Tozlu yamaçların uzayıp giden kimsesiz yollarında, cebindeki şekerlerin tadı kurumadan bir ömür nasıl sona ererdi? Güz rüzgârı bozkırı hırpalarken önce beyaz bir atın vakur yelesine sığındı; sonra gelip Züleyha’nın sırma örgülerine, henüz on beşindeki o çocuk saflığına yerleşti. Ömrünün seksek çizgileri henüz tamamlanmamış, cebindeki şekerlerin tadı damağından gitmemiş. Şimdi yüksek, gümüş yeleli süt beyazı bir atın üzerinde dünya yükünü taşıyordu…

Üzerindeki çiçekli fitası ve sarı kuşağıyla bir bahar dalını andırıyordu; oysa etrafındaki kalabalık, onu kökünden koparmaya yeminli bir fırtına gibiydi. Başındaki altın işlemeli fesin ağırlığı, çocuk boynunu bir dünya yükü gibi eziyordu. Göğüs kafesinin içinde bir davul çalıyor; zurnanın o keskin, acımasız sesi kalbinin ürkek çırpınışlarını susturmaya yetmiyordu. Adımları ağır, bakışları ise bir uçurumun kıyısındaki ceylan kadar ıssızdı.

Görücü usulü evlendirildiği amcasının oğlu İsmail,  eyerin ucundan tutarak düğün alayına doğru Züleyha’yı ağır adımlarla götürdü. İsmail, yirmi iki yaşında, varlıklı bir ailenin en büyük erkek çocuğuydu. Yüzünde Züleyha’nın aksine gururlu ve keskin bir mutluluk vardı. Züleyha, onlarca insanın yüzünde kendine yakın bir sıcaklık aradı. Korkusunu ve sessizliğini görebilecek birisini… İsmail, kalabalığın tam ortasında atını durdurdu. Cebinden çıkardığı renkli şekerleri etrafa savurdu. Işıltılı paketlerden biri Züleyha’nın önüne düştü. Züleyha, “ En son ne zaman şeker yedim?” diye iç geçirdi…  İsmail, Züleyha’yı belinden tutarak attan indirdi. Züleyha, nefesini tuttu ve kafasını yerden hiç kaldırmadı. Züleyha’nın kulağına birden annesine söylediği sözleri ilişti: “Anne! Heder etme beni, başka mümkünü yok mudur? Şu sobanın köşesinde, yatar uyurum… Bir ömür sesimi çıkarmam. Sırtımda yük taşırım. Ellerimle tarlayı bir başıma sürerim. Yavru Züleyha’nı heder etme. Canım bir ömür iğne olsun sizlere.” Züleyha, annesine son kez sarılmak istedi. Sarılıp uzun uzun ağlamak… Düğün kalabalığının içinde annesini göremedi. Züleyha kurumuş cansız ruhunu, güçlükle hareket ettirerek kendini bekleyen dilsiz sessizliğe doğru yürüdü. Annesinin sesi, zihninde kederli bir çocuk tekerlemesine dönüşüp kalbini dövmeye başladı:

“Cebimde şekerim ezildi kaldı / Çizgilerim tozla bozuldu kaldı / Ben atladım, dünya durdu / Oyunum yarıda kazıldı kaldı… / Tadım acıdı, rengim soldu / Ak kınam avcumda kara oldu / Gayrı sormayın adımı benim / Çocukluğum burada zayi oldu.”

Züleyha, bu sözleri zihninde her tekrarladığında küçücük bedeninin biraz daha büyüdüğünü hissetti. Coşkulu düğün alayının içinde yalnızlığıyla tekrar tekrar karşılaştı. Köyün yaşlı ebesi, Züleyha’nın minicik avuçlarına kapkara kınayı sürdü. Züleyha, avuçlarını sıkıca kapattı. Aklına köy meydanında arkadaşlarıyla oynadığı “Elim Elim Epenek” oyunu geldi. Züleyha, kınalı ellerine bakarak en sevdiği oyunun tekerlemesini dudaklarını ısırarak söyledi:

“Elim elim ak taşlar / Seksek çizgisi göğe başlar / Cebimde şekerim bal olur / Bir sıçrarım gün doğar… / Çizgiye bastım, hop dedim / Karanlığa yok dedim / Gün Ana gelir, beni bulur / Bu oyun burada bayram olur!”

