AYŞEGÜL DEVECİOĞLU’NUN POLİSİYE DÜNYASI

Ayşegül Devecioğlu, Modern Türk Edebiyatı’nın önemli yazarlarından biridir. Onu özel kılan kullandığı metaforik ve sembolik dille; toplumsal belleği, bireyin iç dünyasını, etik sorgulamayı bir araya getirmesinin yanında kurmacanın içine yaşanmışlıkları, tanıklıkları ve tarihsel deneyimlerinin her halini de yansıtmasıdır. Kendi kuşağının yaşadığı politik tarihin kişisel hayatına bıraktığı izleri otobiyografiyle değil, dil, tema ve karakterlerin iç dünyasına işleyerek kaşımıza çıkarır.

Ağlayan Dağ Susan Nehir kitabıyla 2008 Orhan Kemal Roman Armağanı’Anatomi Dersi kitabıyla 2023 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan yazar, edebiyatımıza 11 kitap kazandırmıştır. Bunlardan son ikisi Kuma Daireler Çizen ve Gülün Hayaletiromanlarıdır. Polisiyeye olan tutkusunu her fırsatta dile getiren Devecioğlu’nun, ilk polisiye kitabı Kuma Daireler Çizen2024 yılında, devamı niteliğindeki ikinci polisiye romanı Gülün Hayaleti2025 yılında Metis Yayıncılık tarafından yayınlandı.

Ayşegül Devecioğlu’nun bu iki romanı üzerinden, metinlerindeki detaylarla polisiye türündeki edebi dünyasını daha iyi anlamayı; yaşanmış tarihe, taşınmış hafızaya, suskunluklara dair ise bir düşünce alanı açmayı hedefliyorum. Katkıları için kendisine teşekkür ederim.

Ayşegül Hanım merhaba. Polisiye okuma tutkusu olan bir yazarsınız. Kuma Daireler Çizen yazdığınız ilk polisiye roman. Sizi bu tarafa yönlendiren itici güç neydi?

Polisiye roman da diğer edebiyat türleri gibi dünyanın karmaşasını, korkunç ve güzel hakikatini dille boğuşarak, dile karşı mücadele ederek yine dille anlatmaya çalışmanın, onunla temas etmeye çalışmanın yollarından biri. Anlatacağım hikâyenin polisiyenin sağladığı olanaklar içinde daha iyi anlatılabileceğini hissettim ve polisiye de çok sevdiğim için belki denemek de istedim. Sonuçta okumanın daha keyifli yazmanın bayağı eziyetli olduğu ortaya çıktı.

Kuma Daireler Çizen’in başından itibaren ismini bilmediğimiz ana karakterinizi yine ismini bilmeden Gülün Hayaleti’nde farklı bir dünyada görüyoruz. İsimsiz olmasının arkasında ne var?

Bu tamamen metinle kurduğum ilişkinin ortaya çıkardığı bir durum. Ne baştan öyle kurguladım ne bilinçli olarak amaçladım ama bir isim hiçbir zaman zihnimde belirmedi. Üstüne düşününce demek ki öyle olması gerekiyor dedim ve zorlamadım. Belki ana karakterin tekinsizliğini artıran bir durum isimsizliği gerçi bu tekinsizliğe fazlasıyla sahip. İşin tuhafı üçüncü polisiyede bu isimsizlik hali şimdi çok kestiremediğim bir sorun haline gelecek diye düşünüyorum. Karakter isimsizliği daha ne kadar taşıyabilecek ve isimsizlik diğer şeyleri gölgede bırakan bir estetik “fazlaya” dönüşebilir mi? Bir karar vermeye zorlanacağımı hissediyorum. Ama belki de öyle olmaz.

Kuma Daireler Çizen’i yazarken devam niteliğinde ikinci bir roman yazmayı belirlemiş miydiniz? Yoksa roman bitince, bu hikâyede karakterin söyleyecekleri henüz bitmedi mi dediniz?

