. Baskılarından yılmıştı. 10 dakika gecikmeyle Osman ofisteydi. Gene aynı soğuk insanlar aynı sevimsiz ortam aynı rutin hayat… Satış işinde iyiydi. Fakat kendini bir türlü beğendiremedi. Şirketin cirosunu sürekli arttırmasına rağmen hep eleştirildi. Sabretti. Çaktırmadan iş aradı.  Hayatı sadece işle ev arasında gidip geliyordu. Yaşamını renklendirmeyi bu sıkıcı hayattan kurtulmayı istiyordu. Sabah 6:00’da kalkar, yokuşu nefes nefese çıkar, metroya yetişmek için koşturur, akşam 18:00’de işten çıkar, aynı yolu yürüyerek eve dönerdi. Büyük şehrin bencil insanları, kötü trafik, kavgalar, çıkar çatışmaları, pis hava canından bezdirmişti.

Pazar günü ekmek almaya giderken sokakta bisiklete binen çocuklar gördü. Onları uzun süre seyretti, el salladı. Eve doğru gelirken kendisinin de bir bisikleti olduğunu hatırladı. Çocukken düştüğü için binmemişti. Hep bir korku vardı içinde. Apartmanın deposundaydı. Depoya indi. Bisikleti tozlanmış, selesi hafif parçalanmış, zincirleri paslanmıştı. Bisikletini gördükten sonra evine çıktı. Kahvaltıyı hazırladı. Kahvaltıdan sonra laptopunu açtı. Önceden çektiği memleketinin fotolarına baktı. Aklına bir fikir düştü. Kasabasına gitmeli miydi? “Hava da güzel. Zaten kaçmak istiyorum. Arkadaşlarımı görür, onlarla bisiklete biner, pek yaşayamadığım çocukluğumu yeniden yaşayabilirim. Sürpriz yaparım. Onların da hoşuna gider” diye düşündü. Korkusunu atmalıydı. Hazırlıklara başladı. Çantasını hazırladı. Aşağı inip bisikletini güzelce temizledi.  Paslanmış zincirleri yağladı. Apartman kapısına çıkardı. Güneşin sıcaklığı tüm hücrelerini kaplamıştı. Binmeye çalışıyor ama vazgeçiyordu. Cesaretli olamıyordu. En sonunda ne olacaksa olsun deyip bisiklete bindi. Önce biraz sendeler gibi oldu, sonra toparladı. Kornaya basarak yavaş yavaş gitmeye başladı. Gittikçe korkusunu yeniyor, bisikletine alışıyordu. Eski püskü de olsa mutluydu. Yanından arabalar hızlıca geçiyordu. Tedirgin oluyordu. Yarım saat sonra mola vermek üzere durdu. Bacakları yorulmuştu. Çantasından suyunu çıkardı. “Ulan Osman yaşlanıyorsun. Kırkından sonra bisiklete biniyorsun” kendi kendine konuşuyordu. Moladan sonra yola devam etti. 2 saat sonra kasabaya ulaştı. İlk önce küçükken bisikletle çok gidip geldiği Reşat Amcasına uğradı. Su aldı. Reşat onu görünce şaşırdı

-Merhaba Reşat Abi

-Ooo Merhaba Osmanım. Hayırdır. Sen gelir miydin buraya yaa.

-Geldim işte

-Hep gel olum. Özletme kendini

-Tamam abi. Sonra gene uğrarım.

-Olur Osmanım. Aman düşme sakın.

Osman küçük bir tebessümle sahile doğru gitti. Arkadaşlarını aradı. Kahvede okey oynayabileceklerini tahmin ediyordu. Kahveye gitti. Kimse yoktu. Telefonla Halil’i aradı. Cevap yoktu. Bisiklete yeniden binip kasabasını turladı. Havasını içine çekti. Çocukken tırmandığı ağacın yok edildiğini gördü. Ona Kocakol ismini vermişti. Gözlerinden süzülen damlalar, o olmayan ağacın dallarına akıyordu. O bırakıp gittiği kasaba değildi artık. Gün batımlarında dertleştiği deniz can çekişiyordu. Her yer betondu. Yeşil şehir beyaz şehir olmuştu. Doğduğu evin önünde durdu. Derin bir iç çekti. Gözünden bir damla yaş süzüldü. Evin satılması içini acıtıyordu. O evde başkalarını görmek ona çok dokunuyordu. Zamanı azalıyordu. Yarın pazartesiydi. İğrençliklere katlanacaktı. Yola koyuldu. Arkadaşlarını görmeden gitmek canını sıkmıştı. Pedalları hızlı çevirdi. Akşam saatleri trafik yoğundu. Yolun sağ tarafından giderken bir araç ona çarptı. Yere düştü. Osman hastanedeydi. Çantasından telefon sesi duyuldu. Halil arıyordu.

Eray Topaloğlu