Züleyha, bir an olsun tüm bu yaşadıklarının bir oyun olduğunu hayal etti. Ellerine yakılan kınanın, derenin kenarında çamurdan yaptıkları boyalar olmasını istedi. Çevresinde dönen kalabalığı, çerçi arabasına koştukları sevinç kahkahalarının yerine koydu. Züleyha, omuzlarında kınalı bir el hissetti. Kafasını hafifçe çevirdiğinde, en yakın arkadaşı Gülendam’ı gördü. Gülendam, kendi düğün gecesinde çok ağlamıştı. Züleyha, yanına gidip konuşmak istese de, Gülendam hep ondan kaçmıştı. Züleyha, Gülendam’ın eskisi gibi gülmediğini fark etti. Derenin kenarında el birliğiyle dizdikleri o taş bileklik artık kolunda yoktu. Gülendam, çocukluğunu bozkırın ayazında bırakıp bir kuru dala dönüşmüştü. Kolundaki bilezikler öyle ağırdı ki, küçücük beli bu yükün altında kamburlaşmış gibiydi. Züleyha, Gülendam’ın elinden sıkıca tuttu “Söz vermiştin. Bilekliği çıkarmak yoktu. Nerede ?” diye sordu. Gülendam, Züleyha’nın yanına dizlerini kıvırarak oturdu. Eteğinin iç cebinden, kopmuş bilekliği ve taşları çıkardı. Sıkıca avucunun içinde saklayarak, Züleyha’nın pabucunun içine koydu. Gülendam, Züleyha’nın gözlerinin içine bakıp fısıldadı “Züleyha, bu taşlar bana yük oldu. Senin hayallerine kuvvet olsun.”

     Züleyha, hiç sesini çıkarmadı. Gülendam’ın pabucuna koyduğu taşlara bakarak küçük bir tebessüm etti. Zamanın hoyratlığını düşündü. Çadırın içinde uçuşan saman tozlarını izleyerek, Gülendam’la kurdukları hayalleri anımsadı. Züleyha’nın gözünde düğün kalabalığı birden kayboldu. Gülendam’la tatlı bir hayalin peşinden koştular. Birlikte elma bahçelerine yürüdüler Züleyha: “ Gülendam, sana çok önemli bir şey söyleyeceğim.” Gülendam, ağaçtan kopardığı elmayı ısırarak: “Söyle Züleyha!” Züleyha, elma ağacının yüksek bir dalına tırmandı. “ Çerçi Amca konuşurken duydum. Şu dağların ötesinde kocaman evler varmış. Çeşmelerden su akarmış. Çocuklar okula gidermiş. Kış vaktinde ekmek pişirmezlermiş.” Gülendam, şaşkınlık içindeydi “Tarlaya gitmezler mi? Ev işi yapmazlar mı? Hayır! Dağların ötesinde arabalar, yollar, çeşit çeşit kıyafetler varmış. Yürüsek kaç zamanda varırız?” Züleyha, parmağını uzatarak: “Kim bilir çok hızlı koşarsak, akşam olmadan varırız.” “Pabuçlarımın altı delindi. Çerçi amcadan yeni pabuç aldığımız vakit koşarak gidelim. Gülendam’a sarıldı “Arkamıza bakmadan koşalım.” Züleyha, kolundan çekiştiren kadınların sesiyle düşlediği hayalden uyandı. Etrafta ne elma ağacı kalmıştı, ne de dağlar… Dört bir tarafını, yine kalabalıklar kapladı.  

     Gündüzün aydınlığı yavaş yavaş akşamın karanlık gölgesinde kayboldu. Coşkulu kalabalık giderek azaldı. Züleyha’nın yanında sadece İsmail’in annesi Kültem Hatun kalmıştı. Evlerine dönen köylüler “Allah bir yastıkta kocatsın.” diyerek çadırdan uzaklaştılar Züleyha, nefesi kesilmiş ceylan misali öylece bekledi… “Peki, şimdi ne olacak?” sorusu ile baş başa kaldı.

     Kültem Hatun Züleyha’yı kendileri için özel hazırlanmış başka bir çadıra götürdü. Züleyha, yalvaran gözlerle: “Korkuyorum. Beni tek başıma bırakma.” dedi. Kültem Hatun: “Çocukluk zamanları geçmişte kaldı. Ben evlendiğimde on üç yaşında ya vardım ya yoktum. Korkacak bir şey yok. Sen eşine huzursuzluk verme yeter…” dedi. Züleyha, ne kadar konuşsa da bir faydasının olmadığını anladı ve sustu. Kültem Hatun döşekleri ve minderleri düzeltmeye devam etti. Züleyha, çadırın aralığından parlayan ayın yansımasını gördü. Uzun uzun parlayan ayı izledi. Yüreğinin derinliklerinden, Gün Ana’nın yardımına gelmesi için dualar etmeye başladı. “Gün Ana! Sen bizim ilk büyükannemizsin. Nenem senin gökler âleminin yedinci katında oturduğunu söyledi. Bağışla beni… Sözlerimi yüksek sesle söylemek isterdim fakat korkum buna engel oldu. Gün Ana! Ben daha çocuk değil miyim? Bir gecede nasıl kadın olacağım? Hazırlanan bunca hazırlık, çocukluğumu elimden almak için mi? Gün Ana! Biliyorum beni duyuyorsun. Senden tek bir isteğim var. Erkenden güneşi sabah uyandır.” dedi.