Aslında polisiye romanlardaki baş kahramanın yazarı nasıl esir aldığını ilk romanı yazma sürecinde daha iyi duyumsadığımdan bu işin bir sonu olması gerekir diye düşünmüştüm, yani devamını değil sonunu düşündüm ilk önce. Bu da devamının geleceğinden, bu durumun polisiye romanlarda neredeyse bir tür yazgıya dönüştüğünden emin olduğumu ve bir parça endişe duyduğumu gösteriyor. Birincisi biter bitmez onun yayınlanma aşamasında ikincisinin büyük çoğunluğunu yazmıştım. Belki hikâyenin yazılmak istemesi, bilinçli bilinçsiz kendi devamını üretmesi söz konusu. Fazladan benim iki romanda da deneyimlediğim ana karakterin kurguyu da büyük ölçüde sırtlanması olgusu var. Bu da karakterin giderek güçlenmesine ve zorlayıcı bir faktöre dönüşmesine yol açıyor.

Serinin devamı gelecek mi?

Seri lafı bile beni ürkütüyor. Üçüncü olacak. Ama seri sözünü hak edecek kadar bu işin uzayacağını sanmıyorum, en azından niyetim öyle.

Kullandığınız polisiye öğeleri, klasik polisiyeden farklı. Karanlık ve fırtınalı gecede bir cesetle başlamıyor örneğin. Çözülmeler zeki, sert bir komiser ya da dedektif tarafından yapılmıyor. Bunun gibi örnekleri artırabiliriz. Bu farklılıkları yaparken amaçladığınız şey neydi?

Polisiyenin birçok türü var. Benim gibi aslında polislikle ya da dedektiflikle ilgisi olmayan bir karakter üzerinden hikâyeyi inşa etmek görülmedik bir durum değil. En bilineni Miss Marple olmak üzere örnekleri var. Bizim polisiye edebiyatımızda da örnekleri var. Öte yandan polisiye metnin bazı ihtiyaçları söz konusu ki bunlar da zaman içinde gelişmiş, değişmiş, aşılmış. Edebiyatı, romanı, öyküyü nasıl tarihsel toplumsal koşullara yerleştiriyorsak ve bu koşulların değişimden bire bir etkilendiğini izliyorsak polisiye türü için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Benim dikkat ettiğim hem ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu koşullardan koparamayacağım öyküyü bu koşulların ortasına yerleştirirken, metnin ihtiyaçlarıyla nasıl baş edeceğim, gerilimi ve edebiliği birbirini örselemeyecek biçimde nasıl bir arada tutabileceğim oldu.

Elbette politik yanı da çok kuvvetli romanlarınızın. Politik polisiye yazmak, özellikle içinden geçtiğimiz bu günlerde cesaret isteyen bir iş. İlk polisiye denemenizde siyaset, mafya, medya hatta tarikat ve cemaatlerle kurulan güç ilişkilerini romanınıza katmak zaman zaman endişelendirdi mi?

Aslında romandaki malzemenin bütünü, açık kaynaklarda yazılan herkesin ulaşabileceği konuşulan şeyler yani yeni bir şey icat edilmiyor. Burada esas endişe duyulması gereken, zaten açık olanı serimlerken ne ölçüde edebiyat içinde kaldığınız yani bunu şeylerin düzenini değiştiren, dönüştürücü ve aslında bu yüzden politik bir edebi metin olarak yaratıp yaratamayacağınız. İşin ilginç yanı da bunu yaparken ihtiyaç duyduğunuz şey belki birçok kişiye konuyla ilgisiz hatta gereksiz gelen yan hikâyeler, kavramlar.  Mesela Hollywood ışıltısı.

Bu güç odaklarının arasında kalan da bir kadın karakter üstelik. Meraklı, cesur ve soğuk kanlı bu kadın, iki roman boyunca değişip dönüşürken, aslında değişip dönüşmesi gerekenin toplum olduğunu söylüyorsunuz sanki, ne dersiniz?

