Sabire Hanım komşusunun kapısını usulca vurdu. Açılan kapıdan ondan daha yaşlı, öne eğik Türkan Hanım çıktı; gülümseyerek içeriye buyur etti.

-Haydi komşu biraz dışarıya çıkalım da hava alalım. Hep içeride oturmak daralttı beni.

-İçeri gel üstümü değiştireyim de öyle çıkarız.

Birazdan apartmanın ağır kapısını zorlukla açarak dışarı çıktılar.  Güneş yan tarafta gölge yapmıştı. Türkan Hanımın bir elinde bastonu, diğer eli belinde, Sabire Hanım da ona eşlik ederek, gölgeden usul usul gitmeye başladılar. Yoruldukları yerde dükkânların önünde dinleniyor sonra ağır aksak yollarına devam ediyorlardı. Yol uzun değildi de Türkan Hanım yürümekte çok zorlanıyordu. Karşıda karşıya geçmeleri gerekiyordu artık. Otomobiller, minibüsler dur durak bilmeden, onları görmezden gelerek süratle geçiyorlardı. Beklemeden yorulunca Sabire Hanım el kaldırdı ancak beş araba geçtikten sonra bir araç durdu. El ele tutuşarak ürkek, aksak bir şekilde karşıya geçtiler. Nihayet üç beş ağacın olduğu küçücük bir parka vardılar. Boş bir bank bulup oturdular. Hayli yorulmuşlardı. Türkan Hanım bastonu yanına alıp derin bir nefes çekti.

Oturdukları yerden hem konuşuyor hem de etrafı seyrediyorlardı. Bir tarafları cami, bir tarafları çocuk yuvasıydı. Evsizler, kimsesizler, yalnızlar hepsi bir aradaydılar. Parkın içinde, önünde seyyar arabası, içinde sarı kavunlar olan satıcı kavunlarını satmaya çalışıyordu. Bir kavunu ikiye bölerek almak isteyenlere tattırıyordu. Yüksek sesle “şahane kokulu kavunlar” diyerek müşteri bekliyordu. Kavun almak isteyenler önce bir dilim alıp tadına bakıyor, kimi bir tane alıyor, kimi iki tane, kimi de sadece tadına bakıp gidiyordu.

Sabire Hanım sesin geldiği yöne baktı. Bir araba dolusu kavun… Ferahladı, gülümsedi, aklına evde ona sunulmayan kavun geldi. Kokusunu, dilimlerin ağızda nasılda eriyip gittiğini… Nasıl da sulu bir kavundu o.  Gözleri daldı, bir gece önce yaşadıklarını, yiyemediği kavunu düşünmeye başladı. Yüreği buruldu.

Gelin elindeki tepsiyle salona girdi. Tepside bulunan kesilmiş kavunu salonun ortasında bulunan sehpaya koydu. Kocası yandaki koltukta yayılarak oturmuş gazetesini okuyor, çocuğu yerdeki lego oyuncaklarıyla oynuyordu. Köşede oturan Sabire Hanım ezik, suskun bir şekilde kokuyu içine çekerek bakıyordu. Kokusu ortalığa yayılan kavundan ona da ne zaman verilecek diye sabırsızlıkla bekliyordu.

Kadın oturduğu yerden önce çocuğuna, sonra kocasına dilimlediği kavundan verdi. Son kalan birkaç dilimi de kendi tabağına koyup yemeye başladı. Kocası “anneme neden vermedin” diye sordu. Gelin “o şeker hastası” deyince yaşlı kadının yüzündeki çizgiler daha belirginleşti, ellerinin damarları kabardı, sessizce onların iştahla yemelerini seyretti.

Sabire Hanım bunları düşünürken, Türkan Hanım da anlatıp duruyordu. Yıllar evvel buraya gelişlerini, caminin olmadığı zamanları, ağaçları, kuruyan dereyi…

Nihayet anlatacakları bitince arkadaşına baktı, gözleri dalgın, dudaklar büzük, suskun duruyordu Sabire Hanım.

Ne oldu neye daldın, ne düşünüyorsun deyince anlatmaya başladı Sabire Hanım, ona sunulmayan kavunu, kokusunu.

-İşte böyle Türkan Hanım. Dün gece yiyemediğim kavun aklıma gelince…

-E hadi alalım o zaman, bir tane yiyelim dedi.

-Nasıl olacak? Bıçak yok, tabak yok…

-Bana bırak sen o işi dedi Türkan Hanım.

 Oturduğu yerden bastonuna tutunarak ağır ağır kalktı, belini tutarak, ağır aksak kavuncunun yanına gitti. Sabire Hanım da arkasından. Satıcının yanına varıp bir kavun aldılar. Onu birkaç parçaya böldürüp naylon torbaya koyduktan sonra yerlerine oturdular. Önce Sabire Hanım bir dilim kavun alıp ağzını şapırdatarak yemeye başladı, ardından Türkan Hanım. Ellerinden kavunun sularını akıta akıta yiyerek hem konuşuyor hem gülüyor hem de kahkaha atıyorlardı. Kavun bitmişti. Ellerinde kavunun yapışkanlığı, damaklarında mayhoş tadıyla sohbete devam ettiler. Sabire Hanım’ın ağzının yan tarafında bir tane kavun çekirdeği, damağında kavunun tadı ile yaşadığı mutluluk kırıntısıyla eve dönmek üzere yola koyuldular. Aynı yoldan, aynı zorlukla, kâh ayakta, kâh oturarak dükkân önlerinde dinlenerek eve vardılar. Türkan Hanım, Sabire Hanımla vedalaşarak ve yeniden görüşmek üzere giriş kattaki evine girdi. Sabire Hanım da asansöre binerek ikinci kattaki dairenin önünde durdu. Zile bastı, gelini kapıyı açtı, “neredeydin şimdiye kadar” diye sorduktan sonra bluzunun göğsüne düşmüş olan kavun çekirdeğini gördü:

 “Sabire Hanım kavun mu yedin?”

Şükran Alp