     Kültem Hatun çadırın örtüsünü hızla kapatarak Züleyha’nın yanından uzaklaştı. Züleyha döşeğin bir köşesine oturdu. Pabucuna sıkıştırdığı taşları eline aldı. Taşları birbirine vurarak gecenin uçsuz sessizliğini kırmak istedi. Taşlar adeta, huzurlu bir melodiye dönüştü. Züleyha, naif sesiyle taşların ritmine eşlik etti:

“Gün ana, gelir misin bu gece? / Elimdeki taşlardan yapar mısın bir güneş? / Çocukluğumu korur musun karanlık gölgeden?”

Züleyha gönlünün bir köşesinden, dudaklarına dökülen kelimeleri uzun uzun tekrar etti. Hava giderek soğumaya başladı. Çadırın yüzeyine uzun bir gölgenin gelişi yansıdı. Züleyha, taşları hızlıca pabucuna tekrar sıkıştırdı. Etrafına baktı. Kaçmak ve yok olmak istedi. İsmail, hiç tereddüt etmeden çadırın içine girdi. Züleyha, kafası yerde sadece donakaldı. Avuç içleri terledi, damağı kupkuru kaldı. Yutkunmak istedi. Korkusu öylesine büyüktü ki, ufacık bir yutkunuşunda boğazına düğümlenen keskin acı göğüs kafesini yaktı.

İsmail, hiç konuşmadı. Etrafta bir süre, dolandı. Cebinden çıkardığı,  tütünü içerek döşeğin bir köşesine oturdu. Züleyha, İsmail’in yüzüne kısa bir an göz ucuyla baktı. Gördüğü yorgunluk ve buz gibi bir soğukluktu. İlk kez İsmail’i bu kadar yakından gördü. Anne ve babasının toprak kazanmak için bu evliliği istediğini anımsadı. Köy çocuklarının sopalarını tenekelere vurarak: “İsmail ile Züleyha evleniyor.” diyerek meydanda oynadıklarında evleneceğini öğrenmişti. Züleyha o gün, hiç inanmak istemedi. Tüm zamanını, elma ağacının tepesine çıkıp uzakları izleyerek geçirdi. Züleyha o günden sonra bir daha hiç elma ağacına gitmedi. Babası: “Başı bağlı kız, evden çıkmayacak.” diye emrini vermişti. Züleyha, elma ağacını düşünürken, İsmail sert bir hamleyle yaklaştı. Tıpkı demirden bir gömlek giymiş gibiydi. Sert ve acımasızca yaklaşmaya devam etti. Züleyha, nefes alıp vermekte güçlük çekti. Küçük adımlarla geri adım attı ve İsmail’in gelişine engel olmak istedi. Korkulu ve ürkek bir ses tonuyla: “Gelme!” dedi. Züleyha giderek daha çok küçüldü. İsmail yakınlaştıkça dua etmeye başladı. “Gün Ana lütfen beni yalnız bırakma! Gün Ana sesimi duy! Gün Ana güneşi benden eksik etme!” diyerek gökyüzüne haykırdı. Züleyha yüreğindeki güce inanarak duayı sürekli tekrarladı. İsmail iyice yaklaştığında şiddetli bir gök gürültüsü sesi çadırda yankılandı. Ses öylesine güçlüydü ki, çadırın tepesi rüzgârın şiddetiyle sarsıldı. Züleyha, kollarıyla kendine sarılarak gökyüzüne baktı. “Gün Ana, sesimi duydun mu?” diyerek küçük bir tebessüm etti. Gökyüzünde parlak bir ışık yansıdı. Işık öylesine güçlü ve keskindi ki, Züleyha etrafı göremedi.

Züleyha, parlak ışığı takip ederek çadırın dışına çıktı. Pabucunun içine koyduğu taşları eline aldı. “ Taşlar bana yoldaş olun.” dedi. Yansıyan ışık Züleyha’ya dağların ötesine kadar eşlik etti. Bir an arkasına, köyüne baktı. Sadece karanlık ve şiddetli rüzgâr vardı. Işığın yönünde ise, güneş yavaş yavaş doğmuştu. Züleyha, ne kadar yol gittiğini bilmeden sürekli ışığa bakarak yürüdü. En sonunda hayallerini düşlediği elma ağacının önüne geldi. Gün Ana güneşi çoktan uyandırmıştı. Etraf aydınlık ve sımsıcaktı. Züleyha, elma ağacının gölgesine elindeki taşlarla büyük bir seksek oyunu çizdi.

Gülendam’ın verdiği taşlarla günlerce seksek oynadı… Güneş o günden sonra bir daha hiç batmadı. Gün Ana, Züleyha’nın dileğini kabul etti. Karanlık gölgelerden, çalınacak çocukluğundan, korkulardan korudu. Züleyha, seksek oynarken hep “Gün Ana uyandır güneşi. Artık kimse yiyemez ömrümdeki o acı şekeri.” diyerek bir ömür aydınlıkta kaldı…

Kıymet Kılınç