Elbette ne amaç olarak ne metnin yazılış sürecindeki niyetlerim açısından böyle bir mesaj vermiyorum. Bunu söyleyeceğim desem zaten söylemezdim. Yani eğer ortaya -kuşkusuz her okurun zihninde ayrı yankılanacak- böyle bir sonuç çıkıyorsa esas endişemin, gayretimin böyle bir mesaj vermek olmamasından kaynaklanıyor.

Kuma Daireler Çizen daha bireysel, Gülün Hayaleti ise daha toplumsal ağırlıklı. Ancak her ikisi de aranması gereken şeyin hakikat mi yoksa adalet mi olduğunu düşündürüyor. Okura vermek istediğiniz asıl sorgulama nedir?

Hakikat ve adalet bu şekilde karşı karşıya gelmez sanırım. Her iki kitapta da baş karakter olan kadın bir etik sorgulama yapmak zorunda kalıyor. Kendi öldürmüyor ama bunu yapmaya da uzak değil, cinayet demeye dili varmasa da cinayeti, işkencecinin öldürülmesini engellemeye çalışıyor. Katilleri ele vermiyor. Polisin ardından ağlıyor, eski kocasının ölümüne neden olacak hamleler yapıyor ama onun yasını tutuyor. Çünkü bunlar kolayca şöyle yapmak doğrudur diye tutum alabileceğimiz konular değil. İşkencecilerin öldürülmesiyle ilgili etik ve siyasi sorumluluktan söz ediyor, ama içindeki cezalandırma duygusu güçlü. Burada konu, işkencecilerin cezalandırılmaması ve toplumdaki saygınlıklarını yitirmeden hayatlarını sürdürmelerine olanak veren devlet politikaları, cezasızlık. Adalet beklentisi yok, çünkü adaletin bireysel bir şey olmadığını, adaletin ancak kolektif olarak taşınabileceğini biliyor. Bunun için gerekli siyasal- toplumsal koşulların olmadığının farkında. Ama işe etiği dahil ederek bireysel intikamlardan ayrı bir adalet alanına belki biraz kırık dökük de olsa işaret ediyor.

Cinayet mahallini her ne kadar bir ev ya da sokak olarak okusak da kurulan bu iki dünyada asıl cinayet mahallinin “toplumsal bellek” olduğunu söyleyebilir miyiz? Yarım kalmış hikayelerin içindeki tamamlanma arzusu, bastırılan travmalar, konuşulmayan geçmişler, unutulan şiddetler de ipuçları olarak önümüze dökülüyor sanki. Ne dersiniz?

Olabilir. Benim hiç aklıma gelmemişti. Sizin kadar güzel ifade de edemezdim. Ama hikâyenin tamamlanma arzusunu, sonsuz travmayı, konuşmadıkça büyüyen yarayı biliyorum.  Romanın belki anlatmadan anlattığı şey, bu türden toplumsal travmaların hiçbir zaman geçmişte kalmadığı, her şeyi çarpıtarak, düşünmeyi zorlaştırarak, zihni yoldan çıkararak, etik kapasiteyi zayıflatarak, dilden kaçarak ya da kendi korkunç dilini yaratarak bugünde-şimdide sürdüğü. Yani kitaplarla ilgili bazı yazılarda ifade edilen kadının geçmişte dolaştığı, geçmişe takıntılı olduğu ya da yazarın geçmişe döndüğü tezleri yaşanan toplumsal travmanın ve toplumsal bellek üzerindeki tahribatın ve travmanın kendini var ediş biçimlerinin hem de geçmiş denen şeyin tam kavranamadığını gösteriyor.

Bu noktada ana karaktere yardım eden kadın karakterler önemli kırılmalara neden oluyor. Hakikatin parçaları ya çekmecelerinden ya anılarında ya da sanatlarında ortaya çıkıyor. Bu anlar, klasik kadın dayanışmasının ötesinde ne söylüyor?

Bence, içinde bulunduğumuz, eylediğimiz, yaşadığımız dünyada ele avuca sığmayan, tahmin bile edilemeyecek bir yanıyla kavranabilecek sonsuz bir ilişkiler yumağı olduğunu söylüyor.  Kadın dayanışması bu ilişkiler bütünü içinde bir yönüyle politize edilmiş yani tanımlanmış öte yandan çeşitli biçimleriyle tanıma sığmayan bir şey. Yani öyle çok biçim alabilir ki kolayca yakalanamaz. Bunu arzunun alanında bırakabilirsiniz ya da diyelim ondan çok da ayrılamayan feminist politikanın bir parçası olarak bir tanımlamaya sokabilirsiniz. Ne yaparsanız yapın tam olarak yakalanamaz. Bu yüzden “klasik kadın dayanışması” tanımını biraz dar buluyorum.

Kadın mizahı da ağır temaların ortasında ortaya çıkan önemli bir detay. Lakaplar, isimlendirmeler, imalar ve ironilerle kadınlar arasındaki o gizli dil, eşyalarla, bir tabloyla ya da kediyle yapılan sohbetler hafifçe gülümsetiyor. Böylesi çok katmanlı iki romanda mizah bize ne anlatıyor?

Hikâyeyi kendim içinde yenilir yutulur hale getirmeye ihtiyacım vardı. Hep burada şimdide olanı, hep yanı başımda duranı haneme kabul ederken, onunla karşılaşmaya niyet-cüret ederken bunun bir ölçüde ne tür güçlükler içereceğini seziyordum. Burada belki acı hastalığından, melankoliden bir çıkış yaratmak arzusu var. Sorunsuzca yerine yerleştirilmiş, kendilerine düzen kurmuş şeyleri yerinden etme yolu mizah. Kuma daireler çizen baş kahramanın başından beri dairenin içerisinde tuttuğu bir şey ki bu da hiç kolay değil,

Aile ilişkileri, anne-kız ve baba-kız dinamikleri romanlarınızın başka önemli tarafı. Bu ilişkiler, bireysel ve toplumsal psikolojinin neresinde?

Son iki roman için söylüyorsunuz diye düşünüyorum. Bir kere bu türden ilişkileri tarihsellikten ve toplumsallıktan ayrı düşünmek mümkün değil. İkincisi aslında diğer özel diye tanımlanan ilişkiler gibi egemen ideoloji tarafından çepeçevre sarılmış durumda. Yani en özel, en bireysel gibi görünen ilişkiler bile bir yasaya tabi. Kutsal aileye atfedilen sevgi, şefkat, koruma gibi benimsetilmiş kavramlar, ailenin hiyerarşik yapısına, erkek egemenliğine, kadının görünmeyen emeğine, çocuk istismarına kolayca dönüşebilen, töre ve yasayla korunan otoritesine görünmezlik kazandırıyor. Aile zaten baştan ayağa netameli bir yapı. Boşanmak isteyen kadınların, en çok da iktidarın aile yılı ilan ettiği yılda öldürüldüğünü biliyoruz. Kahramanmaraş’ta okul katliamında bir aile var değil mi, Polis kızı İlayda’nın ölümünde yine aile var.

Son iki romandaki anne kız ilişkisi bir tarihsellik toplumsallık içinde işliyor. Annede 12 Eylül’ün aslında bireysel değil toplumsal olan, yüzleşilmemiş, hesap sorulamamış, bu yüzden de derinleşmiş ve başıboşlaşmış, bugünün anlatısını bozan ve çarpıtan bir travmanın izini görüyoruz. Babayla ise belki bir tür yakınlık olarak algıladığı çünkü annenin hazmedilmesi kolay olmayan mesafesi biraz da ona itiyor. Babayla bir suç ortaklığı ilişkisi kurmuş, çünkü anne bunu yapmamakta kararlı. Öte yandan kızıyla bir dil de tutturamıyor. Kız, annenin kavrayamadığı mesafesinden dolayı acı çekiyor ve doğru olmadığını belki için için bilerek babayla yakınlaşıyor.

Kötülüğün sıradanlığını Gülün Hayaleti’nde biraz daha üstüne basa basa gösteriyorsunuz. Eski işkencecilerin sıradan devam eden hayatları kötülüğü görünmezleştiriyor adeta. Size göre kötülük ne zaman sıradanlaşır?

Kötülüğün sıradanlığı, Arendt’in, Kudüs’te New Yorker adına Nazi suçlusu Eichmann’ı izlerken aslında onun bir canavar değil, normal bir insan, bir aile babası gibi görünmesi nedeniyle duyduğu dehşetten yola çıkarak yazdığı makaleler toplamı.  Arendt, Eichmann’ın durumunu kör bir itaat ve saf bir düşüncesizlik olarak tanımladı ve böylesine itaate dayalı rejimlerin yalnızca Nazi Almanya’sında değil, bütün dünyada yeni normal görünümlü canavarlar ortaya çıkaracağı ileri sürdü. Gazze bunun doğrulanması gibi. Ancak Eichmann hiç de sıradan bir aile babası değildi, vahşetin akıl hocalarından biriydi.

Yoğun eleştiriye de maruz kalan eserinde Arendt kötülük yapma niyeti olmadan, sırf düşünmekten vazgeçtikleri ve sisteme sessizce katıldıkları için sıradan insanların kötülüğünü vurgular, milliyetçilik üzerine inşa edilen devlet yurttaşlık politikasını eleştirir.  Bunu bir kenara koyuyorum.

İşkenceciler bilerek ve isteyerek kötülük yapıyorlardı ve bu bir devlet politikasıydı, cezalandırılmayacaklarını biliyorlardı bu da devlet politikasıydı. Eichmann idam edildi evet. Ama aynı anda “dünya demokrasileri” kendilerine yararlı olacaklarını düşündükleri benzer suçları işlemiş Nazileri saklamak, korumak ve işe almakla meşguldü. Çünkü dünyayı yeniden paylaşmış kapitalist devletlerin ihtiyacı buydu.

İnsan olma sorumluluğu terkedildiğinde kendini ötekinde tanımaktan vazgeçildiğinde kötülük sıradanlaşır. Kapitalizm, her koyunun kendi bacağından asıldığı, güvencesiz, aşırı hızlı, aşırı tüketime ve kendini kaybetmiş bir biçimde performansa dayalı yüz yüze temas ve karşılaşmanın “like” a indirgendiği bir hayatı sunar. Böyle bir uygarlık kötülüğü sıradanlaştırır, çünkü etik kapasiteyi iyilik yapma yetisini, kendini başkasında tanıma yetisini yok eder. Özerkliğimiz ve dikkatimiz sistematik olarak bizden çekip alındığında kötülük sıradanlaşır. Ki muhalif basın diye adlandırılanlar da bunu yapıyor kimi zaman. Nefret söylemi, ötekileştirme, düşmanlaştırma, sistemli ayrımcılık kötülüğü sıradanlaştırır. Cezasızlık kötülüğü sıradanlaştırır. Toplumun düşünme hakkının elinden alınması, otoriterleşme kötülüğü sıradanlaştırır.  İyilik, vicdan, toplumsal ilişkilerin nasıl kurulduğu, adaleti sağlama mekanizmaların nasıl kurumlaştığı, kolektif bellekte bunların nasıl yankılandığıyla ilgili. Durağan değil, sürekli inşa edilen bir şey. Bugün evet kötülük sıradanlaştı ve ortada bireysel çabalarla çok üstesinden gelinemeyecek yabancılaşmayı, kendine kapanmayı besleyen sistematik ilişkiler var.

Viyadük, kumda daireler çizmek, pırlanta yüzük ve hayaletler gibi metaforların bize ne anlattığını söylemek ister misiniz yoksa bırakalım okur kendi çözümlemesini yapsın mı dersiniz?

Söylemek istesem bile söyleyemem çünkü bunlar esasen metni okuyanların zihninde gerçek anlamına kavuşur.  Benim kestiremeyeceğim bir zenginlikle okuyanların anlam dünyasına yerleşir, öyle çok bağlamla kuşatılır ki, benim açımdan tanınmaz hale de gelebilir.

Yazarlar, eserler, müzik ve resim çok sık geçiyor romanlarınızda. Hatta Gülün Hayaleti’nde önemli bir hafıza kartı bir tablo çerçevesinde saklanıyor. Bu estetik ve kültürel referansların hikayelerinizdeki işlevi nedir?

Estetik netameli bir kavram metnin dokusunu zenginleştiren bu tür referansların kendi estetik değerlerinden bağımsız olarak ya da oraya gönderme yapmadan bir katkısı var. Bu türden referansların bunca travma, acı, dillendirememe, sözsüzlük, yasak, anlatı üzerindeki neoliberal hakimiyet hüküm sürerken anlatılmaz hale geleni yakalamakta ona temas etmekte, dünyayı açmak, şeylerin yerini değiştirmek anlamında estetik katkısı olduğunu düşünüyorum.

Yazma, yazar olma meselesi sanırım hiç konuşulmadığı kadar çok konuşuluyor artık. Gülün Hayaleti’nde bu konuya değindiğiniz önemli de bir bölüm var. Ayşegül Devecioğlu için yazmak nedir? Yazar olmak isteyenler için, yayıncılık dünyasına girebilmenin yolları nelerdir?

Yazmakla yayıncılık dünyasına girmek arasında bir açı var. Özellikle günümüzde aldığı pratik anlamlara bakarsak, bence bu açı ne kadar geniş olursa o kadar iyi. Yazar yazdığının okunmasını ister tabii, doğal olarak. Bu da edebiyatın, sanatın metalaştığı ve piyasa hakimiyetine girdiği bir zamanda kolay değil. Ama asıl zorluğu aşabilen, yani dünyayla edebiyat gibi bir yoldan temas etmenin güçlüğünü hisseden, bu emeği veren, buna cesaret eden kişiler diğer zorlukları da eninde sonunda aşar diye düşünüyorum.

Son olarak, romanlarınızda okumaktan mutluluk duyduğum kadın dayanışmasının, realitede önemli bir örneği olan Kadın+ Edebiyatçılar adındaki inisiyatiften bahsedelim istiyorum. Sizin de aralarında bulunduğunuz bu oluşum yayın dünyasından ne istiyor? Taleplerin gerçekleşmesi için nasıl bir çalışma yürütülüyor? Bir kez de buradan ifade edebilir misiniz?

Kadın artı edebiyatçılar yayın dünyasındaki ifşalardan sonra hem dayanışmayı hakiki bir zemine taşımak hem de yayın dünyasında kadın ve lgbti+lara yönelik ayrımcılık ve şiddete karşı kurumsal ve bireysel mücadele yolları açmak için bir araya gelen kadın +lardan oluşuyor. Sadece yazarları değil, yayınevlerinde çalışan, bu alanda emek veren bütün kadın+ların öncelikle yaygın ama çoğu kez tanımsız olan cinsel tacize ve şiddete karşı korunması için yayın alanındaki kurumların sendikaların derneklerin kadın mücadelelerinin sonunda ortaya çıkmış cinsiyet eşitliği tutum belgesini kamuoyuna açık olarak yayınlamaları için uğraş verdik. TYS ve TYB bu belgeleri yayınladılar. Türkiye PEN’in de kadın komisyonunun gündeminde. Bundan sonra da hem kurumlar içinde hem toplumsal-kültürel alanda dayanışmayı artırmak ve farkındalık yaratmak için çeşitli etkinlikler planlanıyor.